Uyuyamadığım gecelerden biri daha. O sessizlik var ya; insanın kulaklarını değil, düşüncelerini çınlatan sessizlik... İşte onun tam ortasındayım.
Herkes uyuyor. Sokaklar boş. Saatin tik takları bile fazla gürültülü geliyor. Böyle gecelerde insan kendinden kaçamıyor. Gündüzün kalabalığına saklanan düşünceler, gecenin karanlığında birer birer ortaya çıkıyor.
Bu gece size içime dokunan bir hikâyeyi anlatmak istiyorum.
Belki bir yaşam öyküsü değil bu. Belki de hayatla ölüm arasında sıkışmış bir insanın kendi içinde verdiği sessiz savaşın hikâyesi.
Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Çünkü bazı hikâyelerin başlangıcı yoktur. İnsan sadece bir gün dönüp geriye bakar ve kendini çoktan hikâyenin ortasında bulur.
Ben de şimdi tam oradayım.
Ve bu, ölümün gölgesine doğru ilerleyen hikâyenin ilk bölümü.
Yağmur, kerpiç evin çatısına ağır ağır vuruyordu. Anadolu'nun dağların arasına sıkışmış küçük bir köyünde gece, sessizliğiyle insanın içine işliyordu.
O gece aynı beşikte yan yana yatan iki kardeş vardı.
Birbirlerine o kadar benziyorlardı ki anneleri bazen hangisinin hangisi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyordu. Aynı gözler, aynı yüz, aynı masum bakışlar...
Ama kader, daha onlar dünyaya gözlerini açtıkları gün yollarını ayırmaya hazırlanıyordu.
Yıllardır ekip biçtiği toprak artık eskisi kadar ürün vermiyordu. Evdeki çocukların sayısı artmış, borçlar çoğalmış, umutlar ise her geçen gün biraz daha azalmıştı.
O gece Baba evin önündeki taş basamakta otururken içeriden gelen bebek ağlamalarını dinliyordu. Her ağlayışta yüreğine başka bir yük biniyordu.
İçeride anneleri iki bebeği bağrına basmış ağlıyordu.
Çünkü ikisi de biliyordu...
Bazı insanlar evlatlarını isteyerek değil, çaresizlikten kaybederdi.
Sabaha kadar kimse konuşmadı.
Ve o sessizliğin içinde alınan, ömür boyu vicdanlarında taşıyacakları bir karar...
İki çocuğa birden bakamayacaklardı.
Birkaç gün sonra köye gelen araç evin önünde durdu.
Annenin gözlerinden yaşlar süzülürken kundaktaki bebeği son kez öptü.
"Affet beni oğlum..." diye fısıldadı.
Oğlunun alnına düşen gözyaşı, yıllar sonra bile silinmeyecek bir hatıranın ilk damlasıydı.
Ailesinin yanında kalan çocuğun adı Hamit oldu.
Devlet korumasına verilen kardeşinin adı ise Deniz.
Araç köyden uzaklaşırken anneleri arkasından koşmak istedi.
Ve o gün iki kardeş birbirinden ayrıldı.
Hamit'in çocukluğu köyün tozlu yollarında geçti.
Ayağında çoğu zaman ayakkabı yoktu. Kışın sobaya atacak odun bulamadıkları günler olurdu. Bazen sofralarında sadece ekmek ve çay vardı.
Ama yine de akşam olduğunda annesinin sesi vardı.
Babasının yorgun yüzü vardı.
Deniz'in çocukluğu ise çocuk esirgeme yurdunun uzun koridorlarında geçti.
Kalabalık yatakhaneler...
Bayram sabahları ziyaretçi bekleyen çocuklar...
Ve her yıl biraz daha büyüyen bir boşluk...
En çok da bayramlarda canı yanardı.
Diğer çocukların yanına aileleri gelir, sarılır, hediyeler getirirdi.
Deniz ise pencerenin önüne geçer, bahçedeki kapıya bakardı.
Belki bir gün annesi onu bulur diye...
Ama hiçbir zaman kimse gelmedi.
Yıllar boyunca içinde cevabını bulamadığı tek bir soru büyüdü:
Oysa bilmediği bir şey vardı.
Köyün bir ucunda, kendisine tıpatıp benzeyen bir kardeşi yaşıyordu.
Hamit de bazen geceleri yıldızlara bakarken içinde tarif edemediği bir eksiklik hissederdi.
Sanki hayatında biri eksikti.
Sanki yıllar önce yarısı koparılmış bir hikâyenin kalan kısmını arıyordu.
Biri ailesinin yanında büyüyen bir yetim gibi.
Diğeri ailesi olduğu halde ailesiz kalan bir çocuk gibi.
Ve her gün biraz daha büyüyen bir özlem...
Kader onları birbirinden ayırmıştı.
Ama aynı gökyüzünün altında, aynı kanı taşıyan iki kardeşın yolları bir gün yeniden kesişecekti.
İşte o gün, yıllardır cevabı bulunamayan bütün soruların günü olacaktı. Çünkü bazen insan kaybettiğini yıllarca arar... Bazen de hiç tanımadığı birini özleyerek büyür.
Deniz sekiz yaşına geldiğinde, esirgeme yurdundaki hayatın değişmeyen kurallarını çoktan öğrenmişti.
Bazı çocukların ziyaretçisi olurdu.
Bazı çocuklar bayram sabahlarını heyecanla beklerdi.
Deniz, korkuyla bekleyenlerdendi.
Çünkü bayram demek, yalnızlığın daha çok hissedildiği gün demekti.
Yatakhanedeki çocuklar telaşla hazırlanıyordu. Kimi saçını düzeltiyor, kimi yeni kıyafetlerini giyiyordu.
Bahçedeki demir kapının önünde aileler toplanmaya başlamıştı.
Bir anne oğluna sarılıyor...
Bir baba kızını omzuna alıyordu...
Gülüşmeler, sevinç çığlıkları ve hasret dolu kucaklaşmalar...
Deniz ise pencerenin önünde sessizce duruyordu.
Her gelen araca dikkatle bakıyordu.
Belki bu kez gelenlerden biri onu sorardı.
Belki annesi yıllar sonra onu bulmuş olurdu.
Belki babası pişman olmuştu.
Ama o gün de kimse gelmedi.
Öğlene doğru bahçe boşalmaya başladı.
Çocukların çoğu aileleriyle gitmişti.
Geriye birkaç çocuk kalmıştı.
Onlardan biri de Deniz'di.
O gün öğle yemeğinde önündeki tabağa uzun süre baktı.
Boğazından hiçbir şey geçmiyordu.
Yanındaki görevli kadın sessizce omzuna dokundu.
"Ben kötü bir çocuk muydum abla?"
Çünkü bazı soruların cevabı yoktu.
Deniz o gece yatağına uzandığında ilk kez ağlamadı.
Ve içinden bir söz verdi.
"Bir gün kim olduğumu öğreneceğim."
Aynı gece, yüzlerce kilometre uzakta Hamit de uyuyamıyordu.
Köyde kış erken bastırmıştı.
Sobadaki ateş sönmek üzereydi.
Mustafa sessizce oturuyor, yıllardır sakladığı acıyla baş başa kalıyordu.
Oğullarından birini verdiği günün üzerinden on yıl geçmişti.
Ama vicdanı hâlâ o günün içinde yaşıyordu.
Hamit babasının gözlerinin dolduğunu fark etti.
Sonra yıllardır kimseye söylemediği cümleyi fısıldadı.
"Senin bir kardeşin vardı oğlum..."
Mustafa'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
İlk kez o gece, evin duvarları yıllardır saklanan sırrı duydu.
Ve ilk kez Hamit, hayatında eksik olan şeyin ne olduğunu öğrendi.
Kendisinin bir parçası yaşıyordu.
Sadece bildiği tek şey vardı:
Ne pahasına olursa olsun...