One Nice Bug Per Day

Product Placement
KIROKAZE
cherry valley forever
Keni
macklin celebrini has autism
🪼
tumblr dot com
noise dept.

shark vs the universe
Sweet Seals For You, Always
art blog(derogatory)
Show & Tell
YOU ARE THE REASON
Interview Vampire Daily
RMH

PR's Tumblrdome
Phantogram Three
I'd rather be in outer space 🛸

roma★

seen from Türkiye

seen from Chile
seen from United States
seen from United States
seen from Australia
seen from Germany

seen from Australia

seen from Vietnam
seen from Australia
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from South Korea
seen from Costa Rica
seen from Venezuela
seen from Indonesia
seen from United Kingdom
seen from Thailand

seen from Belarus
@krmzblk
bazıları acı sever (ben) bazıları bela çeker (ben) bıçağın kestiği yeri yara izlerini sever (ben) bazıları sonları sevmez (ben) bazıları bağlanmak ister (ben) eski bir kasette kopmuş bandı yapıştırıp tekrar dinler (ben) ben sana nasıl uyduysam aşkın yalanmış (doğru) kollarında uyumuşum hepsi rüyaymış (evet)
dünyanin öbür ucuna gidince geçecek ise bu özlem gideyim
Uzaklaştıkça uzaklaşıyorum dünyadan. Ondan uzaklaştıkça kendime daha da yaklaşıyorum. Boyut değiştirir gibi özlemle koşuyorum bir yere. Yüzeyi masmavi bir deniz, gök kırmızı. Toprak parçasına dair hiçbir şey yok. Bir ses, bir nefes, hiçbir şey…
Kaybolmak istiyordum. Bunun için kendime içinde kaybolabileceğim bir diyar yaratmalıydım, yarattım. Ve kayboldum. Ne zaman kaybolmak istesem karşıma hep bir kız çocuğu çıkıyor. Ben bu diyarı tasarlarken onu hayal etmemiştim. Neden burada? Anlam veremiyorum. Geçmişime dair ne varsa birer birer yüzüme vuruyor. Ondan nefret ediyorum.
Özleyemiyorum. Özleyecek bir şeyler arıyorum. Sözde var gibi görünüyor. Özde hepsi birer hiç. Birinin hayatından bir süreliğine çekilip izlemelisin. Özlenmediğini ve sana ihtiyaç duyulmadığını görüyorsan ve bunu hissedebiliyorsan, onun hayatından çıkıp gitmek bu kadar zor olmamalı. Olmadı. “Belki de düşündüğüm gibi değildir…” ile başlayan cümleler kurmamalısın. Duygularını moronca tatmin eder belki ama şüphe denilen şey bununla doymaz, yetinmez. O hep yer bitirir seni. Ve bir şüphe asla haksız çıkmaz. Israrla görmezden gelirsen en sonunda o şüphe için ufacık bir lokma olup çıkarsın ve seni yutuverir. Bu öyle bir lokma ki bir filin üzerine basıp geçtiği karınca kadar bile değil.
Bütün diyarlarımdan vazgeçiriyor bu kız. Allahın cezası, peşimi bırakmıyor hâlâ. Kırmızı eteğinin her bir pilesinde bir anı saklıyor, yüzüme yüzüme savuruyor. Denizlerimi kirletiyor, gökyüzümü bulandırıyor, yanaklarımı ıslatıyor. Beni kendine çağırıyor.
Yaşamak bu kadar önemsiz, basit ve gereksizken mucizevi bir varlıkmışsın gibi umutlandırmalar niye? Beraberinde acıyı getiren bir kaç dakikalık bir orgazmın ürünü değil miyim? Bütün edep sınırlarını aşan bir şeymiş gibi sevişmeyi ayıplar listesinin zirvesine oturtanlar, ben dünyaya gelince neden dünyanın en iyi işini yapmışlar gibi gözümün içine baktı? Neden ince ince örülmüş yeleğime maşallah’lar, çeyrek altınlar takıldı? “İyi iş çıkarmışsınız gençler. Aman da ne tatlı!” demenin cebe zarar bir yöntemi mi bu? Sırf dile gelmemek için sen git altın al. Geri zekalılar!
Ne diyordum? Hah. Şu dünyaya gelme nedeni… Tamamen saçmalık. “Kendiliğinden anlam kazanır belki.” diyerekten bir şeyler deniyorsun. Sevmeyi, özlemeyi, değer vermeyi deniyorsun, ama yok arkadaş. Her şeyiyle mantıksız. Ölüp gidiyorsun, birilerini üzüyorsun. Önce onlara ağır geliyor. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Sen onca yaşadığın sancıyla kalıyorsun. Anıların, aşkların, sevinçlerin, umutların, bilhassa hayallerin, hepsi birden toz olup uçup gidiyor. Şu dediklerinde yalan yok: bütün evrenin, tanrının acemiliğine gelmiş bir sims oyuundan farkı yok.
Ölemiyorum. Belki olmak istemiyorum bu dünyada ama yokluğumda hayatı değişecek çok insan var. Mutluluğuna kıyamadığım insanlar var. Zaten çevremdeki herkesi mutlu edebilmek gibi tuhaf bir yeteneğim var. Ama bu yetenek öyle beter bir meret ki farkında olmadan ve kendimi mutsuz ederek yapıyorum bunu. Kimse üzülmesin diye dünyaya katlanmak gibi mesela.
Hayatımın en azından bir kaç yılını anlamlı kılmayı başarabilen biri bir ara bir şey yazıp göndermişti bana. Bir şarkı sözü:
”Sen nasıl başardın? Yüz yıllık ağaç gibisin. Nasıl böyle kaldın? Büyürken eskimeyen, eskise de değerlenen”
Çevremdeki gözlerin çizdiği kızıla bak hele! Artık nasıl bir şey yapmışsam, benim bile haberim yok. Güçlüymüşüm, eskimezmişim, yüzyıllık ağaç gibiymişim. Bir kahraman olup çıkıvermişim. Birilerine bir şeyler öğretebilmişim. Bir şeylerden kurtarabilmişim. Mişim mişim mişim. Mahvettiklerim bu kadar mı görünmez? İçimdeki çürüklerin kokusunu ben alabiliyorum, onlar nasıl alamıyorlar? Gözlerim bu kadar mı yalancı?
Güçlü filan değilim ben ya! Belki de öyle görünmeye çalışmak yordu beni, bilmiyorum.
Ne kendi dünyamı yaratabiliyorum, ne de bu dünyadan gidebiliyorum. Öyle bir araf ki nefes almak bile acı verebiliyor. Saçma sancılarınızdan midem bulanıyor, inanın.
Aşkın gerçeğini kabul edin ömrünüze, nasıl olsa geçmişinizde kalacak. Bari güzel hatırlansın.
Hep bir kaç dostu olması gerekir diye düşünürdüm insanın. Ama öyle değilmiş. Bir dolu arkadaşınız olsun ama sırdaşınız olmasın. Dost, öz kardeşin olmadıkça mutlaka kibirine yenik düşecektir nasılsa. Sırdaşın olmasın ki aramaya yüzün olsun.
Ailenizden öfkenizi gizlemeyin, onlar yüzünden bu dünyadasınız, bu sıkıntılar hep onların yüzünden. Ama minnetinizi de esirgemeyin, onlar sayesinde doydunuz.
Geri zekalısı”nız” demek isterdim ama geri zekalı”yız” malesef. Yaşamayı beceremiyoruz. Sevmeyi beceremiyoruz. Gitmeyi hiç beceremiyoruz. “Ne demeye geldik ki bu dünyaya” demek hiç mi gelmedi aklınıza? Bu kadar geri zekalı olamazsınız. En azından benim kadar geri zekalı olun, biraz olsun sorgulayın.
”Ne diyor bu kız ya? Kendini ne sanıyor?” Aklınızdan geçen bu, biliyorum. Belki de yanılıyorum. “Ne yaşamış ki bu kız?” diyorsunuzdur belki de. Boş verin. Umursamıyorum. Çünkü artık bir şeyleri anlamlandırmak istemiyorum. Umduğunuz gibi saçma aşk çıkmazları, kalp ağrıları ve yaşam kaygısı çekmiyorum. İnsanlar geliyorlar ve gidiyorlar. Üzerine basıp geçer gibi, biraz alay ederek, biraz gülerek ama kaldıkları yerden devam ederek. Bir duraktan farkın kalmıyor. Bir sigara molası kadar bile değilsin belki onlar için. Sadece uzaklaşmak istiyorum. Tiksindiğim ne varsa hepsinden.
Neşemi özlüyorum. Olur olmaz her şeye gülüşlerimi özlüyorum. Hayal kurabilmeyi özlüyorum. Henüz yaşlanamadan ruhumda oluşmuş çizgileri, kırışıklıkları bir beyaz kağıttan kelime hatasını siler gibi silmek istiyorum. İz kalacağı garanti, ama var olmasından daha iyi.
Yine şu küçük kız. Gitmiyor, hep çağırıyor. Geçmişime gitmem gerek sanırım. Yaşadıklarım hafızamda tatlı birer anı olmaktan çok omuzlarımda bir yük artık. Dedim ya, ne bu dünyadan gidebiliyorum, ne de kendime bir dünya yaratabiliyorum. Madem kaybolmam şart, geçmişimde kaybolmak en güzeli. Çünkü oralar çok güzel, çok yeşil, çok mavi, çok kırmızı. Geçmişe yolculuğa giderken bir “bugün” bile koymuyorum cebime. Koymayacağım. Çünkü:
“Bugün kendimi tonlarca yük taşıyan gemilerin denizi gibi hissediyorum.
Kaldırma kuvvetim var, ama şehrin atıkları içime akıyor.”
Özür dilerim, “yarına çıkabilmem için heyecanı hatırlamam gerek.”
Uzun İlişki Ardından; Hayata Tutunmak
“Belki de doğru” diyor. “Uzun ilişkilerin kaderinde var bu.” Odasındaki, ona dair bütün eşyaları çöpe atıyor. İnsanlara da öyle diyecek. “Ona dair her şeyi çöpe attım.” Unuttum onu. Adını, adresini… 4 yıl süren muhteşem bir aşk hikayesinin sonunda, prens terk etmeye karar verir. Prenses, kalesinde tek başına kalır. Sevdiği adamın gidişi, yalnızca “sevdiği adamın gidişi” olmamış. Adam giderken, ümitleri, neşeyi, özgüveni, huzuru, sevinci ve yaşamı götürmüş. Adam giderken, ona dair her şeyi götürmüş.
O şimdi, ona dair her şeyi atıyor. Peluş hayvanlar, hediye kitaplar, anısı olan her şey.
Sinema biletleri, sürpriz yumurtadan çıkan oyuncaklar… Giysileri atmaya kıyamıyor ama onları da gözden çıkaracak. İnsanlara “unuttum” diyecek. Arkadaşlarının bilmediği şey, bazı ufak tefek şeyleri odasındaki bez dolabın köşesinde saklamış olduğu. “Belki” diyor “İleride bir sevgilim olunca onları da atabilirim”.
“O gitmeden önce bilmezdim aslında bazı türkülerin insanın canını ne kadar yaktığını"
"mesela” diyor.
“ahu gözlerini sevdiğim dilber"
"bilmem deli miyim mecnun gezerim? sırrımı ellere veremiyorum…” “derdimi ellere diyemiyorum…” “Onunla yaşadığım bazı öyle şeyler var ki… Bir daha hiçbir erkekle yaşayamayacağıma eminim. Ona dair kurduğum her şey yıkılınca, Benden yalnızca bedenimin en hassas noktalarına attığı imzaları söküp almadı; ruhumda bıraktığı izleri de söktü bir bir söktü.” ve mesela; “Altın Hızma”…
“gün gördüm günler gördüm. seni gördüm; şad oldum.” “Bugün diyebiliyorum ki” diyor gözündeki damlalar kristal bir avize gibi düşüp dağılırken havada; “Bugün diyebiliyorum ki, iyi ki tanımışım onu…” ve ekliyor:
“Bana sevmeyi o öğretti; Bana sevişmeyi o öğretti; Bir erkek nasıl mutlu edilir, belki öğrenemesem de; Nasıl mutlu olduğumu ondan öğrendim…” “Gün gördüm, günler gördüm… Seni gördüm şad oldum.”
elleri titriyor ve başının dönmesine engel olamıyor. Yıkılıyor koltuğa. Daha kaç kere yıkılacak bu koltuğa, kaç gece sabahlara dek diş sıkacak, Kaç gece ağlama krizlerine girecek;
ve kaç rüyasında görecek o adamı. O adamı sanki hiç terk etmemiş gibi hayal edecek; ve mesela; gördüğü güzel şeyleri ona anlatır gibi ve mesela; sınıfındaki olayların dedikodusunu onunla yapar gibi;
ya da yeni bir yemek tarifini onunla paylaşır gibi. O sanki, hiç gitmemiş gibi hayal edecek. “Ben” diyor “Hiç doyamadım ona”. ve bilmezdim “Sevda Değil”‘i dinlerken ağlamadan edemeyeceğimi; bir defa daha: “Merhaba demeden daha; bu gitmeler gitmek değil…”
“Doyamadım” derken alt dudağı titriyor. Çölde bir yaprak gibi, rüzgara yenik düştü. Ayağa kalkıp odanın içinde dolaşıp duruyor. Cep telefonunu, ondan mesaj beklemenin korkunç gerilimine dayanamadığı için ortadan kaldırmış. Ev arkadaşından bilgisayarını saklamasını rica etmiş. Yalnızcılık politikası. Kendi elleriyle kendini kısıtlamak… Dişlerini sıkıyor ondan mesaj gelir mi acaba diye; Belki de o mesaj gelmiştir. Kendi kendine hayal ediyor:
“Sevgili A. Sana karşı çok kırıcı olduğumun farkındayım. Belki, bize bir süre sessizlik iyi gelecektir diye düşünmüştüm. Ama sensiz yapamadım. Seni çok özledim… Beni affedebilir misin?”
ve hayalinde cevaplar yazıyor:
“Ben seni asla bırakamam…” sonra kızıyor kendine “fazla güçsüz” “Kapıyı kapat… üşüdüm.” yok yok fazla romantik. “Yok etmeyelim bu aşkı”. olmadı bu da diyor.
Sonra gülünçlüğü fark ediyor. Sanki o mesaj yazdı da, nasıl cevap yazacağı kaldı.
Çaresizliği boğazına oturuyor ve nefes alamıyor. yeni yağmur bulutları kapıda… Gözyaşları sel gibi akıyor. “Bilmezdim, Haberin Var Mı’yı dinlerken içimin bir yerinin kopacağını…”
“Bir hain bıçak gibi kalbimdesin…”
Onu bir hain bıçak gibi kalbinde taşımanın zorluğunu düşünüyor. Bir de onunla yaptığı kahvaltıları. “Uyurken defalarca sıçrardı” diyor. “Yine sıçrıyor mudur acaba?” Daha birkaç hafta öncesine kadar, onun ellerini avuçlarında sıcacık tuttuğunu hatırlıyor. Birkaç hafta önce birlikte uyandıklarını… Ama ayağa kalkması gerekiyor, ayağa kalkmak zorunda. Dizleri kan içinde bile olsa, ayağa kalkması gerekiyor. Uzanıyor, gerçekliğe bir ümitle tutunuyor. Biliyor ki, hiçbir zaman eskisi gibi olamayacaklar. Hiçbir şey, hiçbir zaman eskisi gibi değil; olamayacak. “Onsuzluk aslında o kadar acı değil: Ama birazcık korkuyorum… Gücüm yetene kadar.”
Carpe-Mortem
Sevilen kişiden vazgeçme eşiği.
Frida Kahlo, Diego’dan vazgeçme eşiğini şöyle açıklamıştır:
“Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim. Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.”
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden “sen” olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim. Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi çünkü sevgim yüceydi ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.
Frida Kahlo
vintage
Aşk üzerine yazılacak pek bir şey bulamıyorum aslında şu gelişmiş teknoloji çağında. Zaten 50’li yıllarda aşkı satırlarına dökmüş olan ikinci yenilerden geriye ne kadar söz kalır bilemiyorum. Tanrı en tutkulu ve en anlamlı aşkları ikinci yenilere vermiş olmalı. Eserleri arasında mayhoşluğumuzu gizleyemediğimiz bu tanrısal yeteneklerin karşısında saygıyla eğilmekten başka yapacak bir şey yok sanırım. Aşk nedir tatmamış binlerce kişi o satırları okuyarak bile aşık olduğunu sanabilir. Hatta bunun için acı çektiğini sanıp, ona dair dizeler dökebilir kaleminden. Ama ben bu hayatta en tutkulu aşkların ikinci yenilere verildiği teorimi çürütecek herhangi bir tez kabul etmiyorum. Kimine göre sadece hayal kırıklığından oluşan aşk bence bu adaletsiz hayatta bize verilen bir armağan, bir umut, bir renk. Aşk korkunç baş ağrısının ortasında içilen orta şekerli türk kahvesi gibidir. Veya regl bir bayanın yediği tatlıdan aldığı haz kadar muazzamdır.
“Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde.”
demiş, her 5 kişiden 2’sinin hiç anlam vermeden yanındakini öptüğü şu zamanda matematiksel verilere bile dökememiş aşkını sayın Süreya.
Üstünden asırlar geçse bile eskimeyecek şiirlerinde aşkına imrenirken biz, onun aşkını iliklerine kadar hisseden kadın ne kadar şanslıdır kim bilir sözlerini eksiltemiyoruz dilimizden.
"Sen benim sarhoşluğumsun ne ayıldım ne ayılabilirim ne ayılmak isterim.”
diyerek aslında sarhoşluğun en imrenilesi halini dökmüyor mu dizelere Mavi Gözlü Dev? Hakkında çok bilgi sahibi olmayanların bile aslında bu dizelerle içindekileri anlayabilmesi nasıl mümkün görebiliyoruz.
Peki siz bu koca yürekli adamların sadece bir kadına mı aşık olduklarını sanıyorsunuz? Yoksa aşklarına daima karşılık aldıklarını mı? Keşke onun zamanında yaşasaydım da onunla tanışma fırsatım olsaydı dediğiniz kalemi yüreğinizin gam teline dokunmuş bu adamlar aslında hayatlarında bir çok kadına aşık olmuş ve çoğu zaman karşılıksız sevmişlerdir. O halde bir kere daha düşünmek gerek; uğrunda acı çektiğinizi sandığınız kişiler için hayatta sadece bir kere aşık olunur derken.
Unutmadan;
Aşk’ın şiiri okunmaz a dostlar. Aşkın şiiri yazılır. Hatta yazarak yaşatılır.
Söylenceye göre, Lokman Hekim’e kaç yıl yaşayacağı sorulur. 7 kartal yaşamı ister. Bir kartal 80 yıl yaşadığına göre 7 ile 80 çarpılınca 560 eder ve Lokman Hekim de 560 yıl yaşamıştır. Cemal Süreya ise Kırlangıcı çok sevdiğinden 7 Kırlangıç ömrü dilemiş kendisine. Bir Kırlangıç 9 yıl yaşarmış. Bu hesaba göre 7 kere 9= 63 eder. Cemal Süreya 63 yıl yaşam dilemiş ama 1990′da 59 yaşında öldü. Bir şiirinde şöyle der: Lokman Şair senin hayatın Yedi kırlangıcın hayatı kadar Altısını ardı ardına yaşadın Bir kırlangıcın daha var. Şairin yaşamdan 4 yıl alacağı kalmış .. Cemal Süreya anlaşılan cömert bir şairmiş. Çünkü son şiirinde bildiğiniz gibi “üstü kalsın” demiştir. ÜSTÜ KALSIN Ölüyorum tanrım Bu da oldu işte. Her ölüm erken ölümdür Biliyorum tanrım. Ama, ayrıca, aldığın şu hayat Fena değildir… Üstü kalsın… Cemal Süreya 09/01/199∞
Her kadın biraz Tomris Uyar olmak ister. Turgut Uyar, Tomris'i tarif ederken kelimelerin kifayetsiz kalacağını söylüyor. Gene de bir deneme yapıyor ama tıkanıyor. Galiba sürekli yanında, hanesinde, yatağında olan kadının halleri biriktikçe, neyini betimleyeceğini seçemiyor bir türlü. Bahtlı ama. Çünkü “uzaktan sadece hayalini kurmaktansa, yanındaki gerçek mutluluğu kelimelendiremese de olur bahtlılığı” onunki. Turgut onun için: ‘bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur’ der. Edip Cansever, mahcup bir ergen gibi kelimelerinin arkasına saklanıyor. Tomris'i izliyor uzaktan uzaktan. Çocuk çocuk izliyor. Hayran hayran izliyor. Kelimeleri de geniş bir çınar ağacı gibi. Tüm vücudunu saklıyor ki aşikar olmuyor onun varlığı Tomris'e. Ama o da bahtlı. O tatlı sevi dizeleri sancısız bir halin mevyesi, belli. Edip onun için: 'seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki’ der. Cemal Süreya ise en acınası ve acımasızı. Pişman, köpek gibi pişman bıraktığı için. Zamanı geri alamıyor. Ama o zaman da hiç yaşanmamış gibi davranıyor. Yazmıyor ki, yaşanmadı sanalım. Yoksa hangi şair o hakikatli haleti kelimeler halinde fışkırtmaz denk düşmüşken? Başına gelenleri kendine yediremeyen bir pişman bence Cemal Süreya. Bu yüzden acınası. Ve de acımasız. Bizden Tomris'e dair kelimeleri sakındığı için. Hayat nasıl onu Tomris'siz bıraktıysa o da bizi o dizelerden mahrum etti. Ayıp etti belki de. Cemal onun için: 'Daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin’ der. Tomris Uyar ise sevdalıları için şunları söyler: Cemal Süreya için: “Her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlıyordu Cemal Süreya. Bir gün Tomris Uyar, ‘Biraz gez dolaş, arkadaşlarınla falan buluş’ dedi. Ertesi gün geç geldi Cemal Süreya, daha ertesi gün de, hep geç geldi. Bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan Tomris, apartmanın girişinde oturan Cemal’i gördü ve gerçek ortaya çıktı. Her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ Cemal Süreya… Tomris Uyar tarafından durumun adı derhal kondu: Şahsiyet Rötarı…” Turgut Uyar için: “… Turgut beni her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak, ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım…” Edip Cansever için: “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın, gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.” Biz sadece biliyoruz, olup bitenleri bir pencereden görüyor ve okuyoruz. Ya hissi nasıldır Tomris'te.. Tomris Uyar ’Günlerin Tortusu’ eserinde şöyle der. “..yine de bilmek başkaydı, iliklerinde duymak başka.”
FAYTONA BİNME ATLAR ÖLÜYOR! Lütfen rb destek olun.
Bu paylaşımı yayamayacak kadar aciz misiniz? illa popüler kültür postları mı olmalı?
Yapmayın, bu kadar bencil olmayın… Bu kaldırımlar insanların…
Ya koltuktan düştüm sjdnsnnxksmxmdksmamzmKa
Turkish Poets "art Direction Ahmet Özdemir."
Kalbinin en derinlerinden bir dilek tut,postu reblogla ve bekle
Allah çarpsın okunmuş bu post. Tuttu valla.
Ayfon 6 istediydim babam yeni b itelefon çıkmış foni 6 mıdırnedir dedi alalım dedi amk :oo
3 veya 4 kez rb yaptım çok büyük bir şey istemiyorum lütfen olsun
lütfen
sondaki lütfenin çaresizliği…
Yemin ediyom okunmus post milyon defa dilek diledim hepsi tuttu amk