Bugün ki İstanbul Turunda Sürpriz Yer “Çiçek Pasajı”
Kiliseyi takip edersek son yılların gözde eğlence mekanı, meyhaneleri ve restoranlarıyla ün yapan Nevizade Sokak’a (eski adı Ermeni Kilise Sokak) ulaşabiliriz. Nevizade meyhaneleri arasında eski meyhane geleneğini sürdüren meyhanelerin en ünlüsü, iki Rum ortak tarafından 1941’de Krepen Pasajı’nda açılan ve pasajın yıkılmasının ardından buraya gelen İmroz. Nevizade tarafına gitmeden İstiklal Caddesi’ne doğru yönelelim ve yan kapısından Çiçek Pasajı’na girelim. Eski adı Çite de Pera olan Çiçek Pasajı geçtiğimiz yüzyılın zengin Rum bankerlerinden, az ileride göreceğimiz bir Rum lisesinin de finansörü olan Hristaki Zoğrafos tarafından mimar Cleanthe Zanno’ya yaptırıldı.
Pasajın bulunduğu yerde dönemin Suriye Valisi Maruni Michel Na-um Efendi’nin ünlü tiyatrosu bulunuyordu. Naum Efendi kurduğu tiyatroda ilk Türkçe operaları İstanbul halkına sunmuştur. Aslına bakılırsa, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Avrupa ülkelerine gönderilen elçilerin ülkemize döndüklerinde padişaha hazırlayıp sundukları raporlarda, opera kelimesinden bahsettikleri görülüyor. Uzun uzun, seyrettikleri operaları anlatan elçiler sarayda operalara ilginin uyanışına yolu açtılar. Osmanlı tarihinde, III. Murad döneminde (1574-1595) sarayda ilk müzikli oyun sergilenmişti. Kendisi de bir besteci olan padişah III. Selim döneminde (1761-1808), Topkapı sarayında 1797 yılında yabancı bir topluluğa opera temsili verdirildiği o dönemin saray katibinin tuttuğu notlardan anlaşılıyor. 18 ve 19. yüzyıllarda da Osmanlı elçilerinin sefaretnamelerinde opera ile ilgili bilgiler yer almayı sürdürdü.
Tanzimat’tan sonra İstanbul’da yapılan tiyatro binalarında İtalyan opera toplulukları tarafından Verdi operalarının temsilleri verildi. Türkiye’de daha çok 19. yüzyılın ortalarına doğru başlamış bulunan, müzikte yenileşme çabalarına, her şeyden önce İtalyan opera sanatı örnek olmuş ve bu sanatın beşiği olan İtalya’daki hocalardan yararlanılmıştır. Tanzimat’tan yedi yıl sonra, 1846 yılında büyük İtalyan bestecisi Verdi’nin Emani operası Beyoğlu’nda sahnelendi. Beyoğlu tiyatrolarında, İtalyan opera topluluklarının sergiledikleri operalar büyük bir izleyici grubuna hitap ediyordu.
1840’ta Bosco adlı bir İtalyan cambaz tarafından yapılan ilk tiyatro binasında, metinleri Türkçe ’ye çevrilerek oynanan operaların ilki Gaetano Donizetti’nin Belisario operasıydı. Gaetano, Asmalımescit’te evini gördüğümüz, Muzıkayı Humayun’un kurucusu Donizetti Paşa’nm kendisinden sekiz yaş küçük kardeşiydi. Ünü ağabeyininkini aşmıştır. 1844’te Bosco’nun tiyatrosu Naum Efendi’ye devredüdi. Naum Tiyatrosu’ndaki ilk opera yine Gaetano Donizetti’nin Lucrezia Borgia adlı yapıtı oldu. Naum Efendi’nin tiyatrosu yirmi altı yıl İstanbullulara hizmet verdi. 1846 yılında yanan bu tiyatronun yerine, Naum Efendi, bugünkü Tokatlıyan İşham’nm bulunduğu yerde yeni bir tiyatro kurdu ve tiyatronun ilk temsiline Sultan Abdülmecid de geldi. Resim, tiyatro, Batı müziği ve operaya düşkün genç sultan her türlü yeni ve ileri hareketi destekliyordu. Boğaziçi kıyılarındaki sarayında tiyatro oynatıp seyrediyordu. 1856’da İstiklal Caddesi, Dolmabahçe Sarayı’nın gazhanesi tarafından havagazıyla ışıklandırıldığında sanatsever sultanın bir jesti olarak Naum Tiyatrosu da bundan nasibini almıştı.
Naum Tiyatrosu’nun, Haziran 1870’deki Büyük Beyoğlu Yangını’nda ikinci defa yanması ve Osmanlı İmparatorluğumun siyasi bunalımlar içine girmesi, opera konusunun gereğince ele alınmasına imkan sağlayamadı. 19. yüzyılın sonlarından İmparatorluğun resmen tarihe karıştığı yıl olan 1923’e kadar geçen süre içinde de opera duraklama dönemine girdi; hak ettiği yere ancak Cumhuriyettin ilanı üe birlikte yeniden kavuştu. Naum Efendi’nin hatırasına verilen Tiyatro Sokağı adı bugünkü biçimiyle Sahne Sokağı olarak duruyor.
Opera üzerine bu notların ardından kaldığımız yere dönelim. 1870 yangınında ahşap tiyatrosu ikinci defa yanan Naum Efendi’nin gücü yeni bir tiyatro yapmaya yetmemiş olacak ki arsayı sarayın sütçü başılığından bankerliğe yükselen Hristaki Zoğrafos satın aldı. Zoğrafos buraya yeni bir pasaj yaptırdı. O tarihten itibaren de pasaj Hristaki Pasajı olarak anılmaya başlandı, ta ki Abdülhamid’in sadrazamlığını yapmış olan Said Paşa binayı 1908 yılında satın alıncaya kadar…
Pasajın Çiçek Pasajı olarak anılmasıysa 1920’li yıllara denk geliyor. 1920’li yılların başlarında, İstanbul’a gelen Beyaz Rusların, mütareke döneminde pasajın içinde birkaç çiçekçi dükkanı açmalarının ardından adı Çiçek Pasajı olarak kaldı. Çiçek Pasajı, zaman içinde İstanbul’un en iyi meyhanelerinin bulunduğu yer haline geldi. Bugünkü görünümünü almadan önce pasajda sadece erkeklerin girebildiği ve “baloz” adı verilen, gemicilerin müdavimi olduğu, kavgası gürültüsü eksik olmayan müzikli ve danslı meyhaneler vardı. Çiçekçi dükkanları arasındaki balozlarda büyük fıçılar üzerinde ayakta siyah bira, bira-votka, şarap veya rakı içilirdi. Entelektüel Cavit, Stop, Seviç, Palmiye, Nektar, Kime Ne, Karadağ, Aile, Pasaj, Tempo, Mahzen o dönemin en gözde mekanlarıydı. Bazıları halen yaşatılmaya çalışıyor. Son 20-30 yılda pasaj özelliğini kaybetmese de değişikliklere uğradı. Kimilerine göre İstanbul’un en iyi meyhaneleri hâlâ buradadır.
İstanbul ve meyhaneyi ayrı düşünmek olmaz. İstanbul’da meyhanelerin tarihi Bizans’a kadar dayanır. Osmanlı döneminde de meyhaneler sayılan artarak varlığını sürdürdü. Osmanlı padişahlarının çeşitli dönemlerde koydukları içki yasaklarına rağmen meyhanelerin sayısı bir türlü azalmadı. IV Murad, içki ve tütüne koyduğu yasaklarla ün yapmıştı. Ünlü İstanbul tarihçisi Reşad Ekrem Koçu, o dönemde geçtiği varsayılan bir hikayeyi şöyle anlatır:
“İçki yasağının en amansız devri, IV Murad zamanı olmuştu. Ne kadar garip bir tesadüftür ki ayyaşların piri Bekri Mustafa da o devirde yaşamıştır. Bekri Mustafa Üsküdar iskelesinde kayıkçılık yaparken, bir gün Sultan Murad ile sadrazamı Bayram Paşa tebdil-i kıyafet gelirler ve mahsus koca ayyaşın kayığına binerler, sahilden bir hayli açılınca, kayıkçı rakı testisini dikip birkaç yudum içer.
‘Baba testiyi uzat, bir yudum su da ben içeyimV der.
lSen içemezsin oğul, içindeki su değil, rakıV der.
lNiye içemeyeyim?’ deyince,
‘Tahammül edemezsiniz, belli olur, hem kendinizi hem beni yakarsınız!1 der.
Sultan ısrar edince Mustafa testiyi uzatır… Yol aladursunlar, testi elden ele dolaşır… Bir ara Sultan Murad,
‘Baba, sen Padişah yasağından korkmaz mısın?1 diye sorar.
‘Korkarım, amma Padişah beni burada nerden görecek?1 der. Padişah,
‘Ya ben haber verirsem? deyince
‘Veremezsin, sen de içtin, kellelerimiz beraber düşer!1 cevabmı verir.
Bunun üzerine çakırkeyif olan hükümdar,
‘Ya ben Padişah, bu adam da Sadrazam Bayram Paşa ise?1 deyince,
Bekri Mustafa kürekleri bırakıp kahkahayı atar:
‘Seni köftehor… Ben demedim mi tahammül edemezsin diye! Şunun şurasında iki yudum rakı içtiniz, biriniz padişah, biriniz vezir olmağa kalktınız!
Eski dönemlerde meyhanelerde genellikle şarap içilirdi. Rakının yavaş yavaş şarabın yerini alması 1850’li yıllarda oldu. Meyhaneler şarap içilen yerler olmaktan çıkarak çoğunlukla rakı içilen yerlere dönüştü.