“Sanat nedir?” sorusuna bir dönem ciddi mesai harcamıştım, kendimi ikna eden bir cevap bulabilmek için. Sanat her ne ise sınırları belirlenemeyen bir şey olmalıydı bana göre. Sanatın bir duygu işi olduğuna inanıyor, bu doğrultuda hayatta belirli ögelerle sınırlanmasına karşı çıkıyordum. Sanat dalları kavramı, onu rasyonalize edip, sanatı duygu bağlamından bir çeşit emek işine dönüştürmek için oluşturulmuş ve bana göre aynı anda hem gerekli hem yanlış bir anlamı sembolize ediyordu. Gerekli, çünkü en geniş anlamıyla sanatı görece kısa zamanda kitlelere yayıyor, popüler hale getirip trendleştiriyor, ama aynı zamanda da yanlış, çünkü sanatı sadece belirli zümrelerce (en çok emek veren ya da en yetenekli gibi) yaratılabilen bir olgu yerine koyuyor. Sanat nedir? Sanat sinemadır, tiyatrodur, romandır, öyküdür, şiirdir, şarkıdır, resimdir, fotoğraftır, heykeldir, fiziki üretimlerdir. ama aynı zamanda sanat, hayattır, düşüncelerdir, başlı başına duygulardır, eylemlerdir.
Bu düşüncelerde kendi sanat kavramımı “Sanat; yetenekle yorumun birleştiği her noktadadır” diye oluşturmuştum. Örneğin; bir fotoğrafı muhteşem bir sanat eseri diye yorumlarken, bir diğerine sanat olarak değerlendirmememizin sebebi buydu bana göre. Yetenek yeterli değildi tek başına, yorum olmalıydı, ya da tam tersi. Federer’in oyunu bir sanattı mesela, barça’nın tiki taka’ları da öyle. Bir insanın ses tonuna, konuşma tarzına da sanat denilebilirdi o halde, bir başkasının işini icrasına da. Genel geçer kavram sanatın sonuçlarda olduğu yönündeydi, ben eylemlerin sanatına inanıyordum. Bir berber saç keserken sanat icra edebilir ve bunun kelimenin gerçek anlamıyla picasso’nun tablosundan aşağı kalır yanı yoktur. Çünkü yetenek ve yorum sınırsız kombinasyonlarından birini sergilemiştir o saç kesiminde. Gerisi tüketim toplumunun işi. Yeteneğin fazlası ya da azı olamaz, yetenek oradadır, bir şiir yazabiliyor olmak, bir demir işçisinin sahip olduğundan fazla yetenek gerektirmez, ancak yorum potansiyeli daha yüksek olabilir ki, bu da ünlü şairlerin neden daha ünlü olduğunu ispatlar, ama asla daha değerli bir iş yaptıklarını değil.
Lakin son birkaç yılda içten içe farkettiğim üzere; bu yorumun eksik kısmı şu; yetenek ve yorumun birleşme noktası diyerek hala sanatın değerini olduğundan yukarıya koyma çabası gösteriyorum. Sanat yaratıcısının eseri. Kendi yaratım serüveninde yetenekli olup olmaması önemli değil, çünkü günün sonunda fark eden tek şey, uğraştığı şeyin kendi için hissettirdikleri, ki büyük ya da küçük ölçekli olmasının da önemi yok. Daha güzeli, yaratımdan kastım, çıkan sonuçların rasyonel veya faydaya sahip olup olmaması durumunun da zerre önemi yok. Kısaca sanat, zorunda olmadan yaptığımız her şey. Ürettiğimiz, düşündüğümüz, hissettiğimiz, eylemlerle ya da durağanlıkla çevrelenmiş, var olan her şey sanat. Meşhur filmde Eyyubi’nin Kudüs için “Kudüs hiçbir şeydir, Kudüs her şeydir” demesi gibi, bence sanat, çevremizdeki hiçbir şey ve tam olarak her şey...
Bu saatten sonra dadaist olmasam bari ahahaha rezalet :)