Bugün 1. sezonun tamamını izledim, heyecanıma ve paylaşma isteğime engel olamadım, umarım siz de beğenirsiniz, hakkında konuşmayı gerçekten ne çok isterdim...
Psikolojik gerilim, felsefi bilim kurgu, karaktere dayalı drama ve ağır bir korku atmosferi… Hepsi aynı potada. Pluribus tam olarak bu karışımın içinden konuşan bir dizi.
Vince Gilligan’ın Apple TV için yarattığı bu post-apokaliptik bilimkurgu gerilimi, ilk bakışta büyük fikirler anlatıyor gibi duruyor. Ama biraz durup dinleyince fark ediyorsun: Dizi aslında insanın içindeki küçük, rahatsız edici çatlaklarla ilgileniyor. Büyük patlamalarla değil, sessiz kayıplarla.
Başrolde Rhea Seehorn var. Gilligan’ın Better Call Saul’daki Kim Wexler’ı. Bunu saklamaya gerek yok; Pluribus sanki özellikle onun için düşünülmüş bir dizi. Kim’i o kadar sahici, o kadar huzursuz edici bir dürüstlükle oynamıştı ki, Gilligan’ın bu oyuncuyla anlatacak sözü bitmemiş gibi duruyor. Bu yüzden Pluribus bir hayranlık projesinden çok, gecikmiş bir devam ihtiyacı gibi.
Hikâye uzaydan gelen bir sinyalle başlıyor. Bilim insanları bu sinyali çözüyor, RNA dizisine çeviriyor, laboratuvarda test ediyorlar. Ve sonra… kaçınılmaz olan oluyor. Bir kaza. Ardından yayılan bir şey. Virüs mü, değil mi, tam olarak adı konmuyor. Ama etkisi çok net: İnsanlık tek bir kolektif bilince bağlanıyor. Barışçıl. Uyumlu. Birbirine bağlı.
Kulağa ütopya gibi geliyor.
Ama her ütopyanın bir bedeli vardır. Ve bu bedel çoğu zaman özgür iradedir. Bireyselliktir. Kendi olma hâlidir.
Çünkü bu “mutluluk salgınından” etkilenmeyen insanlar da var. Ve onlardan biri Carol.
Carol korsan temalı fantastik romanlar yazan, hayatından hiç memnun olmayan, huysuz, sivri dilli, alaycı bir kadın. Dizide neredeyse dünyanın en mutsuz insanı. Ve ironik biçimde, dünyayı bu zoraki mutluluktan kurtarmaya çalışan da o olacak gibi duruyor. Çünkü Carol sezgisel olarak şunu hissediyor: Bu mutluluk masum değil. Bir şey alıyor. Sessizce, fark ettirmeden.
Belki de bizi biz yapan şeyi.
Dizinin adı boşuna Pluribus değil. Gilligan’ın söylediğine göre yüzlerce alternatif arasından, iki yılda seçilmiş. Yani rastgele değil, titizlikle damıtılmış bir kelime. Kökeni Latince bir slogana dayanıyor: “E pluribus unum.” Çokluktan birliğe. Amerika Birleşik Devletleri’nin resmi mottosu. Paraların üzerinde, pasaportlarda. Kurucu bir fikir.
Dizi de tam olarak bunu soruyor: Milyonlarca insan ama tek bir bilinç… Bu gerçekten ilerleme mi, yoksa sonun başlangıcı mı?
Logo bile bu fikri fısıldıyor. Pluribus kelimesindeki “i” harfi yerine bir rakam kullanılmış. Küçük bir stil oyunu gibi duruyor ama mesaj net: Hepimiz bir olduk. Harfler bile tekilleşmiş.
Her bölümün bütçesi 15 milyon dolar. Ama asıl pahalı olan şey bütçe değil; dizi boyunca sorulan sorular.
Çünkü bir noktadan sonra Pluribus ekrandan çıkıp sana bakıyor. İzleme geçmişini, arama sorgularını, konum verilerini, kimlerle ne zaman konuştuğunu kimlerin bildiğini soruyor.
“Ben farklıyım,” diyorsun belki. Carol gibi. “Beni bulamazlar.” Ama herkes aynı şeyi düşünüyor. Oysa her gün binlerce şirket ve kurum dijital izimizi takip ediyor. Hangi siteye girdiğimizi, ne aradığımızı, nereye tıkladığımızı biliyorlar.
Bu da bir tür kolektif bilinç değil mi zaten?
Dizide Carl Sagan’ın ölmeden önce yazdığı Contact kitabına da ince bir selam var. Tesadüf değil. Çünkü orada da mesele uzay değil, insanın kendisi. Carol’ın hikâyesi de böyle. Kendisi mutsuzken başkalarını mutlu etmeye çalışan biriydi. Şimdi ise dünyadaki herkes onu mutlu etmeye çalışıyor. Ama Carol hâlâ memnun değil.
Ve belki de bu, bir kusur değil.
Carol Sturka’ya biraz daha yakından bakınca bunu fark ediyorsun. İsmi bile referanslarla dolu. Onu “kötü” diye etiketlemek mümkün değil. Öfkesi, sinikliği, alaycılığı… Bunlar da insani değil mi? Belki de kusurlarımız, yapay bir mükemmelliğe karşı elimizde kalan son savunma hattıdır.
Dizinin asıl sorularından biri belki de şudur: Tüm dünya zorla mutlu olduğunda, mutsuz kalabilmek bir erdem hâline gelebilir mi?
Gilligan’ın derdi aslında basit. Kötü olanın bu kadar parlatılması. Uyarı olarak yazılan şeylerin, zamanla cazip ve özendirici hâle gelmesini tehlikeli buluyor.
Belki de Pluribus, bize kusursuz olmanın değil, eksik kalabilmenin hâlâ bir anlamı olup olmadığını soruyordur.
Gilligan yapay zekâ konusunda da çok net. “Sevmiyorum,” diyor. Açık açık. “Eğer satış noktanız ‘Bu şey harika, sizin için ödevlerinizi yazacak, sanat eserlerinizi üretecek’ ise… O zaman yaşamaya değer ne kalıyor?” İnsanlardaki yaratıcı kıvılcım, elimizdeki en değerli şey.
Bu yüzden dizinin künyesinde sessiz ama çarpıcı bir cümle duruyor: This show was made by humans. Bu dizi insanlar tarafından yapıldı.
Peki o zaman Pluribus’u şöyle okuyabilir miyiz?
Dizideki kolektif zihin — kovan zihni — herkesi birbirine bağlıyor. Her şey paylaşılıyor. Herkes sürekli mutlu görünüyor. Tanıdık gelmiyor mu? Sosyal medyanın vaadi bu değil mi zaten? Aynı anda herkesle bağlantı kurmak. Bir olay oluyor, anında konuşuluyor. Bir duygu saniyeler içinde yayılıyor.
Instagram’da hep mutlu yüzler. Hep iyi anlar. Herkes herkesin hayatından haberdar.
Bu bir virüs değil belki.
Ama o zaman ne?
Psişik bir yapışkan gibi. Hepimizi birbirine bağlayan, ayıran sınırları eriten bir şey. Peki bizim dünyamızda insanları birbirine bağlayan bu psikolojik yapıştırıcı ne?
Bir düşünün.







