Masa lambasının sarı, loş ışığı ve dışarıdan gelen yağmur sesiyle sakin bir gece. Arka planda hafifçe Sena Şener çalıyor. Baş ağrım saatlerdir dinmiyor. İçim fazlasıyla dolu.
Sanki hıçkırarak ağlamak bir şeyleri çözecekmiş gibi hissediyorum bazen. Hayatta bazı acılar gözyaşıyla hafiflermiş gibi. Ama çözülmüyor. Ben hayatım boyunca gözyaşlarımı hiç tutamadım zaten. Ne bir şeyler düzeldi ne de gerçekten rahatladım. Stres sadece içime yerleşti. Beni yordu, hasta etti.
Son zamanlarda garip bir şekilde ölümün çok uzak olmadığını hissediyorum. Kaygıdan değil bu. Hatta tam tersine, içim uzun zamandır ilk kez bu kadar sakin. Kafam artık her konu hakkında bağırıp çağırmıyor. Sürekli savaşmıyorum kendimle. Belki de huzuru ilk kez tattığım için böyle hissediyorum. İnsan yıllarca acıyla yaşayınca, huzuru bile garipsiyor.
Sevgilim bu satırları okursa kalbi burulsun istemem. Çünkü içime gelen huzur da ondan, yarının güzel olabileceğine dair inancım da.
“Neden sürekli mutsuzsun?” demişti bana birkaç hafta önce. O soru kalbime oturdu. Kendimi öyle görmüyordum aslında. İyiye gittiğime inanıyordum. Ama biliyorum; çok duygusalım. Bir an kahkahalarla saçma sapan dolaşıp birkaç dakika sonra durgunlaşabiliyorum. Her şeyi uçlarda yaşıyorum. Seviyorsam delicesine seviyorum. Üzülünce dünyanın sonu gelmiş gibi hissediyorum.
Ama sürekli mutsuz olmak…
Belki de bu cümle canımı bu kadar acıttı çünkü son zamanlarda çevremdeki insanlar beni daha fazla incitmeye başladı. Hep düşüncesizlerdi aslında. Ben sadece buna alışmıştım. Özensiz davranışların bile bana verilmiş bir değer gibi sunulmasına, kırılmamaya çalışmaya, beklentilerimi küçültmeye…
“Benim beklentim fazla,” diyordum kendime. “İnsanlar benim kadar ince düşünmek zorunda değil.”
Bir insanı değil de evimi bulmuş gibi hissettim. Evsiz hissettiğim çok gece olmuştu.
Bana, benim insanlara davrandığımdan bile daha ince davranıyordu. Üstelik bunu özel bir çabayla değil, doğal haliyle yapıyordu. Şaşkınlığım biraz bundandı sanırım. İnsan canı yanmadan da sevilebiliyormuş meğer.
Öylesine ona çekildim ki… Şimdi yanımda olmayışına gerçekten dayanamıyorum.
Onunla sohbet ettiğim akşamları çok özlüyorum. Bazı günler kimseyle tek kelime konuşmak istemiyorum. Sonra içimden “o olsa susmazdım” diye geçiriyorum. Birlikte yaptığımız şeyleri yapmaya çalışıyorum bazen. Gittiğimiz yerlere gidip eski anların içine dönmeye uğraşıyorum. Bana söylediği sözleri düşünüyorum. Bana bakışını hatırlayıp teselli bulmaya çalışıyorum.
Ama beni bu şehirde onsuz bırakmasından nefret ediyorum.
İnsan böylesine güzel bir aşk dilerken, bedelinin özlemek olabileceğini düşünmüyor.
Bazen iki hafta dayanabiliyorum yokluğuna. Bazen daha gitmeden ağlamaya başlıyorum. Bana döneceğini biliyorum. Kendimi bununla sakinleştirmeye çalışıyorum. Ama onu öyle çok seviyorum ki… olmayışı nefesimi eksiltiyor.
Ben ağladığımda üzülür diye ağlamamaya çalışıyorum çoğu zaman. Ama içimde tarif edemediğim bir hasret var. Sanki sürgün edilmişim gibi. Sanki ait olduğun yer senden kilometrelerce uzakta kalmış gibi. Aile özlemi çeker gibi, memleket hasreti gibi...
Hayatım boyunca bağımlı insanlardan nefret ettim ben. Tek başına güçlü olabilmenin en önemli şey olduğuna inandım.
Ama onsuz güçlü falan hissedemiyorum.
Bazen bensizliğe dayanabiliyor olması kalbimi kırıyor. Ben sen giderken içimden bir parçayı da uğurluyormuşum gibi hissederken, senin günlük hayatına devam edebilmen bana haksızlık gibi geliyor. Bu yüzden geldiğinde daha neşeli olmaya çalışıyorum istemsizce. Sevdiğin şeyleri önüne koyuyorum. Yanımda huzur bulmanı, tüm güzellikleri benimle bağdaştırmanı istiyorum.
Belki böyle olursa daha çabuk dönmek istersin diye.
Belki yokluğumu daha derinden hissedersin diye.
Belki bir gün, gitmeye dayanamazsın sen de diye.