Geçmişi hatırladığımda solumun yakınlarında hissettiğim burukluk; özlem değil, pişmanlık değil, sevgiye dair herhangi bir şey hiç değil. Hiçlik onun adı. Hiçlik batıyor bazı anlar soluma. Gece, gündüz fark etmiyor. Kimi acılar yalnızca geceleri uğrar yüreğinin ve beyninin en unutulmuş köşelerine, en savunmasız olduğun anı kollar sinsice sızmak için. Başını yastığa koyduğun ve uyku ile uyanıklık arasında olduğun o sessizliğinde dank eder içinde. Fakat benim bahsettiğim sızının bir sınırı yok, uyuyacakken yahut duş alırken, herhangi bir şarkının tınısında, gülmekten karnıma ağrı girdiğini hissettiğim bir anda. Zaman ve mekan tanımayan bir beklenmeyen misafir. Sarsıcı bir yoğunlukta hissedilmiş onca şeyden, omuzlara ebedi bir yük gibi tüneyen o duygu yığınından geriye kalan hiçlik adı, beklenmeyen misafirimin. Kendi bedenimin ağırlığından farksız görüp benimsediğim, o’nu omuzlarımda hep taşıyacağımı ve hatta o’na hep maruz kalacağımı kabullendiğim o yük birden kuş olup uçtu omuzlarımdan. Tarihi net hatırlamıyorum, bir gün, bir saat dilimi ve o yükün orada olmadığını fark ettiğim bir an. Bunca zaman kendimden bir parça bilip taşıdığım o şey artık orada yoktu, sanki uzunca dikenli bir yolu yalın ayak yürümüştüm, yürüdükçe ayaklarıma batan dikenler artık acıtmamaya başlamıştı, omuzlarımdaki ağırlığı unutmuştum, alışmıştım çünkü. Bir gün ise o yol bitmişti. Tamam demişti yolun sonundaki bir güç bana, buraya kadardı. Artık özgürsün. Bir yalpalanma hissiyatı, ilk farkındalıkla gelen dengemi kaybetme durumu. O güç bana omuzlarımdaki yükün beni terk ettiğini söylemeseydi farkına varabilir miydim? Fark edemezdim, biliyorum. Onu kadar benimsemiştim ki, ben olmuştu artık. O yük bendim. Meğer bunca zaman kendimi omuzlarımda taşımışım, o his yoğunluğunu paylaştığımı sanıp kendimi avutmuşum, ne biri varmış yanımda benimle yürüyen ne de paylaşılan bir hissiyat. Şimdi ise eksilen bir başkasının varlığı değil, benim ta kendim. Kendi omuzlarından atlayarak intihar etmiş içimde bir şeyler, kendi omuzlarına yük olmuş olmanın vicdan azabına dayanamayarak son vermiş mevcudiyetine. Ben bir aşkı günden güne büyütüp en ağır haliyle taşımanın gururunu yaşarken, kendime eziyet etmekten başka bir şey yapmamışım. Büyüttüğümü sandığım aşk, kademe kademe artan bir işkenceymiş meğer. Geç olsun, güç olmasın demeli ve yoluna devam etmeli demiş zamanında birileri, hayatın sillesini yemiş ya da yediğine inanmış birileri. Ben diyemedim ama, geç olsun güç olsun diyemedim. Çünkü ne geç oldu, ne de güç oldu. Ansızın gitti o yoğun duygular ve ansızın saplandı bu ağır farkındalık beynime mıh gibi. Kendimle bir saydığım bütün duygular müsaade bile istemeden çekip gittiğinde, kendimden geriye çok az şey kalmıştı. Bitince kurtulurum sanıyordum; kurtulunca biten ben oldum. Şimdi elimde işlevsel olarak yerli yerinde ama sanki yeni bir teknolojiyle geliştirilmiş de, altı üstüne gelmiş, bu yüzden neyin nerede olduğunu, nasıl kullanıldığını bilemediğim bir kalp kaldı. O bana bakıyor, ben ona. Genel olarak iyi durumda sayılırız da, o bahsettiğim anlarda biraz darılıyorum ona. İçinde hiçbir şey olmadığını yüzüme vurduğunda, geçmişin leş yığınlarını hatırlattığında biraz güceniyorum. O an acıyor işte solum, kendine ve bana acıyor. Eskisinden daha iyi çalışacağına inanmak istiyorum ama, bu istek olmasaydı ben de olmazdım zaten. Güveniyorum da ona, başarabilir. Ama ne zaman ve nerede bir fikrim yok. Belki birilerinin “bak, bu böyle çalışıyor!” diyerek göstermesi gerekiyordur. Bir çocuğa yürümeyi öğretir gibi, belki düşe kalka ama elbet öğrenecek diyerek. Düşüşlerime göz yumacak biriyle, zaman zaman soluma düşen acının varlığını benle bütün sayıp kabullenecek biriyle, bu kalp yeniden kazansın istiyorum bütün özelliklerini. Eskisinden daha donanımlı, daha verimli. Bu kez tek başıma olmayayım, taşınacak bir yük ve yürünecek dikenli bir yol varsa, başımı yaslayıp soluklanabileceğim bir omuz da olsun yanımda. Ben o yolu tek başıma yürüdüm, ezberledim. Kendime söz, bir daha tek yürümem.













