‘’Her insan eşit davranılmayı hak eder.
Siyahi, beyaz tenli ya da ‘normal’
olmanız farketmeksizin..’’ Anonim
Giriş
Normal; işleyişleri engelleyen, düzeni sabote eden varoluşların terbiye edilmesi ve hizaya sokulması için ‘anormal’ diye ifade edilen gruplara dayatılan bir içleme dışlama stratejisinin temel kavramıdır. Sözlük anlamı itibariyle norma uygun olan anlamına gelir. Etimoloji olarak ‘marangoz gönyesi’ anlamını taşıyan Latince’deki ‘norma’ sözcüğünden türetilmiştir.
Norm Nedir?
Norm, uyulması gereken kuraldır. Kişilerin grupların hareket etme biçimlerini tayin eder, onların neleri yapabileceklerini ya da neleri yapamayacaklarını gösterir.
Normların Doğuş Kaynakları
Normlar, toplumda bir deneme yanılma yoluyla ortaya çıkarlar. Bir olay olur bu olay bazı sonuçlara neden olur ve burdan uyulması gereken bazı dersler çıkarılır. Zaman içinde de bunlar kural olarak benimsenir ve biz bunlara norm deriz. Normlar hukuksal, töresel, dinsel, ahlaksal olarak ayrılsa da temelde toplumsal davranış kurallarıdır. Birey bunlara uyarak toplumsal işleyişe katkıda bulunur.
Hukuk Nedir?
Norm diyince akla ilk olarak hukuk geliyor. Dolayısıyla, normların hukuktaki yerini açıklamadan önce hukukun tanımını yapmak daha faydalı olacaktır.
İnsan, toplumsal bir varlıktır ve toplum içinde yaşamak zorundadır. Toplumdaki kargaşa ve düzensizlik ise insanların diğer insanlarla ilişkilerinde bencil davranmalarından kaynaklanır. Hukukun işlevi insanlar arasındaki kargaşayı önlemek, düzeni ve adaleti tesis etmektir. İnsanlar toplum içindeki anlaşmazlıkları kendileri çözmeye kalkışsa tahmin edeceğiniz üzere bu problemler çözümlenmek yerine daha da artacaktır. Toplumsal düzen ise kanunlardaki normlar, ahlak, diin ve örf-adet kuralları ile sağlanıyor.
Normların Hukukta Yeri
Hukuk, normlardan oluşur. Bu anlamda hukuku normların oluşturulması ile ilgilenen bir toplum bilimi olarak söyleyebiliriz. Her dönemin normali değiştikçe kanundaki normun muhtevası da değişmiştir. Sonuçta kanunlar bir toplumsal ürün olarak ortaya çıkar ve toplumsal dönüşümlere bağlı olarak şekil değiştirir. Hukuk böylece, her döneme kendini uyarlayarak adaleti gerçekleştirmeye çalışır. Bunu yaparken de beslendiği kaynak rasyonel davranan insanın aklıdır. Gücünü mantık kurallarından, aydınlanmacı düşünceden, özgürlük eşitlik kardeşlik duygularından alır. Normlarını oluştururken; doğaüstü güçlerden, irrasyonel fikirlerden beslenmez.
Hangi Kurallar Hukuk Normuna Dönüşür?
Kanunlar; muhatap aldığı bireyin, toplumun ve devletin nasıl davranması ya da davranmaması gerektiğini kurallarla, normlarla gösterirler. Bu normların amacı, toplumun düzen içinde kalmasını sağlamaktır. Toplumun düzen içinde kalması da normal olandır. Anormal olan toplumsal düzensizliktir, toplum huzurunun bozulmasıdır.
Bununla birlikte her norm doğru olanı buyurmaz. Montaigne’in dediği gibi: ‘Normu oluşturanlar da insandırlar sonuçta. Her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir.’
O halde bizim eleştirilerimizi yönelttiğimiz şey hukuk değil kanunlar ve normlardır ki bunlar çoğu zaman toplum üzerinde iktidarını güçlendirmek isteyen muktedirlerin ihtiraslarından doğarlar. Bunun karşısında duran ve hukuk diye ifade edilen şey ise özetle: ‘Hakkı olana hakkını vermek, zarar edenin zararını gidermektedir.’ Bu anlamda hukukun gayesi adalettir, bencil duyguların alet olduğu bir toplum düzenini değil ideal olan, arzu edilen bir toplum düzeni vaadeder.
Normların Amacı Nedir?
Hukukun ve onu oluşturan normların amacı toplumu barışın, ahengin, eşitliğin, haklılığın olduğu bir düzene kavuşturmaktır. İşte bu düzene adaletli düzen, bunu gerçekleştiren çözümlere de adil çözümler diyoruz. Peki hukukun amacının adaleti gerçekleştirmek olduğu teorisi gerçekten doğru mu?
Devrimci hukuk görüşüne göre toplumda ekonomik olarak güçlü sınıflar kendi çıkarlarına uygun normlar oluştururlar. Bunlar sayesinde toplum düzenini kendilerine zarar vermeyecek şekilde oluştururlar.
Önce Anormal Vardı
‘Norm’lar, egemenleri rahatsız eden varoluşların yok edilmesi ya da asimile edilmesi için onlara karşı üretilir. İktidar teorisinde buna ‘normal’in üretim süreci denir. O halde önce normal değil, anormal diye kabul edilen varoluşlar vardır. Normal bunlara binaen üretilmiş ve tespit edilmiş bir ölçü, bir kalıptır. Birileri deli ya da siyahi diye yaftalanmadan iktidarın normal akıllılığı, beyazlığı oluşamazdı.
Norm, bir kalıptır. Bu kalıba uygun davranmayan kişiler anormal, deli, görgüsüz, ahlaksız gibi sözlerle damgalanır. Dolayısıyla aç bir insanın ekmek çalması anormal olarak kabul edilir. Halbuki asıl sorulması gereken neden aç insanın çaldığı, neden sömürülen insanın greve gittiği değil neden aç insanların çoğunun çalmadığı, neden sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir. Burda absürt bir düzene başkaldırmak anormal olarak kabul ediliyor.
Normalleştirme Süreci
Normalin üretim süreci yani normalleştirme, anormal diye kabul edilenlerin büyük kıyımlara maruz kaldığı, toplumsal baskı altına alınıp denetlendiği, gidişata karşı koyanların hapishanelerde çürütüldüğü, normal olarak kabul edilen düzenin korunması için milyonların savaş sahasına sürüldüğü… kısacası iktidarın ağzı kadar kılıcının da konuştuğu bir tarihtir.
Normal olan üretilirken başat tahakküm nesnesi yaşça küçük bireylerdir. Okulda bilgi ölçümü, sınavlar, ders performansı vs. kullanılarak uyum sağlayamayanlar başta elenir. Eleğin üstünde kalanlar, normal hayatın içinde normal rollerini edinirler. İneklerin ön sıralara, haylazların arka sıralara oturtulması; seçme eleme sisteminin, kazanan kaybeden denkleminin basit bir örneklemesidir.
Son Söz
Toplumda normal kabul edilen davranışlar mekandan mekana zamandan zamana değişkenlik gösterir. Bir toplumda normal kabul edilen davranış başka bir toplumda yadırganabilir, bir zaman diliminde olağan kabul edilen hareketler başka bir devirde yasaklanmış olabilir. O halde toplumsal bir varlık olan insana, toplumun çizdiği davranış kalıpları sürekli değişmektedir. Değişken olan ve normal diye tabir ettiğimiz bu davranış örüntüleri zaman zaman kanunlarda norm haline de getirilebiliyor. Bu durumda değişken olan, bulunduğu zaman ve mekana göre kendisine dayatılan ya da dayatılmayan bu kalıplar ‘hakkı olana hakkını vermek, zarar edenin zararını gidermek’ şeklinde özetlediğimiz ideal hukuka uyduğu ölçüde kabul edilmeli ve benimsenmelidir. Bunun dışındaki bütün normlar, üst iktidarın bireyi bastırma ve sindirme girişimidir. Buna dair bir farkındalık oluşturmadığınız sürece kavramlara değerinden fazla anlam vermiş olursunuz. Yoksa sizin hayatınız ‘normalde’ bu kadar değersiz mi?
Neden ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz
söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan
hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla
öteye geçiveriyoruz ..Sabahattin Ali
12 Öfkeli Adam, 1957 yılında Sidney Lumet (/sidni lumıt/) tarafından çekilmiş siyah beyaz bir filmdir. Teknikten ziyade diyaloglara önem verilen filmde jüri üyeleri, babasını bıçaklayarak öldürmekle suçlanan 18 yaşındaki yoksul bir gencin davasını görüşüyor. Suçluluğa ya da masumiyete oybirliği ile karar verilecektir ve sanık suçlu bulunursa ölüm cezası uygulanacaktır.
Filmin Konusu Nedir?
12 Öfkeli Adam, Henry Fonda’nın başrolde ve aynı zamanda yapımcılar arasında yer aldığı, 1957 Amerikan yapımı, ilginç bir tek mekan filmidir.
Filmde, babasını öldürmekle suçlanan bir gencin davasında bizi 12 kişilik bir jüri heyeti karşılıyor. Bu 12 öfkeli adam bir süre sonra adalet, suç, önyargı, etnik kimlik gibi kavramlar üzerinden kendilerini hararetli bir tartışmanın içinde buluyor. Tartışma sürecinde jüri üyelerinin kendileri ile verdiği psikolojik savaş ve bu süreçte cereyan eden güç gösterisi filme polisiye bir hava katmış.
Filmin Metodolojisi
Filmde ontolojik bir bakışa dönüşen tartışma ortamında adalet, suç, önyargı, etnik kimlik gibi kavramların arka planı tartışılıyor. Film boyunca olayları destekleyen veya çürüten tüm fikirler aynı anda öne sürülmeyip bir sıra dahilinde tartışılıyor. Böylece izleyici, kurguya dahil oluyor, jüri heyetinin arasında yerini alıyor. Bu da filmin, tiyatro ve sinemanın homojen bir karışımı olmayı başardığının göstergesi.
Köpeklerin günü ve Serpico gibi kült filimlerle sinema tarihine damgasını vuran usta yönetmen Sidney Lumet (/sidni lumıt/), bu filmde de güçlü diyaloglar ve dramatik söz düellolarına yer vermiş.
8. jüri ilk etapta, 11 karşıt fikirli adamla son derece gergin bir ortamda karşı karşıyadır. Filmin akışı içinde 8. jüri, diğerlerini ikna ettikçe odadaki vantilatörün çalıştığı, bir süre süre sonra sağanak yağmurun yağdığı, bunaltıcı sıcak ve güneşin, yerini serin bir ortama bıraktığı görülüyor.
Jüri Üyeleri
Hukuki tartışamalar azaldı, mahkeme salonunu sessizlik kapladı. Sanığın kaderi artık 12 beyaz adamın ellerinde. Heyet konuyu görüşmek için ayrılmadan önce yargıç onlara, gerçeği yalandan ayırmalarını salık verir. Görünen o ki bu öğüdü sadece bir jüri üyesi dikkate almıştır. 8. jüri, yavaş ama emin adımlarla diğerlerini önyargılarının ötesine bakmaya, eldeki kanıtları sorgulamaya ve sürecin aktif katılımcıları olmaya zorlar.
Önyargı, ayrımcılık, aidiyet hevesi, umursamazlık, güdülmeye muhtaçlık gibi her biri bir başka kavramın temsilcisi 12 adam bir konuda uzlaşmaya çalışıyor. Filmin başlığında öfkeli kelimesi kullanılmış çünkü hepsinin ön yargıları ve aşılması zor kabulleri var.
Jüri, kararını oy birliği ile vermek zorundadır ve ilk oylamada sanığın cinayeti işlediği görüşü 11’e karşı 1 oyla baskındır. 8. jüri şüpheyi yavaşça işleyerek mantık hatalarını ortaya koymaya çalışır. Genç yaşta birinin elektrikli sandalyeye gönderileceğini söyleyerek önce vicdanlara seslenir. Daha sonra sanık lehine şüphelerini dile getirerek bunları tartışmaya açar.
8. Numaralı Jüri’nin Karakteristik Özellikleri
Filmin ilk dakikalarında yapılan oylamada karşı oy kullanan tek kişi 8. jüridir. Herkes oyunbozanlık eden bu jüriye yüklenir ve filmin ilk sekansında tam bir psikolojik harp yaşanır.
8 Numaralı Jürinin, diğerlerinden birikim olarak önde olduğu davranışlarından belli olur. Maddi ve sosyal konumu yüksek, karakteri olgun, dünyaya geniş perspektiften bakan, duruş sahibi bir insandır. Bu sebeple tüm karşı ataklara direnebilmiştir. Böyle bir insanı alt etmek zordur. Siz ne olduğunu anlamadan kendinizi onunla aynı safta buluverirsiniz. Zira o, sizi kendi argümanlarıyla alt edecek kadar donanımlı biridir.
8. Jüri ile ilgili bir diğer görüşe göre Davis; hayatı boyunca yaşadığı sıkıntılar, azınlık olarak görülmesi ve iyi işlemeyen hukuk sistemi nedeniyle sanığa sempati beslemektedir. Bu nedenle de diğer jüri üyelerini sabote etmiştir. Davis, jüriyi aşamayacağını biliyor çünkü herkes çocuğun suçlu olduğuna ikna olmuştur. Bu sebeple kuralların dışına çıkıyor, gidip kendi kanıtlarını topluyor, olay yerinden bir bıçak getirip bir şeyler uydurarak diğerlerini ikna etmeye çalışıyor. Bu yaptıkları da 10. jüriyi sinirlendiriyor ve ırkçı sözler söylemesine neden oluyor. 10. jürinin 10. Jüri'nin söylediği ırkçı sözler, 8. jürinin yaptığı hataların görmezden gelinmesine neden oluyor.
Sanık, babasını öldürmediğini, öldürüldüğü sırada sinemada olduğunu söylüyor. Ancak ortada ne bir bilet koçanı ne de onu sinemada gören biri vardır. Üstelik cinayet bıçağının sanığa ait olduğunu arkadaşları da teyit etmiştir.
Davis’ten etkilenen ve ona arka çıkmak isteyen 9. Jüri, cinayeti gördüğünü söyleyen kadının göz kenarlarında gözlük izi olduğunu, duruşmada gözlük takmadığını, bu nedenle olay sırasında da takmamış olacağını varsayıyor. Halbuki bu gözlük izleri güneş gözlüğü ya da okuma gözlüğünden de kaynaklanımış olabilir.
8. Jüri, sanığın babasına ‘’seni öldürücem’’ diye bağırdığında aslında gerçekten bunu kastetmediğini iddia ediyor. Çocuğun koşarak kaçtığını gören adamın da aslında bunu görmesine imkan olmadığını, dairesi içinde yatak odasından salona koşarak geldiğini söylediği sürede cama ulaşamayacağını iddia ediyor. 8. jüriye arka çıkmak isteyen 9. jüri ise bu yaşlı adam için, sadece dikkat çekmek amacıyla tanıklık yaptığını söylüyor. Yani aslında ortada korkunç bir manipülasyon, 8. jürinin diğerlerini akıl almaz şekilde sabote etmesi söz konusu.
Bu söylediğim ikinci fikir de filme dair tartışılan konulardan biri. Belki aranızda 8. Jüri'nin gerçekten de diğerlerini manipüle ettiğini düşünenler vardır.
Son Söz
Yılın en sıcak gününde bir odaya kapatılan jüri üyeleri sürekli terler. Her bir üye, çalışmayan fanı görür ve "bozuk herhalde" diyerek uğraşmaz. Saatler geçtikten sonra, vantilatörün lambaya bağlı olduğunu ve bozuk olmadığını tesadüfen öğrenirler. Jüri üyeleri önyargılıdır, hayatın her alanında, bizler gibi. Ancak film boyunca yaşanan psikolojik harpten önyargılar değil, mantık ve vicdan galip çıkar.
Avukat, (1) yargının temel unsurlarından biri olan bağımsız savunmayı temsil eder. (2) Resmi ve özel kurumlar nezdinde hukuk kurallarının uygulanmasını sağlamak ve anlaşmazlıkların çözülmesini sağlamak ise temel görevleri arasında yer alıyor. Bu görevlerin layıkıyla yapılmasını sağlamak için de (3) avukata, kuruluşlardan bilgi ve belge toplama yetkisi verilmiş, kuruluşlara da bilgi ve belgeyi avukata sunma zorunluluğu getirilmiştir. O halde avukata ihtiyaç duyduğu belgeleri vermeyen bir kurum ya da personel, yasanın kendisine yüklediği görevden kaçınmış ve görevinin gereklerine aykırı davranmış olur.
Avukata ihtiyaç duyduğu belgeyi vermeyen kişi bir kamu görevlisi ise bu halde görevi kötüye kullanma suçu işlenmiş olacaktır. (5) Kamusal faaliyetlerin yürütülmesine katılan kişiler kamu görevlisidir. Mesela tanık, bir kamu görevlisidir ve kamusal faaliyete tarafların talebi veya mahkeme kararı ile katılır. Aynı şekilde bir avukat, atama veya seçilme yoluyla değil, vekalet sözleşmesine dayanarak bu faaliyete katılır. O halde sadece memurlar değil avukatlar, bilirkişiler, askerler de birer kamu görevlisidir.
Bu emsal olayda banka, vekaletnamede belge istenebileceğine dair özel bir yetki yer almadığını söyleyerek avukatın belge isteğine olumsuz yanıt veriyor. Bunun üzerine de avukat, banka görevlileri hakkında görevi kötü kullanma iddiasıyla suç duyurusunda bulunuyor.
Kamu görevlisinin, görevini yerine getirmemesi halinde kişi ve toplum mağdur olur. Ceza yasamızda, görevi kötüye kullanma başlıklı madde (4), görevinin gereklerini yerine getirmeyerek kişilerin mağduriyetine sebep olan kamu görevlilerinin hapisle cezalandırılacağını söylüyor. (6) Yargıtay da bu kararında, avukata talep ettiği belgeleri sunmayan banka görevlisinin mağduriyete sebep olduğunu, görevi kötüye kullanma suçu için yeterli delil olduğunu, takipsizlik kararı verilmesinin yerinde olmadığını, soruşturmanın tamamlanarak kamu davası açılması gerektiğini söylemiştir.
1=>
(2) Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.
Avukatlık Kanunu - Madde 1
2=>
(1) Avukatlığın amacı; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır.
Avukatlık Kanunu - Madde 2
3=>
Yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadır. Kanunlarındaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu kurumlar avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri incelemesine sunmakla yükümlüdür. Bu belgelerden örnek alınması vekaletname ibrazına bağlıdır. Derdest davalarda müzekkereler duruşma günü beklenmeksizin mahkemeden alınabilir.
Avukatlık Kanunu - Madde 3
4=>
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK - Madde 257
5=>
(1-c) Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi, anlaşılır.
TCK - Madde 6
6=>
Yargıtay 19. Ceza Dairesi
Esas No: 2018/3834
Karar No. 2019/8944
Emsal - Öğrenme Tarihi Tespitinde Telefon Kayıtları
Tebligat, herhangi bir şeyi haber vermek için yapılan bildirimdir. Resmi kurumların yaptığı bir işlemi ilgiliye haber vermesi, tebligat ile olur ve bu tebligat kişiye usulüne uygun şekilde ulaştırıldıktan sonra kişinin ilgili işlem hakkında bilgilendiği kabul edilir. Kişi, kendisi hakkında yapılan işlemi öğrendiğinde buna bir itirazı varsa bunları söyleyebilecektir. O halde tebligat ile savunma hakkı arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Zira yapılan haksız işlemleri öğrenen kişiler bunlara karşı kendilerini savunur.
Muhataba bir işlemi haber vermek için tebligat çıkarılacağı zaman bu bildiri kağıdı öncelikle (1) (4) onun bilinen en son adresine gönderilir. Davaya konu sözleşmede veya icra takibine konu senette ismin yanında yazılı olan adres bilinen en son adrestir. Muhattabın verdiği dilekçede bildirdiği adres de bilinen en son adres olarak kabul edilir. (2) Bu adres yetersiz ya da çok eski bir adres ise adres kayıt sistemindeki adres bilinen en son adres olarak alınır.
Tebligat, bu ve benzeri usüller takip edilerek yapılmazsa tebligata bağlanan sonuçlar da doğmaz. Örneğin bir dava dilekçesi usulsüz tebliğ edilmişse cevap dilekçesi için süre işlemeye başlamaz. Bir icra takibinde bu usulsüzlük mahkeme kararı (3) ile tespit edildiğinde icra işlemi hakkında bilgilendirilme tarihinde muhattabın beyan ettiği tarih dikkate alınır. Tebligata bağlanan sonuçlar da muhattabın beyan ettiği tarihten itibaren doğar.
Şunu da belirtmek gerekir ki usulsüz yapılan tebligat her durumda batıl değildir. (6) Muhatap tarafından öğrenildiği takdirde geçerli hale gelir. Bunun için muhatabın tebliğden yeni haberdar olduğunu bildirerek tebligatın usulsüzlüğünü mahkeme kararı ile tespit etmesi gerekiyor. (5) Bu durumda muhatabın usülsüz tebligatı öğrendiğini bildirdiği tarih tebliğ tarihi olarak kabul edilir.
İcra takibinde ödeme emri özelinde konuşacak olursak bunun tebliğ tarihi hayati önemdedir. Mal beyanında bulunmak, borca ve imzaya itiraz etmek için gereken süre icra emrinin tebliği tarihinden itibaren işlemeye başlar. Bu tebliğ işlemi usulsüz yapılmış ise bu halde öğrenme tarihinde muhattabın beyan ettiği tarih baz alınır. (7) Yargıtayın bu kararına göre muhattabın beyan ettiği öğrenme tarihinin aksi ancak yazılı belge ile ispatlanabilir. Telefon ve e-mail kayıtları ise yazılı belge niteliğinde değildir ve öğrenme tarihinin tespitinde dikkate alınamaz.
1=>
(1) Tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır.
Tebligat Kanunu - Madde 10
2=>
(2) Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır
Tebligat Kanunu - Madde 10
3=>
Kanunun hallini mahkemeye bıraktığı hususlar müstesna olmak üzere İcra ve İflas dairelerinin yaptığı muameleler hakkında kanuna muhalif olmasından veya hadiseye uygun bulunmamasından dolayı icra mahkemesine şikayet olunabilir. Şikayet bu muamelelerin öğrenildiği tarihten yedi gün içinde yapılır.
İcra ve İflas Kanunu - Madde 16
4=>
(1) Tebligat, öncelikle tebliğ yapılacak şahsın bilinen en son adresinde yapılır. Bilinen en son adresin tespitinde, tebliğ isteyenin beyanı, muhatabın veya diğer ilgililerin bildirimleri ya da mevcut belgeler esas alınır.
Tebligat Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik - Madde 16
5=>
(2) Tebligat usulüne aykırı olarak yapılmışsa muhatabın tebliği öğrendiğini beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi olarak kabul edilir.
Tebligat Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik - Madde 53
6=>
(1) Tebliğ, usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliği öğrenmiş ise geçerlidir. Aksi takdirde tebligat yapılmamış sayılır. Muhatap, her ne şekilde olursa olsun tebliğ evrakını veya davetiyeyi alırsa ya da bunların içeriğini öğrenirse tebliği öğrenmiş sayılır.
Tebligat Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik - Madde 53
7=>
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
Esas No: 2017/12-765
Karar No: 2019/216
1kitap - Hapishanenin Doğuşu (Surveiller et Punir)
Giriş
Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde cezaevlerinin tarihçesini anlatmıyor. Bu çalışmasında iktidar olgusunu, iktidarın kullandığı gözetleme ve denetleme tekniklerini orta çağ döneminden günümüze kadar inceliyor. Yaptığı bu inceleme sonucunda modern toplumun bir disiplin ve kontrol toplumu olduğunu, bizatihi kendisinin bir cezaevi olduğunu iddia ediyor.
Ölüm Cezasının Tarihsel Geçmişi
Geçmişte cezalandırma hakkı kraldaydı ve cezalandırmanın en kolay şekli suç işleyen kişinin ölüm cezasına çarptırılarak yok edilmesiydi. Ölüm cezası ve suçluya azap çektirme birlikte uygulanırdı. Yarı bele kadar toprağa gömüp taşlama, çarmıha germe, diri diri yakma, atlara çektirerek parçalatma gibi işkencelerden sonra kişinin hayatı son bulurdu. Zamanla azap çektirmeden vazgeçilmiş ve ölüm cezası giyotin, balta ya da kılıçla kafanın kesilmesi, asılma, kurşuna dizilme, elektrik uygulama gibi yöntemlerle anlık olarak uygulanmaya başlanmıştır. Günümüz toplumları ise ölüm cezasını hukuk sistemlerinden çıkarma eğilimindedirler.
Ölüm cezasına karşı düşünceler ilk kez 18 yy.’da dile gelmeye başlamış ve aydınlanmacı düşünürlerce de desteklenmiştir. Aydınlanma düşüncesi özgürlükçüdür ve negatif eşitlikleri desteklemektedir. Foucault bunun için: ‘Özgürlükleri keşfeden aydınlanma çağı, disiplinleri de keşfetmiştir.’ der.
Kitabın Giriş Kısmı Ne Şekildedir?
Foucault, Hapishanenin Doğuşu kitabının başında Damiens (/demiyan/) adlı bir mahkumun cezasının infazını ayrıntılı olarak anlatır. Mahkûm suçunu herkesin önünde itiraf ederken bu işkenceyi izleyenler de seyrin tadını çıkarmaktadır. Kral, bu herkese açık azap çektirerek yapılan cezalandırma sayesinde iktidarını orda bulunan herkese gösterir. Foucault’a göre: ‘’İşkence edilerek sorgulanan beden, suçun uygulama noktasıdır, aynı zamanda hakikatin çekilip çıkarıldığı yerdir.’’
Yazara göre ilkel cezalandırma olan mahkuma işkence etmeyi insanların sadece bilmesi yetmez, kendi gözleri ile görmeleri, tanık olmaları gerekir. Kitabın başında anlatılan Damiens’ın (/demiyan/), tüm işkence sürecinden sonra yakılarak küllerinin dahi teşhir edilmesi bu sebepledir. Böylece bunu gören herkes kralın iktidarından korkar.
Yeni Cezalandırma Yöntemi Nedir?
Eski çağlara ait olan toplumun gözü önünde, mahkumun bedenine uygulanan cezalandırma yöntemleri terk edilmiştir. Mahkemeler, son 200 yıldan beri suçlardan başka bir şeyi, suçluların ruhunu yargılamaktadırlar. İnsan bedeni, onun derinlerine inen, eklemlerini bozan ve onu yeniden oluşturan bir iktidar mekanizmasının içine girmektedir. Bu sayede beden üzerinde çıplak gözle görülebilen yaraların yerini, ruhun derinliklerine işleyen izler almıştır.
Eski Cezalandırma Teknikleri Neden Terk Edilmiştir?
Mahkumun işlediği suçlar için bedenine azap çektirmek kralın iktidarını güçlendirmiştir. Ancak azap çektirmede aşırılıkların sergilenmesi beraberinde halktan tepkiler getirmiştir. Kanın oluk gibi aktığını görmeye alışan halk, intikamın da ancak kanla alınabileceğini çabuk öğrenmiştir. Bu intikamın iktidara yönelebilmesi bakımından azap çektirerek cezalandırma bir dezavantajdır. Yazar, halktan gelen bu tepkilerin ceza sistemindeki dönüşümü hızlandırmış olabileceğini söyler. İnfazın, eski seyirlik halinden yargıç ile suçlu arasındaki özel alana itilmesi itibariyle de bu dönüşümün oldukça keskin olduğunu söyleyebiliriz.
O halde Azap çektirerek uygulanan ceza yönteminden bugünkü cezalandırma sistemine geçiş hümanizm, demokrasi ve insan hakları nedeniyle olmamıştır. Bu değişim sadece iktidarın stratejik olarak uygun gördüğü bir manevradır.
Şüpheliye işkence edilerek işlediği suçu itirafa zorlamanın şöyle bir riskli yönü de vardır? Şüpheli baskıya dayanamayıp, işlemediği halde suçu kabul de edebilir. Bazen yapılan işkencelere şüpheli dayanmakta ve suçunu itiraf etmemekteydi. Bu durumda yeterli kanıtlarla kesinleşmiş suçlarda, kanıtlar yargıç tarafından gizlenmekte, şüpheli suçunu itiraf etmediğinde yargıç bu kanıtları ortaya koyarak şüpheliyi suçlu ilan etmekteydi.
Modern Hapishanenin Eski Örneklerinden Farkı Nedir?
Modern hapishaneler, ortaçağdaki hücrelerden ve hapishane benzeri kapatma yerlerinden çok farklıdır. Mahkum eskiden asıl cezası infaz edilene kadar ya da fidyesi ödenenene kadar hücre benzeri yerlerde tutulurdu. Ancak 18. yy’dan itibaren ortaya çıkan modern hapishane, cezanın uygulanmasında bir geçiş yeri değil cezanın bizzat kendisi haline gelmiştir.
Modern Hapishanenin İktidara Kazındırdıkları Nelerdir?
Foucault’ya göre modern hapishane ile birlikte yeni bir bilgi türü ve yeni bir iktidar biçimi ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkan bilgi türleri olan psikoloji, psikiyatri, sosyoloji gibi yeni insan bilimleri sayesinde kişi iktidar tarafından hayatı boyunca gözlemlenmektedir. Seleflerinden farklı davranan, mahkumu yok etmeyen ancak devamlı izleyen bu iktidar böylece bir gözetleme bilgisi elde etmektedir. Bu gözetlemenin en açık uygulandığı yerler modern hapishanelerdir.
Foucault, iktidarın otoritesini fiziksel olarak dayatmaktan vazgeçip psikolojik olarak dayatmaya başladığını söyler ve buna Jeremy Bentham’ın tasarladığı hapishane modelini örnek verir. Bentham, 1785’te yeni bir hapishane modeli tasarlar. Bentham’ın tasarladığı bu panoptikon hapishanede, hücreler içeriye dönüktür ve tam ortada bir gözetleme kulesi bulunmaktadır. Bu sayede tüm mahkumlar tek tek ve bir anda gözetlenebilecek şekilde konumlanmış olur. Bu teoriye göre mahkumlar sürekli olarak izlendiklerini düşünecek ve bu doğrultuda davranışlarını otonom olarak oluşturacaklardır.
Foucault, iktidarın otoritesini örneklemek için Bentham’ın tasarladığı hapishane modelini örnek vermişti. Gelin biz farklı bir örnek olarak sokaklardaki kameraları söyleyelim. Bu kameralar suç işleyen insanları kaydederek yakalanmalarını kolaylaştırıyor değil mi? Ancak bir yandan da bu kameralar caydırıcı olarak çalışıyor. Mesela hiç izleniyormuşsunuz gibi hissettiniz mi? Etrafta kameralar varken birinin yere çöp attığına ya da bir grafiti sanatçısının duvarları boyamasına daha az rastlanır değil mi? Bir araç sürücüsü, etrafta mobese kameralarının olduğuna inanıyorsa, kameralar çalışsın ya da çalışmasın, hız limitini aşmamaya çalışır. Kameralar sadece mevcut olmaları ile insan davranışlarını kontrol etmeye yetiyor. Bu gözetleme teknikleri insanların yasalara riayet etmesini garanti etmek için vardır. Ama Foucault bunların kötü etkilerinin çok daha fazla olduğunu söyler.
Foucault’ya göre gözetlendiğini düşünmek bireyselliği, özgünlüğü bastırır ve herkesin tek tip olmasına neden olur. Gözetlenen insanlar yakalanma ya da cezalandırılma korkusu nedeniyle zaman içinde aynı şekilde düşünüp hareket etmeye başlar. Bu da özgür iradeyi özgür düşünceyi yok ederek mekanik bir toplumun oluşmasına neden olur.
Hapishane Benzeri Yerler Nerelerdir?
Kamuya açık cezalandırmanın yerini gizli cezalandırma almış, görünmeden gözetleyen ve denetleyen panoptik iktidar karanlıklara çekilmiştir. Yazara göre günümüzde fabrika, okul, hastane, tımarhane, ordu sayesinde toplumun fertleri bireyselleştirilmekte yani yalnızlaştırılmaktadır. Bu kurumların amacı bireyi tam zamanlı gözetleyip kayıt altına alarak onun bedenini ve zamanını kontrol altına almaktır. Bu gözetimin karşımıza en net çıktığı yerler ise hapishanelerdir. Hapishanede gündelik aktiviteleri bir zaman planına bağlanan mahkumların mental olarak da belli tipte düşüneceği öngörülmekte böylece düşünce kontrol altına alınmaktadır.
Bireyler anormal kabul edilen davranışlarından, bu bahsettiğimiz dönüştürücü kurumların etkisiyle kurtulmakta, toplumun normatif yapısına uygun bireyler haline getirilmektedir.
Kişiler Neden Gözetlenmektedir?
Peki modern iktidar kişileri neden gözetlemektedir? Burda genel bir terbiye etme teorisi devreye girer: ‘Gelinen yüzyılda beden artık iktidarın bir nesnesi olmuştur. Böylece yoğrulabilen beden, belli bir şekle sokularak itaatkâr hale getirilir.’ Bedenin kontrol edilmesi de ancak fikirlerin denetim altına alınması ile olur. Foucault bunun için ‘Beynin yumuşak liflerinin üzerinde en sağlam imparatorlukların temeli atılmıştır.’ der.
İktidar ve Bilgi İlişkisi
İktidar gözetim ve denetim teknikleri ile bilgiyi de toplar ve elinde tutar. Foucault’a göre bilgi ve iktidar, birbirinden ayrılmaz şekilde iç içe geçmiştir.
Modern iktidar bilimsel bilgiyi etkin şekilde kullanmaktadır. Psikoloji, psikiyatri, sosyoloji gibi bilimsel bilgiler cezalandırma sürecine dahil edilmiştir. Böylece iktidar söylem sahasını genişleterek modern insanı her anlamda kuşatmıştır.
Mahkuma Yapılan Şantaj
Foucault’ta göre kapitalizm, bu gözetleme kurumları sayesinde suçluluk ile savaştığını söylemektedir. Mahkum cezaevinden çıktıktan sonra adli sicil kayıtları, denetimli serbestlik gibi uygulamalarla devamlı izlenmekte, manipüle edilmekte ve her zaman şantaj yapılabilir konuma itilmektedir. Kişiler gözetleme sisteminde yok edilmiyor ancak ıslah olmayan kişiler için en son aşamada ölüm tehdidi hala iktidarın elindedir. Bu sebeple kişiler faşist siyasetçilerin maşaları haline gelmektedir. Bu yüzden Foucault: ‘Aklın iktidarı kanlı bir iktidardır.’ der.
Hapishane Neden Suçları Bitiremiyor?
Yazara göre hapishanenin uyguladığı ayinler, suçluyu suçu ile yüzleştirme, davranışları rutine bağlama gibi ıslah edici uygulamalar suç oranlarını azaltmamaktadır. Üstelik hapishaneye girenlerin önemli bir kısmı eski mahkumlardan oluşmaktadır. O halde hapishane aracılığıyla suç yeniden mi üretilmektedir?
Eski mahkumun hapisten çıktıktan sonra pasaportunun damgalanması, adli sicil kayıtlarında suçun görünmesi, işverenlerin eski mahkumları çalıştırmaması denetimin hapishane dışında da devam ettiğini göstermektedir. Kişi suç işleyerek toplumsal sözleşmeyi çiğnemiş ve tüm topluma zarar vermiştir. O halde devletin varlığına kastetmiş eski mahkuma toplumda yaşam hakkı verilmemelidir. Foucault bu durum için: ‘Dışarıda bırakılmak içeri kapatılmakla aynı şeydir.’ diyor.
Hapishane, yeni bir iktidar tipinin egemenlik usüllerini devreye sokmuştur. Medeni toplumların cezalandırma sistemi olan hapishanenin sakıncaları bilinmektedir. Fakat modern toplum, onun yerine neyi koyacağını bilememektedir. Hapishane modern toplum için vazgeçilmesi imkansız, içe sinmeyen, fakat eldeki tek çözümdür.
Ceza Adaleti Herkese Eşit mi Davranıyor?
Peki halkın fakir kesimlerinin hapishane ile olan ilişkisi ne şekildedir? Sefalet kaldırımlarımıza cesetleri, hapishanelerimize hırsızları ve katilleri yığarken zengin olan kesimde ne görüyoruz? Fırından bir parça ekmek kopardığı için canilerin arasına konup yargılanan fakirin; devlet kodamanlarının, mirasyedilerin hiç ceza almadığını görünce bu düzeni yıkacak kadar öfkeneleneceğinden korkmuyor musunuz? Haksızca yargılanan fakir halka karşı mahkemeler hoşgörüsüzdür ve basın sessizdir. Bu noktada siyasal mahkumlar, tüm mahkumların sözcüsü olmak zorundadır. Foucault, bu durumu şöyle tasvir ediyor: ‘Mahkemeler artık, toplumsal düzensizliğin hüzünlü kurbanlarının yan yana sergilendiği bir yer değildir. Buralar aynı zamanda savaşçıların haykırışlarıyla inleyen bir arenadır.’
Son Söz
Foucault kitabında, cezalandırma yönteminin orta çağdan itibaren geçirdiği evrimi gözler önüne serer. Cezalandırma ilk önce halk önünde kişinin azap çektiği teatral bir gösteridir. Bu cezalandırma yöntemi modern toplumda terk edilmiş ve yerini kurumlar aracılığıyla yapılan tam zamanlı bir gözetim ve denetime bırakmıştır. Bu kurumlar sayesinde bireyler kuşatılarak bireyselleştirilmiş, kayıt altına alınmıştır. Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.
Bir ülkede kamu düzeni ile özgürlükler arasındaki ilişkiyi halat çekme yarışına benzetebiliriz. Ülkede kamu düzenine çok önem verildiğinde özgürlükler, özgürlüklere çok önem verildiğinde kamu düzeni zarar görmektedir. Bu sebeple bu iki kutbun bir denge halinde gözetilmesi ve karar vericilerin siyasi müdahalelerden kaçınarak yasal sınırlar içinde hareket etmesi gerekir. Sokakta alkol almayı yasakmış gibi lanse etmek bir kere yasanın lafzına aykırıdır ve içinde siyasi müdahale barındırır. Siyasi müdahale de içinde oy endişesini, yaşam tarzlarına duyulan korkuyu, keyfi hareket etmeyi, ön yargıları, ayrımcılığı barındırır. Böyle bir tutumun olduğu yerde ise hukuktan ve kanundan değil ancak keyfilikten bahsedebiliriz.
Açık Alanda Alkol İçmek Yasak mı?
Sokakta alkol almanın yasak olmadığını, (1) sadece sarhoş olup etrafa zarar verdiğinizde ceza alacağınızı söyleyen yasa maddesi Kabahatler Kanunu’nda yer alıyor. Burda kabahat sayılan fiilin ‘sarhoş olmak’ değil ‘sarhoş olarak başkalarının huzurunu bozacak davranışlarda bulunmak’ olduğu yasada açık şekilde yazılı. Dolayısıyla huzuru bozmadan kendinizin bilincinde alkol içiyorsanız kimsenin size hesap sorma ya da ceza yazma yetkisi yoktur.
Vali Açık Alanda Alkol İçmeyi Yasaklayabilir mi?
Kabahatler Yasasına göre açık alanda alkol içmek yasak değil. Ancak İl İdaresi Kanunu diyor ki (2) valinin önleyici kolluk yetkileri vardır. Yani kamu esenliği için vali, açık alanda alkol içmeyi zaman zaman yasaklayabiliyor. Valinin koyduğu yasağa rağmen ki bizce anayasal sınırlar içinde valinin böyle bir yasak koymak yetkisi yok ancak buna rağmen vali yasak koyduysa ve bu yasağa rağmen alkol içerseniz ‘emre aykırı davranış’ (3) sergilemiş olursunuz ki bunun da cezası idari para cezasıdır. Size bu ceza kesildiğinde eğer haksız olduğunu düşünüyorsanız (4) bu halde ceza mahkemesine süresi içinde itiraz yoluna gidebilirsiniz.
Konunun Temel Haklarla İlişkisi
Peki valiler açık alanda alkol almayı gerçekten yasaklayabilir mi? Bunun hukukta yeri var mı, bunu inceleyelim biraz. Valilerin suç önlemek ve kamu düzenini sağlamak amacıyla alabileceği önlemler anayasal haklarımızı ihlal etmediği sürece makul görülebilir. Çünkü anayasada, temel hak (5) ve hürriyetler ancak kanunla sınırlandırılabilir deniyor. Kanunlarda da temel haklarımızın vali kararıyla sınırlandırılabileceğini söyleyen bir hüküm yoktur.
Burda mesele olan ise açık alanda alkol almanın temel hak olup olmadığı noktasında toplanıyor. Bunun da nirengi noktası özgürlüktür. Sokakta alkol almayı bir kesimin hoşuna gitmiyor diye yasaklamak anayasanın (6) ilgili maddesine aykırıdır. Ayrıca kamu esenliği için getirilecek sınırlamalar (7) laik cumhuriyetin gereklerine de aykırı olamaz zira Türkiye Cumhuriyet (8) laik bir hukuk devletidir. Laiklik de en başta yaşam tarzlarına dini hassasiyetlerle müdahale etmemeyi gerektirir.
Son Söz
En başta, özgürlük ve kamu düzeni arasında bir ip çekme yarışı olduğunu söylemiştik. Özgürlük fikri üzerinde toplumsal mutabakat ancak eğitim düzeyinin yükselmesi ve siyasi olgunlukla mümkün olabilir. Meseleyi toplumun bir kesiminin başka bir kesiminden hazzetmemesi olarak değerlendiremeyiz. Böyle bir tavır yaşam tarzına dolayısıyla hür yaşama hakkına, laikliğe, hukuk devletine kastetmek anlamına gelir. Bu tavrın önündeki set de hak aramak için başvurduğumuz hukuki nizam ve dolayısıyla mahkemeler, adliyeler olacaktır.
1=>
Sarhoş olarak başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranışlarda bulunan kişiye, kolluk görevlileri tarafından elli Türk Lirası idarî para cezası verilir. Kişi, ayrıca sarhoşluğun etkisi geçinceye kadar kontrol altında tutulur.
Kahabatler Kanunu - Madde 35
2=>
İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteaallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır
İl İdaresi Kanunu - Madde 11
3=>
Emre Aykırı Davranış
Yetkili makamlar tarafından adlî işlemler nedeniyle ya da kamu güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığın korunması amacıyla, hukuka uygun olarak verilen emre aykırı hareket eden kişiye yüz Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu cezaya emri veren makam tarafından karar verilir.
Kabahatler Kanunu - Madde 32
=>4
Başvuru Yolu
İdarî para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir.
Kabahatler Yasası - Madde 27
=>5
Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Anayasa - Madde 13
=>6
Kişi Hürriyet ve Güvenliği
Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
Anayasa - Madde 19
7=>
(1) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Anayasa - Madde 13
8=>
(1) Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Anayasa - Madde 2
Bir ülkede kamu düzeni ile özgürlükler arasındaki ilişkiyi halat çekme yarışına benzetebiliriz. Ülkede kamu düzenine çok önem verildiğinde özgürlükler, özgürlüklere çok önem verildiğinde kamu düzeni zarar görmektedir. Bu sebeple bu iki kutbun bir denge halinde gözetilmesi ve karar vericilerin siyasi müdahalelerden kaçınarak yasal sınırlar içinde hareket etmesi gerekir. Sokakta alkol almayı yasakmış gibi lanse etmek bir kere yasanın lafzına aykırıdır ve içinde siyasi müdahale barındırır. Siyasi müdahale de içinde oy endişesini, yaşam tarzlarına duyulan korkuyu, keyfi hareket etmeyi, ön yargıları, ayrımcılığı barındırır. Böyle bir tutumun olduğu yerde ise hukuktan ve kanundan değil ancak keyfilikten bahsedebiliriz.
Açık Alanda Alkol İçmek Yasak mı?
Sokakta alkol almanın yasak olmadığını, (1) sadece sarhoş olup etrafa zarar verdiğinizde ceza alacağınızı söyleyen yasa maddesi Kabahatler Kanunu’nda yer alıyor. Burda kabahat sayılan fiilin ‘sarhoş olmak’ değil ‘sarhoş olarak başkalarının huzurunu bozacak davranışlarda bulunmak’ olduğu yasada açık şekilde yazılı. Dolayısıyla huzuru bozmadan kendinizin bilincinde alkol içiyorsanız kimsenin size hesap sorma ya da ceza yazma yetkisi yoktur.
Vali Açık Alanda Alkol İçmeyi Yasaklayabilir mi?
Kabahatler Yasasına göre açık alanda alkol içmek yasak değil. Ancak İl İdaresi Kanunu diyor ki (2) valinin önleyici kolluk yetkileri vardır. Yani kamu esenliği için vali, açık alanda alkol içmeyi zaman zaman yasaklayabiliyor. Valinin koyduğu yasağa rağmen ki bizce anayasal sınırlar içinde valinin böyle bir yasak koymak yetkisi yok ancak buna rağmen vali yasak koyduysa ve bu yasağa rağmen alkol içerseniz ‘emre aykırı davranış’ (3) sergilemiş olursunuz ki bunun da cezası idari para cezasıdır. Size bu ceza kesildiğinde eğer haksız olduğunu düşünüyorsanız (4) bu halde ceza mahkemesine süresi içinde itiraz yoluna gidebilirsiniz.
Konunun Temel Haklarla İlişkisi
Peki valiler açık alanda alkol almayı gerçekten yasaklayabilir mi? Bunun hukukta yeri var mı, bunu inceleyelim biraz. Valilerin suç önlemek ve kamu düzenini sağlamak amacıyla alabileceği önlemler anayasal haklarımızı ihlal etmediği sürece makul görülebilir. Çünkü anayasada, temel hak (5) ve hürriyetler ancak kanunla sınırlandırılabilir deniyor. Kanunlarda da temel haklarımızın vali kararıyla sınırlandırılabileceğini söyleyen bir hüküm yoktur.
Burda mesele olan ise açık alanda alkol almanın temel hak olup olmadığı noktasında toplanıyor. Bunun da nirengi noktası özgürlüktür. Sokakta alkol almayı bir kesimin hoşuna gitmiyor diye yasaklamak anayasanın (6) ilgili maddesine aykırıdır. Ayrıca kamu esenliği için getirilecek sınırlamalar (7) laik cumhuriyetin gereklerine de aykırı olamaz zira Türkiye Cumhuriyet (8) laik bir hukuk devletidir. Laiklik de en başta yaşam tarzlarına dini hassasiyetlerle müdahale etmemeyi gerektirir.
Son Söz
En başta, özgürlük ve kamu düzeni arasında bir ip çekme yarışı olduğunu söylemiştik. Özgürlük fikri üzerinde toplumsal mutabakat ancak eğitim düzeyinin yükselmesi ve siyasi olgunlukla mümkün olabilir. Meseleyi toplumun bir kesiminin başka bir kesiminden hazzetmemesi olarak değerlendiremeyiz. Böyle bir tavır yaşam tarzına dolayısıyla hür yaşama hakkına, laikliğe, hukuk devletine kastetmek anlamına gelir. Bu tavrın önündeki set de hak aramak için başvurduğumuz hukuki nizam ve dolayısıyla mahkemeler, adliyeler olacaktır.
1=>
Sarhoş olarak başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranışlarda bulunan kişiye, kolluk görevlileri tarafından elli Türk Lirası idarî para cezası verilir. Kişi, ayrıca sarhoşluğun etkisi geçinceye kadar kontrol altında tutulur.
Kahabatler Kanunu - Madde 35
2=>
İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteaallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır
İl İdaresi Kanunu - Madde 11
3=>
Emre Aykırı Davranış
Yetkili makamlar tarafından adlî işlemler nedeniyle ya da kamu güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığın korunması amacıyla, hukuka uygun olarak verilen emre aykırı hareket eden kişiye yüz Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu cezaya emri veren makam tarafından karar verilir.
Kabahatler Kanunu - Madde 32
=>4
Başvuru Yolu
İdarî para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir.
Kabahatler Yasası - Madde 27
=>5
Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Anayasa - Madde 13
=>6
Kişi Hürriyet ve Güvenliği
Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
Anayasa - Madde 19
7=>
(1) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Anayasa - Madde 13
8=>
(1) Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Anayasa - Madde 2
Yurtdışında çalışan Türk vatandaşları ve (1) çıkma izni alarak Türk vatandaşlığını kaybedenler, Türkiye’de ilk sigorta girişleri varsa (2) çifte emeklilik alabilirler. Bu da yurtdışında geçirilen sürelerin hizmet süresi gibi sayılması amacıyla (3) Sosyal Güvenlik Kurumu’na yapılan toplu prim ödemesi ile oluyor. Bu işleme de yurtdışı borçlanması deniyor.
Genel Olarak
Sosyal güvenlik mevzuatımız yapılan reformlar sonucunda oldukça karışık bir yapıya büründü ve gün geçtikçe de bu karışıklık artıyor. Emeklilik başvuru süreci ve aylığın hesaplanması da bu karışıklık sebebiyle halihazırda bilirkişiler eliyle yürütülüyor. Şöyle ki maaşın niteliği ve hesaplanma usulü (4) 1999 ve 2008 yılı reformları sebebiyle üç farklı dönem ayrı ayrı incelenerek hesaplanıyor. Çünkü bir yasa sadece yürürlükte olduğu dönem uygulanabilir. Mesela 1990’da işe başladığınızı varsayalım. Emekli aylığı için başvuru yaptığınızda 1990’dan 1999’a kadar olan dönem için farklı bir yasa, 1999 - 2008 arası dönem için farklı bir yasa ve 2008 sonrası dönem için farklı bir yasa uygulanarak prime esas kazanç hesaplanıyor. 2008 sonrası uygulanan yasa ise şu anda 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunudur.
Ben sunumumun sınırını yurtdışında olup Türkiye’de emekli olmak isteyenler şeklinde sınırladık. Çünkü mevcut karışıklık SGK sistemini genel olarak özetlemeye pek müsaade etmiyor.
Çifte Emeklilik Kurumunun Amacı
Yurtdışında ikamet ediyor olup Türkiye’den de emeklilik almak isteyenler için (5) 3201 sayılı özel bir yasamız var. Burda yurtdışındaki Türk vatandaşları ve izinle Türk vatandaşlığından ayrılmış kişilere talep etmeleri halinde, Türkiye’den emeklilik almak için imkan sağlanmış. Bunun için işleyen süreci ve emekli aylığı almak için gereken şartları yargı kararları ışığında yazdığım makalede açıklamaya çalıştım.
Ülkemiz yasalarında ve mahkeme kararlarında yurtdışında bulunan gurbetçiler için ayrı bir sosyal güvenlik uygulaması yok. Çünkü bu insanların, yurtdışında olsalar bile Türkiye ile maddi ve manevi bağları devam ediyor. Aynı şekilde (6) izinle Türk vatandaşlığından çıkan kişilerin bu usulü izlemelerinin sebebi çifte vatandaşlık alamamaları ya da çalışma iznine kavuşamamaları yüzündendir. Böyle olunca da bunların vatandaşlığının örtülü olarak devam ettirilmesi uygun görülmüş. Mesela (7) izinle Türk vatandaşlığından çıkan kişilere mavi kart veriliyor ve işe başlamak - sosyal güvenlik haklarından yararlanmak gibi durumlar bakımından bunların Türk vatandaşlarından hiçbir farkları yok.
Çifte Emekliliğin Alınması Süreci
Önce bir kişi Türkiye’de nasıl emekli olur onu açıklayalım. Ondan sonra yurtdışındaki hak sahiplerinden istenen ek şartlara gelelim. Böylesi daha açıklayıcı olacaktır.
Türkiye’de bir kişi çalışma hayatının sonunda emekli olmak istiyorsa; sigortalılık süresi, prim ödeme gün sayısı ve yaş şartlarını sağlamak zorunda. Sigortalılık süresi ilk işe girdiğiniz tarihe göre hesaplanıyor. Yani ilk sigorta girişiniz ne kadar erken bir yaşta olmuşsa bu şartı sağlamanız o kadar kolay. Yurtdışındaki gurbetçiler bulundukları ülkede (8) ilk işe giriş tarihlerini Türkiye’de de ilk işe giriş tarihi olarak saydırabiliyorlar. Bunun için mesela Almanya’da ikamet ediyorsanız Almanya ile imzalanmış sosyal güvenlik sözleşmesinde bu yönde hüküm var mı ona bakıyoruz.
Türkiyedeki bir işçinin emekli olması için söylediğim ikinci şart prim ödeme gün sayısının sağlanmasıydı. Yurtdışındaki hak sahiplerinin Türkiye’de eksik çalışması olacağı için prim ödeme gün sayısı şartını borçlanma yoluyla sağlıyorlar. Bu noktada önce kişinin (9) ne kadar gün ve ne kadar miktarda borçlanacağını tespit etmek gerekiyor. Bu tespitten sonra da belirlenen borcun süresi içinde ödenmesi gerekiyor.
Bu söylediğim şartlar dışında ,yurtdışında bir Türk vatandaşı ya da izinle Türk vatandaşlığından çıkmış bir kişi olup Türkiye’den de emeklilik almak istiyorsanız, (10) ikamet edilen ülkede sosyal yardım veya sigorta ödeneği almıyor olmanız lazım. Aksi halde emeklilik başvurunuz reddedilicektir.
Son Söz
Yurtdışında bulunuyor olup Türkiye’den de emeklilik güvencesi almak isteyen Türk vatandaşlarının; borçlanma ve emeklilik başvurusu şeklinde iki aşamayı takip etmesi gerektiğini izah ettik. İlk etapta hesaplanması gereken borçlanma miktarının sürekli değişen mevzuat hükümleri karşısında profesyonel şekilde hesap edilmesi çok önemli. ’Borçlanma’ ve ‘emekli aylığı başvurusu’ şeklinde özetlemeye çalıştığımız aşamalarda karşılaşılan sorunlar da başta 3201-5510-506 sayılı kanunlar olmak üzere, sair sosyal güvenlik mevzuatı, SGK’nin yayınladığı genelgeler, doktrindeki görüşler ve yargı kararlarına bakılarak çözülmeye çalışılıyor.
1=>
(1) Yabancı bir devlet vatandaşlığını kazanmak üzere Türk vatandaşlığından çıkmak için izin isteyenlerden talepleri uygun görülenlere Bakanlıkça, Türk vatandaşlığından çıkma izin belgesi; verilen izin sonucunda veya önceden yabancı bir devlet vatandaşlığını kazandığını belgeleyenlere ise Türk vatandaşlığından çıkma belgesi verilir.
Türk Vatandaşlığı Kanunu - Madde 26
2=>
Türk vatandaşları ile doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenlerin on sekiz yaşını doldurduktan sonra Türk vatandaşı olarak yurt dışında geçen ve belgelendirilen sigortalılık süreleri ve bu süreleri arasında veya sonunda her birinde bir yıla kadar olan işsizlik süreleri ile yurt dışında ev kadını olarak geçen süreleri, bu Kanunda belirtilen sosyal güvenlik kuruluşlarına prim ödenmemiş olması ve istekleri hâlinde, bu Kanun hükümlerine göre sosyal güvenlikleri bakımından değerlendirilir.
3201 S.K. - Madde 1
3=>
(4) Yurt dışı hizmet borçlanmasına ait süreler 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında geçmiş sigortalılık süresi olarak kabul edilir.
3201 S.K. - Madde 4
4=>
(1) Bu Kanunun;
a) Geçici 20 nci maddesinin son fıkrası 1/1/2008 tarihinde,
b) 72 nci ve 73 üncü maddeleri, geçici 6 ncı maddesinin yedinci fıkrasının (b) bendi, geçici 7 nci maddesinin son fıkrası, geçici 9 uncu maddesinin bir ilâ dördüncü fıkraları ile geçici 17 nci maddesi, geçici 20 nci maddesinin onikinci fıkrası 30/4/2008 tarihinde,
c) 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinin (3) ilâ (8) ve (10) numaralı alt bentleri ile (f) bendinde sayılanlar için genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanmasına ilişkin olarak; 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (1), (2), (8), (9), (10), (16), (17), (20), (22), (23), (24), (25), (26) ve (27) numaralı bentleri, 63, 64, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 74, 75, 77, 78, 79 uncu maddeleri, 80 inci maddesinin dördüncü fıkrası, 81 inci maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi ve ikinci fıkrası, 82 nci maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkraları, 87 ilâ 89 uncu maddeleri, 97 nci maddesinin son fıkrası, geçici 1 inci maddesinin son fıkrası, geçici 3 üncü maddesi, geçici 6 ncı maddesinin dördüncü fıkrası, geçici 11 inci maddesinin ikinci fıkrası, geçici 12 inci maddesi hükümleri 1/7/2008 tarihinde,
d) Diğer hükümleri 2008 yılı Ekim ayı başında,
yürürlüğe girer.
5510 S.K. - Madde 108
İşsizlik Sigortası Kanunu
Kabul Tarihi: 25/08/1999
5=>
Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun
Kanun Numarası: 3201
Kabul Tarihi: 08/05/1985
6=>
(1) Türk vatandaşlığından çıkmak için izin isteyen kişilere aşağıdaki şartları taşımaları halinde Bakanlıkça çıkma izni veya çıkma belgesi verilebilir.
a) Ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak.
b) Yabancı bir devlet vatandaşlığını kazanmış olmak veya kazanacağına ilişkin inandırıcı belirtiler bulunmak.
c) Herhangi bir suç veya askerlik hizmeti nedeniyle aranan kişilerden olmamak.
ç) Hakkında herhangi bir mali ve cezai tahdit bulunmamak.
Türk Vatandaşlığı Kanunu - Madde 25
7=>
(1) Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenler ve üçüncü dereceye kadar olan altsoyları, bu maddede belirtilen istisnalar dışında Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam ederler. Millî güvenliğe ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklıdır.
(2) Bu madde kapsamında bulunan kişilerin, seçme ve seçilme, muafen araç veya ev eşyası ithal etme hakları ile askerlik hizmetini yapma yükümlülüğü yoktur. Bu kişilerin sosyal güvenliğe ilişkin kazanılmış hakları saklı olup bu hakların kullanımında ilgili kanunlardaki hükümlere tabidirler.
(3) Bu madde kapsamında bulunan kişiler, bir kadroya dayalı ve kamu hukuku rejimine tabi olarak asli ve sürekli kamu hizmeti görevlerinde bulunamazlar. Ancak kamu kurum ve kuruluşlarında işçi, geçici veya sözleşmeli personel olarak çalıştırılabilirler. (4) Cumhurbaşkanı gerekli görmesi halinde üçüncü dereceden itibaren hangi dereceye kadar olan altsoyların bu maddede tanınan haklardan faydalanabileceğini belirleyebilir.
(6) Bu madde kapsamında bulunan kişilere, talepleri halinde bu maddede belirtilen haklardan faydalanabileceklerini gösteren Mavi Kart düzenlenir. Bu Kart, 21/2/1963 tarihli ve 210 sayılı Değerli Kağıtlar Kanunu kapsamındadır
Türk Vatandaşlığı Kanunu - Madde 28
(1) Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenler ve kendileri ile birlikte işlem gören çocukları; millî güvenliğe ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam ederler. Ancak bu durumdaki kişilerin askerlik hizmetini yapma yükümlülükleri ile seçme ve seçilme, kamu görevlerine girme ve muafen araç veya ev eşyası ithal etme hakları yoktur. Söz konusu kişilerin sosyal güvenliğe ilişkin kazanılmış hakları saklı olup, bu hakların kullanımında ilgili kanunlardaki hükümlere tabidirler.
(2) Bu kişilerin Türkiye’deki ikamet, seyahat, çalışma, yatırım, ticari faaliyet, miras, taşınır ve taşınmaz iktisabı ile ferağı gibi konulara yönelik işlemler, ilgili kurum ve kuruluşlarca Türk vatandaşlarına uygulanmakta olan mevzuat çerçevesinde yürütülür.
Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik - Madde 52
(1) Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden kişilere, talepleri halinde 52 nci maddede sayılan haklardan faydalanabileceklerini gösteren Mavi Kart düzenlenerek verilir.
Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik - Madde 53
8=>
(5) Sosyal güvenlik sözleşmesi yapılmış ülkelerdeki hizmetlerini, bu Kanuna göre borçlananların, sözleşme yapılan ülkede ilk defa çalışmaya başladıkları tarih, ilk işe giriş tarihi olarak dikkate alınmaz.(Ek cümle: 10/9/2014-6552/29 md.) Ancak, uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde Türk sigortasına girişinden önce âkit ülke sigortasına girdiği tarihin Türk sigortasına girdiği tarih olarak kabul edileceğine ilişkin özel hüküm bulunan ülkelerdeki sigortalılık sürelerini borçlananların âkit ülkede ilk defa çalışmaya başladıkları tarih, ilk işe giriş tarihi olarak kabul edilir.
3201 Sayılı Kanun - Madde 5
9=>
(1) Borçlanılacak her bir gün için tahakkuk ettirilecek borç tutarı, başvuru tarihindeki 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 82 nci maddesinde belirtilen prime esas asgari ve azamî günlük kazanç arasında seçilecek günlük kazancın %45’idir. Ancak, prime esas asgari günlük kazancın altında olmamak üzere borçlanma tutarına esas alt sınırı farklı bir miktarda belirlemeye Cumhurbaşkanı yetkilidir. (Mülga cümle:17/7/2019-7186/9 md.) (…) Tahakkuk ettirilen borç tutarı, tebliğ edildiği tarihten itibaren üç ay içerisinde ödenir. Ödeme yapılan gün sayısı prim ödeme gün sayısına ve prime esas kazanca dahil edilir. Tahakkuk ettirilen prim borcunu tebligat tarihinden itibaren üç ay içerisinde ödemeyenler için yeniden başvuru şartı aranır.
3201 S.K. - Madde 4
10=>
Kanun hükümlerinden yararlanmak suretiyle aylık bağlananlardan tekrar yurt dışında yabancı ülke mevzuatına tabi çalışanlar, ikamete dayalı bir sosyal sigorta ya da sosyal yardım ödeneği alanların aylıkları, tekrar çalışmaya başladıkları veya ikamete dayalı bir ödenek almaya başladıkları tarihten itibaren kesilir. Türkiye'de sigortalı olarak çalışmaya başlayanlar hakkında 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun sosyal güvenlik destek primine tabi olarak çalışılmasına ilişkin hükümleri uygulanır.
3201 S.K. - Madde 6/B
Türk vergi sisteminde ticari faaliyet yürütenler elde ettikleri kazançlar için gelir vergisi ve KDV öderler. Bunların ödenebilmesi için de vergi dairesine kayıt yaptırmak ve vergi kimlik numarası almak gerekiyor. Youtuber’lık faaliyeti de ticari faaliyet sayıldığı için ticari faaliyet yürüten bir tacir gibi tüm vergisel yükümlülüklerin, bildirimlerin yapılması gerekiyor. Yani kişisel olarak vergi yükümlüsü olduğunuzu ve vergi ödemek istediğinizi yapacağınız vergi kaydı ve vereceğiniz beyannamelerle haber vermeniz gerekiyor.
Genel Olarak Youtube Gelirlerinin Vergilendirilmesi
Ticaret yaparak elde edilen kazanç ticari kazançtır. Türk Dil Kurumu Sözlüğünde ticaret; ürün, mal ve hizmet alım satımı olarak tanımlanmış.
Youtube videolarınızdaki Google reklamları, katıl butonundan gelen destekler, sponsorluk gelirleri gibi reklam faaliyetinden, (2) gelen gelirler Gelir İdaresi Başkanlığı’nın bu özelgede belirttiği üzere bir ticari gelirdir. Çünkü burda yürütülen mantığa göre içerik üreticileri reklam alarak bir hizmetin sunulmasına satışına aracılık ediyor.
Bu ticari gelirlerin vergisinin ödenmesi için de şahıs şirketi ya da sermaye şirket kurmanız gerekiyor. Youtube bağlamında konuşacak olursak burdan elde ettiğiniz gelirlerin vergilendirilmesi için şahıs şirketi kurulması en mantıklısıdır. Çünkü Youtube’dan gelir elde eden kişilere baktığımız zaman karşımıza genelde tek kişilik girişimler ve düşük gelir kalemleri çıkıyor. Bu sebeple Youtuberlar genelde anonim, limited gibi tüzel şirketler değil, sorumluluğun kendi üzerlerinde olduğu şahıs şirketi kurarlar.
(11) Şahıs şirketinde çeşitli vergi dilimleri belirlenmiştir. Buna göre kazancınız arttıkça daha yüksek bir vergi dilimine dahil olursunuz. Kazancınız az olsa dahi ticari faaliyet ile iştigal ediyorsanız vergi ödemeniz gerekir. Vergilendirmede sadece arızi kazançlarda vergilendirmenin bir alt limiti vardır. Ticari faaliyette böyle bir alt gelir limiti uygulaması yoktur. Peki arızi kazanç nedir? Arızi kazanç, ara sıra yani arızi olarak yapılan faaliyetlerden elde edilen gelirdir. Bu (4) kazançlarda 43.000 TL’ye kadar olan gelirler vergilendirilmiyor. Ancak (5-2) Youtube kazançları arızi kazanç değil ticari kazanç olarak değerlendiriliyor.
Ödenen Vergi Kalemleri Nelerdir?
Ticari faaliyet yapan bir Youtuber olarak kira için mülk sahibi adına, yanınızda çalışanlar varsa da onlar adına Stopaj ödersiniz. Elde ettiğiniz gelir için de KDV ve gelir vergisi ödersiniz. Bu saydığımız Stopaj, KDV ve gelir vergisini ödemek için de kazandığınız miktarları beyanname usulüyle vergi dairesine bildirmeniz gerekiyor.
(6) Yasaya göre ticari faaliyet çerçevesinde yapılan mal teslimi ve hizmet ifası için KDV ödenmelidir. Bu sebeple ticari faaliyette ilk verilmesi gereken beyanname KDV beyannamesi olup (7) bunun her ayın 24’üne kadar verilmesi gerekiyor.
Elde ettiğiniz kazancın gelir vergisini ödemek için de (12) her üç ayda bir geçici vergi beyannamesi vermeniz gerekiyor. Bu sayede üç aylık toplam kazancınızın miktarı bu beyannamede gösterilir (11) ve bunun üzerinden %15 ila %35 arasında vergi ödersiniz.
(9) Ticari faaliyette bulunanların üçüncü vermesi gereken beyanname (8) 3 ayda bir verilebilen muhtasar beyannamedir. (10) Kira veriyorsanız buna dair %20 stopajı, (11) yanınızda çalışan varsa bunlara ait gelir ve damga vergisini henüz onlara vermeden %15 ila %35 arasında kesmeniz gerekiyor. Kestiğiniz bu tutarları muhtasar beyannamede gösterip vergi dairesine onlar adına yatırıyorsunuz.
(13) Yine ticari faaliyet yaptıkları kabul edilen youtuberların, gelir vergisine dair vermesi gereken (14) bir diğer beyanname, her yıl mart ayında verilmesi gereken yıllık beyannamedir. Bu beyannamede, yıl boyunca kazanılmış tüm gelirler gösterilir, geçici beyannamede gösterilen kazançlar zaten orda vergilendirildiği için burdan düşülür ve kalan miktar %15 ila %35 arasında vergilendirilir.
Bir diğer beyanname de damga vergisi beyannamesi olup bu konuyu açıklamakta fayda görmediğimiz için değinmeyeceğiz. KDV beyannamesi, geçici, muhtasar ve yıllık beyanname ile ödemeniz gereken vergileri ödemiş olursunuz.
İş Adresi Bildirim Zorunluluğu
Bahsettiğimiz vergi kalemlerini ödemek için öncelikle bir iş adresi göstermelisiniz ki bu adres ikamet ettiğiniz eviniz de olabilir. (15) Her kişinin bir adresinin olması zorunluluğu kıyasen iş adresleri için de uygulayabilir diye düşünüyorum. Bu bağlamda her iş sahibinin bir iş adresi göstermesi zorunludur. Bu adres vergi dairesine, Sosyal Güvenlik Kurumu’na ve eğer mükellef bir şirket ise çeşitli odalara bildiriliyor.
Son Söz
Youtube üzerinden elde edilen gelirin vergilendirilmesine, verilmesi gereken beyanname türlerine, ilk etapta işleyecek sürece kısaca değinmeye çalıştık. Bunlarla uğraşmak istemiyorsanız vergi kaydı açmayıp, hesabınızın yönetimini bir medya ajansına devrederek onlardan telif hakkı ödemesi alabilirsiniz. Bu durumda vergi kaydı açılmasına gerek olmayacaktır zira ödenmesi gereken tüm vergiyi ilgili ajans ödeyecektir. Bununla birlikte şahıs şirketi kurduğunuzda, yaşınız 29’un altında ise genç girişimci kazanç istisnasından yararlanabilirsiniz. Bu sayede aylık bin lirayı aşan bağ-kur priminizin bir yıl boyunca devlet tarafından yatırılmasını ve yıllık gelir vergisinden üç yıl boyunca muaf tutulmanızı sağlamış olursunuz.
1=>
Ticari kazançlarda: Kazanç sahibinin Türkiye'de işyerinin olması veya daimi temsilci bulundurması ve kazancın bu yerlerde veya bu temsilciler vasıtasıyla sağlanması (Bu şartları haiz olsalar dahi iş merkezi Türkiye'de bulunmayanlardan, ihraç edilmek üzere Türkiye'de satın aldıkları veya imal ettikleri malları Türkiye'de satmaksızın yabancı memleketlere gönderenlerin bu işlerden doğan kazançları Türkiye'de elde edilmiş sayılmaz.)
GVK - Madde 7
2=>
Yukarıda yer alan hüküm ve açıklamalara göre; şahsınıza ait internet sitesi alanında yayınlanan reklamlardan dolayı Google firması tarafından adınıza yapılan ödemelerin Gelir Vergisi Kanununun 37 nci maddesine göre ticari kazanç olarak değerlendirilmesi, mevcut gelir vergisi mükellefiyet kaydınız devam ettirilerek söz konusu gelirinizin Gelir Vergisi Kanununun 85 inci maddesine göre yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beyan edilmesi gerekmektedir.
Özelge Sayı: 50426076-120[37-2019/20-727]-E.129069
Özelge Tarih: 13/11/2019
3=>
(1) Birinci ve ikinci sınıf tüccarlar kazancı basit usulde tespit edilenlerle (2) defter tutmak mecburiyetinde olan çiftçiler:
1. Birinci ve ikinci sınıf tüccarlara;
2. Serbest meslek erbabına;
3. Kazançları basit usulde tesbit olunan tüccarlara
4. Defter tutmak mecburiyetinde olan çiftçilere;
5. Vergiden muaf esnafa.
Sattıkları emtia veya yaptıkları işler için fatura vermek ve bunlara da fatura istemek ve almak mecburiyetindedirler.
VUK - Madde 232
4=>
(2) Bir takvim yılında (1), (2), (3) ve (4) numaralı bentlerde yazılı olan kazançlar (henüz başlamamış olan ticarî, ziraî veya meslekî bir faaliyete hiç girişilmemesi ile ihale, artırma ve eksiltmelere iştirak edilmemesi karşılığında elde edilen kazançlar hariç) toplamının on milyar (43.000 TL) liralık kısmı gelir vergisinden müstesnadır.
GVK - Madde 82
5=>
(1) Gelire giren kazanç ve iratlar şunlardır :
1. Ticarî kazançlar,
2. Ziraî kazançlar,
3. Ücretler,
4. Serbest meslek kazançları,
5. Gayrimenkul sermaye iratları,
6. Menkul sermaye iratları,
7. Diğer kazanç ve iratlar.
GVK - Madde 2
Gelire giren diğer kazanç ve iratlar
(1) Aşağıda yazılı olup geçen bölümlerin dışında kalan kazanç ve iratlar bu bölümdeki hükümlere göre vergiye tâbi gelire dahildir : 1. Değer artışı kazançları, 2. Arızî kazançlar.
GVK - Madde 80
6=>
(1) Katma Değer Vergisinin Mükellefi: a) Mal teslimi ve hizmet ifası hallerinde bu işleri yapanlardır.
KDV Yasası - Madde 8
7=>
Mükellefler ve vergi kesintisi yapmakla sorumlu tutulanlar Katma Değer Vergisi beyannamelerini, vergilendirme dönemini takibeden ayın yirmi dördüncü günü akşamına kadar ilgili vergi dairesine vermekle yükümlüdürler.
KDV Kanunu - Madde 41
8=>
(1) Gelir Vergisi beyanları: 1. Yıllık; 2. Muhtasar; 3. Münferit; Beyanname ile yapılır
Muhtasar beyanname, iş verenler veya vergi tevkifatı yapan diğer kimseler tarafından kesilen vergilerin matrahları ile birlikte, toplu olarak vergi dairesine bildirilmesine mahsustur.
GVK - Madde 84
(3) Zirai ürün bedelleri üzerinden tevkifat yapanlar hariç olmak üzere, çalıştırdıkları hizmet erbabı sayısı 10 ve daha az olanlar, 94 üncü maddeye göre yapacakları tevkifatla ilgili muhtasar beyannamelerini, bağlı bulundukları vergi dairesine önceden bildirmek şartıyla her ay yerine Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarının yirmi üçüncü günü akşamına kadar verebilirler
GVK - Madde 98
9=>
(1) Kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zirai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecburdurlar.
GVK - Madde 94
10=>
(1) 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinde yer alan kazanç ve iratlardan yapılacak vergi tevkifat oranları aşağıdaki şekilde yeniden tespit edilmiştir.
5-a: 70 inci maddede yazılı mal ve hakların kiralanması karşılığı yapılan ödemelerden % 20
Kararname - Sayı 2009/14592
11=>
2021 DEĞERLERİ
Gelir vergisine tabi gelirlerde vergi miktarı:
-24.000 TL’ye kadar 3.600 TL vergi (%15)
-53.000 TL’ye kadar 9.400 TL vergi (%20)
-130.000 TL’ye kadar 30.190 TL vergi (%27)
-650.000 TL’ye kadar 212.190 TL vergi (%35)
GVK - Madde 103
12=>
(1) Ticari kazanç sahipleri (basit usulde vergilendirilenler hariç) ile serbest meslek erbabı cari vergilendirme döneminin gelir vergisine mahsup edilmek üzere, bu Kanunun ticari veya mesleki kazancın tespitine ilişkin hükümlerine göre (indirim ve istisnalar ile Vergi Usul Kanununun değerlemeye ait hükümleri de dikkate alınarak) belirlenen ilgili hesap döneminin altışar aylık kazançları (42 nci madde kapsamına giren kazançlar ile noterlik görevini ifa ile mükellef olanların bu işlerden sağladıkları kazançlar hariç) üzerinden, 103 üncü maddede yer alan tarifenin ilk gelir dilimine uygulanan oranda geçici vergi öderler. Geçici vergi matrahının hesaplanmasında dönem sonu mal mevcutları, kayıtlar üzerinden tespit edilebilir
(2) Cumhurbaşkanı geçici vergi dönemlerini üç aya indirmeye, geçici verginin beyan süresini üç aylık dönemi izleyen ikinci ayın ondördüncü, ödeme süresini ise onyedinci günü akşamı olarak belirlemeye yetkilidir.
GVK - Mükerrer Madde 20
13=>
(1) Mükellefler 2 nci maddede yazılı kaynaklardan bir takvim yılı içinde elde ettikleri kazanç ve iratları için bu Kanunda aksine hüküm olmadıkça yıllık beyanname verirler. Bu Kanuna göre beyanı gereken gelirlerin yıllık beyannamede toplanması zorunludur.
GVK - Madde 85
14=>
(1) Bir takvim yılına ait beyanname izleyen yılın Mart ayının başından yirmibeşinci günü akşamına kadar, gelirin sadece basit usulde tespit edilen ticarî kazançlardan ibaret olması halinde izleyen yılın Şubat ayının başından yirmibeşinci günü akşamına kadar, tam mükellefiyette vergiyi tarha yetkili vergi dairesine, dar mükellefiyette Türkiye'de vergi muhatabı mevcutsa onun Türkiye'de oturduğu yerin, Türkiye'de vergi muhatabı yoksa işyerinin, işyeri birden fazla ise bu işyerlerinden herhangi birisinin bulunduğu yer vergi dairesine verilir veya taahhütlü olarak posta ile gönderilir.
GVK - Madde 92
15=>
(1) Yerleşim yeri bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir.
TMK - Madde 19
Kimin Yararına - Cui Bono (Cicero - Sextus Roscius savunması)
Herkesin bir müdafiye ihtiyacı vardır. Zira Cicero hariç hiç kimse kendini layıkıyla savunamaz. ..Anonim
Giriş
Cicero, Romalı bir devlet adamı, bir hukukçudur. Cui Bono yani Kimin yararına sorusu, Cicero’nun 27 yaşında bir hukukçu olarak önünün açıldığı Sextus Roscius /sekstus roşus/ davasında kullandığı anahtar sorudur. Bu soru der ki işlenen suç kime fayda sağladı ise fail de odur. Cicero, müvekkili olan ve babasını öldürmekle itham edilen Sextus Roscius /sekstus roşus/'un suçsuzluğunu bu anahtar kavram sayesinde ispat ederek Roma’daki devlet-mafya-siyaset üçgenini de açığa çıkarır.
Davanın Özeti
Olay, milattan önce 81 yılında geçiyor. Sanık Sextus Roscius /sekstus roşus/, kendisi ile aynı adı taşıyan babasını öldürmekle suçlanıyor. Babası bir akşam vakti, yemekli bir davetten dönerken yolda bıçaklanarak öldürülür. Öldürüldükten bir süre sonra diktatör Sulla’nın hazırlattığı yasaklılar listesinde ismi olduğu görülür ve bütün mülkleri yok pahasına Sulla’nın önemli bir adamı olan Chrysogonus /krisogonus/ tarafından satın alınır. Chrysogonus /krisogonus/ satın aldığı bu 13 mülkün üç tanesini, Sextus’un aleyhinde tanıklık yapan kuzen Capito’ya vermiştir.
Davada İstenen Ceza
Aile reisi ya da bir akrabayı öldürme suçu Roma’da parricidium /pariçidium/ olarak adlandırılıyor. Buna mukabil tatbik edilen ceza da çuval cezasıdır. Buna göre fail önce kan renginde çubuklarla kırbaçlanır. Daha sonra bir köpek, horoz, engerek ve maymunla birlikte ağzı dikilmiş bir çuvala konarak denize atılırdı.
O Dönem Roma’daki Siyasi Atmosfer
Davanın görüldüğü dönemde Roma, iç savaştan henüz çıkmıştır ve başta kendini süresiz olarak diktatör ilan ettirmiş Lucius Cornelius Sulla /luçus kornelyus sulla/ vardır. Sulla, başa geçtikten sonra iç savaşta kendisine karşı saf tutanları bertaraf etmek için bir yasaklılar listesi hazırladı. Bu listede yer alanların öldürülmeleri caizdi. Ayrıca yasaklanmış kişilerin malları, açık artırma yolu ile değerinin çok altında satılmaktaydı. Bu yasaklılar listesi zamanla kötüye kullanılmaya, buraya ismi hileyle yazılanlar öldürülmeye ve mallarına el konmaya başlandı.
Öldürülen baba Roscius, iç savaş sırasında diktatör Sulla’yı desteklemiştir. Ancak gelin görün ki ismi yasaklılar listesinde yer almaktadır. Cicero bu bağlamda baba Roscius’un mallarının satılmasının kanuna aykırı olduğunu ortaya koymaktadır.
Cicero’nun Kurduğu Savunma Stratejisi
Cicero, dava süresince diktatör Sulla’ya övgüler düzer. Böylece savunmasının Roma’nın güçlü adamını hedef almadığını, soyluların menfaati için suçsuz müvekkilin aklanması gerektiğini söyler. Chrysogonus /krisogonus/ gibi bir fırsatçının, bir soylunun mallarına el koymasına müsaade edilirse benzer haksızlıkların ilerde diğer soyluların başına da gelebilceğini ima eder. Cicero’ya göre kölelikten gelen bu adamın yargı üzerinde nüfuz sahibi olduğunu düşünerek jüri üyelerini etkileyebileceğine inanması esef vericidir. Elit askerlerden oluşan şövalyelerin oluşturduğu Equester /equester/ sınıfının imtiyazlarına dahi tahammül edememiş bu soylu jüri üyeleri ‘değersiz bir köle’nin tahakkümüne mi boyun eğecektir.
Bu savunma karşısında savcı Erucius /eruçus/, sanığın suçu işlediğini ortaya koymak için insanların yaygın olarak katledildiği yakın Roma geçmişine atıfta bulunur.
Ancak Cicero’ya göre Accusator Erucius /akuzator eruçus/‘un bu davada müvekkile karşı bir husumeti yoktur. Bu davayı sırf mali kazanç elde etmek için, Chrysogonus /krisogonus/‘un teşviki ile üstlenmiştir. Bununla birlikte müvekkili de karakteri gereği örnek bir kişidir. Yaşı kırkı geçmiş olan Sextus’un kötü kişilerce kandırılmış bir genç olmadığı aşikar. Müvekkil aç gözlülükle suç işlemiş biri de olamazdı zira savurgan ve davetlere giden biri değildir. Kaldı ki davetlere gitmediğini bizzat savcı Erucius /eruçus/ da söylemiştir. Öte yandan Sextus, asla borç içinde de olmamıştır. Tüm vaktini topraklarını işleyerek harcayan, görev duygusuyla yüklü örnek bir Romalı’dır.
İddia makamı, baba Roscius ile oğul Roscius arasında bir nefret olduğunu iddia eder. Savcıya göre baba Roscius’un oğlu Roscius’u kendinden uzağa, çiftliklere göndermesi ona olan nefretinin bir göstergesidir. Ancak Cicero’ya göre müvekkil, babası tarafından kırsal yaşama mahkum edilerek dışlanmış değildir. Hatta bazı çiftlikler bizzat kendisinin kullanımına bırakılmıştır. Cicero’ya göre topraklarla uğraşmak Roma’nın geleneksel ve tarihsel yapısında bir erdem olarak telakki edilmiştir. Babanın, mallarını oğluna emanet etmesi, aralarındaki sevgiye bir işarettir.
Cui Bono
Savunma ve iddia arasındaki ip çekme yarışında Cicero ustalığını konuşturur ve sanıktan ziyade suçlayan tarafta yer alanların muhtemelen daha suçlu olduğunu söyler. Bunu söylerken de dayandığı formül ‘cui bono’ (kui bono) yani ‘kimin yararına’ sorusudur. İşlenen suç kime fayda sağladı ise fail de odur. Bir yanda babası öldürüldüğü için fakirliğe gark eden ve hayatı tehlikede olan oğul Roscius, diğer yanda cinayet sebebiyle baba Roscius’un mallarına konan Chrysonogus, kuzen Magnus ve Capito. Olay örgüsünü mahkemeye sunan Cicero’ya göre Magnus, baba Roscius öldürüldükten sonra onu tanımayan Chrysonogus’a haber vermiş, Chrysonogus da baba Roscius’un yasaklılar llistesine girmesini sağlamış, satılan mallar ise aralarında bölüşülmüştür. Bu suretle aralarında bir societas /soçetas/ yani suç ortaklığı kurulmuştur.
Aslında dava açılmadan önce Chrysonogus, Sextus’un öldürülmesi için girişimde bulunur ancak bunu başaramaz. Cicero’ya göre davacılar öldürmeyi başaramadıkları Sextus’u katletmesi için mahkemeye teslim etmişlerdir. Bu suretle Cicero adeta Chrysonogus’u tahrik edercesine şöyle seslenir: ‘Chrysonogus’tan gaspettiği mülklerimizle yetinerek canımızı da istememesini talep ediyorum.’
Son Söz
Cicero’nun, dönemin siyasi koşulları sebebiyle pek çok kişinin görev almaktan çekindiği hassas bir davada Sextus Roscius /sekstus roşus/‘un müdafiliğini üstlenmesi, küçümsenmeyecek bir cesaret gösterisidir. Bu davada kullandığı ‘cui bono’ yani ‘kimin yararına’ sorusu, bugün hala pek çok mahkeme kararına yol gösteriyor, önümüzü aydınlatıyor. Hitabeti, cesareti ve idealleri ile savunma görevinin kutsallığını bize miras bıraktığı bu söz ile yeniden hatırlatıyor.
Yasalardaki önemli maddelere şerh düşeceğimiz bu seriye Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile başlıyoruz. 6100 numarasını taşıyan ve 456 maddeden oluşan bu yasamız 1 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girmiş olup (1) 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasasını yürürlükten kaldırmıştır.
Bu yasamız hukuk Mahkemeleri olan Asliye Hukuk, Asliye Ticaret, Tüketici, Sulh Hukuk ve Aile mahkemesi ile İcra Hakimliğinin yargılama usullerini düzenliyor.
Yasamız genel hükümler - dava çeşitleri, şartları ve ilk itirazlar - yazılı yargılama usulü - ispat ve deliller - hüküm ile davaya son veren taraf işlemleri - basit yargılama usulü - yargılama giderleri ile adli yardım - kanun yolları - çekişmesiz yargı - geçici hukuki korumalar - tahkim ve son hükümler olmak üzere on iki kısımdan oluşuyor.
Yasanın inceleyeceğimiz (3) birinci maddesinde mahkemelerin görevine değinilmiş. (2) Anayasa’da belirtildiği üzere, mahkemelerin görevi ancak kanunla düzenlenebilir. Bu da demek oluyor ki idare, düzenleyici bir işlemle mahkemelerin görevine dair bir belirleme yapamaz ya da mahkemelerin görevi kıyas ve yorum yoluyla genişletilemez. Getirilen bu güvence sayesinde (4) hiç kimse tabi olduğu mahkeme dışında bir merciye çıkarılıp yargılanamaz.
Açılacak olan bir hukuk davasında en önemli hususlardan biri uyuşmazlığın hangi mahkemede görüleceği hususudur. Asliye hukukta mı sulh hukukta mı? Ya da asliye ticaret, aile, kadastro, fikri ve sınai haklar, tüketici şeklinde sıralanan özel mahkemelerde mi? İşte bu husus, görev hususu olup yargı mekanizmasının nasıl işleyeceğini düzenliyor. Bu sebeple (6) görev konusu kamu düzenini ilgilendirir ve bu sebeple taraflar bir sözleşme yaparak uyuşmazlığın alanında olduğu bir mahkeme dışında başka bir mahkemeyi belirleyemezler. Bununla birlikte Hukuk Muhakemeleri Yasamızda mahkemelerin görevi (5) dava şartı olarak düzenlenmiştir.
Bu yasamızda düzenlenen asliye hukuk ve sulh hukuk mahkemeleri tek hakimlidir ve madde gerekçesinde de belirtildiği üzere (7) aralarında herhangi bir astlık üstlük ilişkisi yoktur. Dolayısıyla uyuşmazlık hangi mahkemenin alanına giriyorsa dava o mahkemede açılmalıdır.
EMSAL - VESAYET UYUŞMAZLIKLARI
Şimdi gelin bu madde ile ilgili emsal kararlara bakalım.
Davacı (8) bir yıldan fazla cezaevinde kaldığı halde kendisine (9) vasi tayin edilmediğini ve (10) bu sebeple zarara uğradığını söyleyip (11) şu anda yürülükte olmayan bir mevzuat hükmüne dayanarak ilgili Yargıtay hukuk dairesinde tazminat davası açmıştır. Vesayet konularında açılacak tazminat davaları ile ilgili (12) daha özel bir görev düzenlemesi vardır ve bu sebeple bu dava vesayet dairelerinin bulunduğu yerdeki asliye hukuk mahkemesinde açılmalıdır.
EMSAL - TAPU KAYITLARININ DÜZELTİLMESİ
Diğer (13) bir emsal davada, davacı tapu kaydında kimlik bilgilerinin hatalı yazıldığını ve (14) bunların düzeltilmesini istemiştir. Bu davada hasım olarak gösterilen Tapu Müdürlüğü sadece davanın ilgilisi olup davacı ile aralarında bir uyuşmazlık yoktur. Davacının, maddi hataların düzeltilmesi talebi dışında (15) ileri sürebileceği başka bir hakkı da yoktur. (17) Kaldı ki bu hususta direk mevzuat hükmü de mevcut. Bu sebeple, (13) Yargıtay Genel Kurulunun kararına göre tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi çekişmesiz yargı işidir ve buna dair dava (16) sulh hukuk mahkemesinde açılmalıdır.
EMSAL - MİRASÇILIK BELGESİNİN İPTALİ
Kişilerin yasal mirasçı olduklarını belirleyen ve (19) sulh hukuk mahkemesince verilen belgeye mirasçılık belgesi denir. Çekişmesiz yargı işlerinde yetkili olan sulh hukuk mahkemesi sadece (20) bu belgenin verilmesinde görevli olup, iptali için görevli değildir. Dolayısıyla bu (18) kararında yargıtay, mirasçılık belgesinin iptali davasının (21) mal varlığına ilişkin bir çekişmeli yargı işi olduğu ve asliye hukukta görülmesi gerektiğine hükmetmiştir.
EMSAL - AYLIĞIN KESİLMESİ
Yersiz ödeme, Sosyal Güvenlik Kurumunun yanılarak, hak etmeyen birine yaptığı her tür ödemeyi ifade eder. Bu davada (22), davacı Sosyal Güvenlik Kurumu, yapmış olduğu yersiz ödemelerin davalıdan geri alınması için genel mahkemede dava açıyor. Bu doğru bir karardır zira aylık bağlanması hususu 5510 sayılı yasada işlenmiş ve bu yasadan doğan uyuşmazlıkların (24) iş mahkemesinde görüleceği söylenmiş olsa da aylığın kesilmesi (23) bu yasanın kapsamında olan bir konu olmayıp ve idare mahkemelerinin görevli olduğu bir konudur.
EMSAL - KİRA İLİŞKİSİNDEN DOĞAN UYUŞMAZLIK
Bir diğer emsal kararda (25), kiralanan taşınmazın hasılat payı için dava açılmıştır. Kira ilişkisinden doğan alacak davalarında görevli, (26) sulh hukuk mahkemesi olduğu için davanın burda açılması yerinde bir karardır.
EMSAL - EMEKLİ SANDIĞI YASASININ UYGULANAN HÜKÜMLERİ
Şu anki Sağlık Sigortası yasamız (29) Ekim 2008’de yürürlüğe girerek önceki Emekli Sandığı Yasasını yürürlükten kaldırmıştır. (28) Şu anki yasa döneminde çalışan kamu görevlileri ile (30) ilgili davalara iş mahkemeleri, (31) önceki yasa döneminde çalışan kamu görevlileri ile ilgili davalara idare mahkemeleri bakacaktır. (27) Bu davada davacı önceki yasa döneminde çalışan bir kamu görevlisi olup sağlık yardımını ödemesi için Sosyal Güvenlik Kurumu’na adli yargıda dava açmıştır. (27.1) Bu davanın idari yargıda açılması gerektiği için görevsizlikten reddi gerekmiştir.
Hukukumuzda adli yargı, idari yargı ve hukuk yargısı şeklinde yargı yolları vardır. (31) Bunlardan yanlış olanına gitmek davanın reddi sebebidir ve (32) mahkeme her aşamada buna dair bir inceleme yapıp davayı usülden reddedebilir. Bu olayda davacı bir devlet memurudur ve devlet memurlarından önceki sağlık sigortası yasası dönemin işe başlayanlar için yine önceki yasa uygulanacaktır. Şu anki sağlık sigortası yasamız bakımından davalar (24) iş mahkemelerinde, önceki yasada ise davalar (31) idare mahkemesinde görülüyordu. (33) Burda, davacıya önceki yasa bakımından aylık bağlanmış ve bu aylık Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iptal edilmiştir. Bu idari kararın iptaline dair davayı idare mahkemesinde açması gereken davacı iş mahkemesinde açmıştır. Dolayısıyla davanın usülden reddine karar verilmesi gerekirken davanın esasına girilmesi hatalı olmuştur.
EMSAL - HİZMET İLİŞKİSİNDEN DOĞAN UYUŞMAZLIK
Bazı işverenler çalıştırdıkları işçileri Sosyal Güvenlik Kurumu’na bildirmeyerek kayıt dışı işçi çalıştırır. Bu kayıt dışı çalışan işçiler bakımından prim yatırılmadığı için emeklilikleri de geç olmaktadır. Bunun önlenmesi ancak çalışılan sürelerin tespit edilip, SGK’ye bildirilmesi ile olur ki (35) bunu sağlayacak olan da hizmet tespit davasıdır. Genel Sağlık Sigortası yasamıza göre hizmet tespit davası iş mahkemesinde açılmalıdır.(34) Bu olayda da bahsettiğimiz durum yaşanmış ve işveren kişinin çalışmalarını SGK’ye bildirmemiştir.
Burdaki davacı hizmetlerinin tespitini ve emekli aylığı bağlanmasını değil, geç bir vakitte emekli olmasından dolayı uğradığı zararın tazmin edilmesini istiyor. Buna sebep olan kusurlu işverenden, bildirmediği hizmet sürelerine dair ücreti tazminat olarak istiyor. İşverenin burdaki eylemi işçi bakımından bir (36) haksız fiildir ve Türk Borçlar Yasası hükümleri uygulancaktır. Bu sebeple de bu dava asliye hukuk mahkemesinde açılmalıdır. Davacı davasını (30) Sigorta Yasası’nın uyuşmazlıklarında görevli olan iş mahkemesinde açtığı için bu dava usülden reddedilmelidir.
EMSAL - SGK İLE İLGİLİ UYUŞMAZLIKLAR
Bir diğer olayda davacı olan hastane, Bağ-Kur sigortası olan birinin tedavisini yaptırmış ve tedavi bedelini tahsil etmek için Sosyal Güvenlik Kurumu’na icra takibi başlatmıştır. Sosyal Güvenlik Kurumu da iş mahkemesinde menfi tespit davası açmıştır. İş mahkemeleri, esas olarak (37) (24) iş ve sosyal güvenlik hukuku uygulamasından kaynaklanan uyuşmazlıkları çözen özel mahkemelerdir. Bu mahkemeler, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun alacaklarının ve borçlarının hesaplanması, sigortalı olma hakkının kazanılması gibi konulara bakar. Bu sebeple de (38) bu davanın iş mahkemesinde açılmış olması doğru bir karardır.
EMSAL - VESAYET İLİŞKİSİNDEN DOĞAN UYUŞMAZLIK
Bir diğer davada davacıya akıl hastalığı nedeniyle vasi atanmıştır ve bankadaki para vesayetin devam ettiği süre zarfında vadeli hesapta değil vadesiz hesapta tutulmuştur. Vesayet organlarının sebep olduğu (39-40) bu zararın tazmini için de ilgili Yargıtay Dairesinde dava açılmıştır. (42-43) Hem önceki hem şu anki hukuk muhakemeleri yasamız, hakimlerin hukuki sorumluluğu sebebiyle açılacak davaların ilgili yargıtay dairesinde açılacağını söylemektedir. Yargıtay dairesi de (41) medeni yasamızdaki vesayet dairelerinin kusuru için daha özel bir düzenleme olduğunu, bu sebeple bu davanın asliye hukuk mahkemesinde açılması gerektiğini söylemiş ve görevsizlik kararı vermiştir. Dosyanın gönderildiği asliye hukuk mahkemesi de, (42-43) yargıtay ilgili hukuk dairesinin görevli olduğuna dair düzenlemeyi gerekçe göstererek görevsizlik kararı vermiştir. Bunun üzerine dosya Yargıtay 4. Hukuk Dairesine gönderilmiş, bu daire de (44) görevsizlik kararı vererek dosyayı Yargıtay 18. Hukuk Dairesine göndermiştir. Yargıtay 18. Hukuk dairesi de (41) asliye hukuk mahkemesinin görevli olduğunu söyleyerek görevsizlik kararı vermiş ve yargı yerini belirlemesi için dosyayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna göndermiştir. Peki bu görev sorununu çözmekle görevli mahkeme Yargıtay Hukuk Genel Kurulu mudur?
Burda yargıtay dairesi davaya ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakmıştır. Dolayısıyla burdaki görev uyuşmazlığı iki adli yargı mahkemesi arasında çıkmıştır. Bu uyuşmazlığı çözecek olan da (45) Yargıtay Büyük Genel Kurulunun kararına göre Yargıtay 17. Hukuk Dairesidir. Bu nedenle dosyanın gönderildiği Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da (46) bu kararında görevsiz olduğundan bahisle dosyayı Yargıtay 17. Hukuk Dairesine göndermiştir. Sonuç olarak iki adli yargı mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlığını çözecek olan Yargıtay 17. Hukuk Dairesidir.
EMSAL - DAVA EDİLEN BELEDİYE
Bir diğer olayda davacı limited şirkettir ve belediyeye lahit mezar yapacaktır. İki taraf arasında anlaşmazlık çıkmış ve davacı limited şirket, asliye ticaret mahkemesinde belediyeyi dava etmiştir. Asliye ticaret mahkemesi de bu davada asliye hukuk mahkemesinin görevli olduğunu söyleyerek görevsizlik kararı vermiştir. Temyiz incelemesinde ilgili yargıtay dairesi, dosyada asliye ticaret mahkemesi görevlidir diyip dosyayı yine aynı mahkemeye göndermiş, asliye ticaret mahkemesi yine görevsizlik kararı verince dosya hukuk genel kurulunun önüne gelmiştir. Peki burdaki lahit mezar yapım işi her iki taraf açısından ticari iş midir ki bu davayı biz asliye ticaret mahkemesinde açalım?
(47) Bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işler ticari iştir. (48) Tarafların her ikisi de tacirse ve uyuşmazlık her iki tarafın ticari işletmesi ile ilgili ise bu halde dava ticari davadır. Taraflardan biri tacir değilse bir ticari davadan söz edilemez. (49) Ticari iş karinesi gereği edimin her iki taraf için ticari iş sayılması da davayı ticari dava haline getirmez çünkü (48) yasa koyucu ticari davayı, ticari iş kıstasına göre değil işletme kıstasına göre belirlemiştir.
(51) Mahkemelerin görevi ancak kanunla belirlenebildiği ve (50) kanuna göre ticari davalara bakmakla görevli mahkeme asliye ticaret mahkemesi olduğu için asliye hukuk ve asliye ticaret mahkemesi arasındaki ilişki iş bölümü ilişkisi değil görev ilişkisidir. Bu nedenle, asliye ticaret mahkemesinin bakması gereken davalarda, asliye hukuk mahkemesi görevli sayılmaz. (52) Bunun bir istisnası var ki, bir yerde asliye ticaret mahkemesi kurulmamışsa bu halde ticari dava, asliye hukuk mahkemesinde açılabilir.
Bu açıklamalar ışığında lahit mezar yapım işinde, her iki taraf da ticari işletme ise dava asliye ticaret mahkemesinde açılabilecektir. Davalı belediye bu işi ticari işletmeyle ilgili olarak değil bir kamu hizmetinin yürütülmesi için gerçekleştirmiştir. Kaldı ki (53) yasada da belediyelerin tacir sayılmayacağı açıkça söylenmiştir. Bu nedenle (54) hukuk genel kurulu bu kararında, bu davaya bakmakla görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi olduğunu söylemiştir.
EMSAL - KÜÇÜĞÜN SOYADININ DEĞİŞTİRİLMESİ
Bir diğer davada velayeti elinde tutan anne, eski işe ile aralarında çıkan anlaşmazlık nedeniyle boşandıklarını, küçüğün velayetinin kendisine verildiğini, boşanmadan dolayı kendi soyadı ile çocuğun soyadının farklı hale geldiğini, bu durumun çocuğu okulda rahatsız ettiğini söyleyerek küçüğün soyadının değiştirilmesi için asliye hukuk mahkemesinde dava açmıştır.
(55) Ana baba evli ise çocuk ailenin soyadını alır ve burdaki aile deyiminden (56) Anayasa Mahkemesi kararına göre baba anlaşılacaktır. Küçüğün soyadının değiştirilmesi sadece aile hukuku ile değil kişisel durum sicillerinin değiştirilmesi ile de yakından ilgilidir. (57) Bu sicillerden biri olan aile kütüklerinde kişinin (59) adı ve soyadı da bulunur ve bunun değişmesi için (58) asliye hukuk mahkemesinde dava açmak gerekir. Peki çocuğun soyadı değişikliği için de asliye hukuk mahkemesinde mi dava açmak gerekir?
(60) Adın değiştirilmesini düzenleyen yasa maddemiz bu değişikliği yapacak mahkemenin hangisi olacağını belirtmemiştir. Bununla birlikte çocuğun adının değiştirilmesi talebi nüfus kaydının düzeltilmesi niteliğinde olduğundan ve (58) nüfus kaydını düzeltme davalarında da asliye hukuk mahkemesi yetkili olduğundan ad değiştirme davası asliye hukuk mahkemesinde açılacaktır. Bizim çözmeye çalıştığımız nokta, velayet sahibi annenin çocuğa kızlık soyadını verme talebinin hangi mahkemede açılacağı ile ilgilidir.
(55) Medeni yasamızda söylendiği üzere çocuk, ana ve baba evli ise ailenin (56) yani babanın soyadını alır. Bu durum (61-62) Soyadı Nizamnamesi ve yönetmelikte de söylenmektedir. (63) Evlilik dışında doğan çocuk ise annesinin soyadı ile sicile tescil edilir. O halde çocuğun soyadı, ana babasıyla soy bağını göstermektedir ve soy bağına ilişkin düzenlemeler, (64) Medeni Yasamızın aile hukuku başlığını taşıyan kitabında yer almaktadır. (65) Aile hukukundan doğan dava ve işler ise aile mahkemelerinde görülür. Bu olayda da çocuğun aile soyadının değiştirilmesi istendiğine göre görevli mahkeme aile mahkemesidir ve aile mahkemesinin bulunmadığı yerlerde davaya aile mahkemesi sıfatıyla asliye hukuk mahkemesi bakacaktır. (66) Yargıtay Genel Kurulu da bu olayda görevli mahkemenin aile mahkemesi olduğuna, davaya asliye hukuk mahkemesinde bakılamayacağına hükmetmiştir.
1=>
18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ek ve değişiklikleri ile birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır.
HMK - Madde 450
2=>
Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.
Anayasa - Madde 142
3=>
Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir. Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir.
HMK - Madde 1
4=>
Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.
Anayasa - Madde 37
5=>
Dava şartları şunlardır:
c) Mahkemenin görevli olması.
HMK - Madde 114/1, c
6=>
Göreve ilişkin kurallar, kamu düzenindendir.
HMK - Madde 1
7=>
Sulh hukuk mahkemeleriyle asliye hukuk mahkemeleri arasında herhangi bir derecelendirme ilişkisi de yoktur. Dolayısıyla sulh hukuk mahkemeleri ve asliye hukuk mahkemeleri arasındaki görev ilişkisi ile bu mahkemelerle özel mahkemeler arasında kurulmuş bulunan görev ilişkisi ve sonuçları arasında herhangi bir ayırım gözetilemez.
HMK - Madde 1 Gerekçesi
8=>
Yargıtay 18. Hukuk Dairesi
2012/15491 E.
2013/3965 K.
18/03/2013 T.
9=>
Cezayı yerine getirmekle görevli makam, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlüdür.
TMK - Madde 407/2
10=>
Devlet, vesayet dairelerinde görevli olanların hukuka aykırı olarak sebebiyet verdikleri zararlardan doğrudan doğruya sorumlu olduğu gibi; vasi, kayyım ve yasal danışmanlara tazmin ettirilemeyen zararlardan da sorumludur.
TMK -Madde 468
11=>
HUMK 573. Madde’ye dayanarak hakimlerin mesuliyeti sebebiyle açılacak tazminat ve rücu davalarında;
a) Hâkimlerin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılan tazminat davası, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde yapılır.
6110 S.K. - mülga Geçici Madde 2
12=>
Devletin vesayet dairelerinde görevli kişilere karşı rücu davasına bakmaya, vesayet dairelerinin bulunduğu yere en yakın ASLİYE MAHKEMESİ yetkilidir.
TMK - Madde 469/1
13=>
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2013/14-1909 E.
2014/618 K.
07.05.2014 T.
14=>
Kadastro çalışmalarından kaynaklanan malikin veya hak sahibinin adı, soyadı ve baba adına ilişkin tapu kütüğündeki yazım hataları ilgilisinin başvurusu üzerine düzeltilmesi istenebilir.
Tapu Sicil Tüzüğü - Madde 75
15=>
(1) Çekişmesiz yargı, hukukun, mahkemelerce, aşağıdaki üç ölçütten birine veya birkaçına göre bu yargıya giren işlere uygulanmasıdır:
a) İlgililer arasında UYUŞMAZLIK OLMAYAN HÂLLER.
b) İlgililerin, İLERİ SÜRÜLEBİLECEĞİ HERHANGİ BİR HAKKININ BULUNMADIĞI hâller.
HMK - Madde 382
16=>
Çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemesidir.
HMK - Madde 383
17=>
(2) Aşağıdaki işler çekişmesiz yargı işlerinden sayılır:
Taşınmaz üzerinde taraf oluşturulmasına ve hak ihlaline sebebiyet vermeyecek düzeltmelerin yapılması.
HMK - Madde 382/2, ç-1
18=>
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi
2013/22053 E.
2014/14852 K.
08/09/2014 T.
19=>
Başvurusu üzerine yasal mirasçı oldukları belirlenenlere, SULH MAHKEMESİNCE veya noterlikçe mirasçılık sıfatlarını gösteren bir belge verilir
TMK - Madde 598
20=>
Aşağıdaki işler çekişmesiz yargı işlerinden sayılır:
> Mirasçılık belgesi verilmesi.
HMK - Madde 382/2, c-6
21=>
Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir.
HMK - Madde 2
22=>
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
2014/4382 E.
2014/24639 K.
24/11/2014 T.
23=>
Bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 SAYILI KANUN HÜKÜMLERİNE GÖRE İŞLEM YAPILIR.
5510 S.K. - Geçici Madde 4/5
24=>
Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde görülür.
5510 S.K. - Madde 101
25=>
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi
2014/4750 E.
2014/13940 K.
15/12/2014 T.
26=>
Sulh hukuk mahkemeleri, dava konusunun değer veya tutarına bakılmaksızın;
> kira ilişkisinden doğan alacak davaları da dâhil olmak üzere tüm uyuşmazlıkları konu alan davalar ile bu davalara karşı açılan davaları, görürler.
HMK - Madde 4/1, a
27=>
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
2014/8088 E.
2014/23880 K.
14/11/2014 T.
28=>
Bu Kanunda aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayanlar ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır.
5510 S. K. - Geçici Madde 4/4
29=>
Bu Kanunun
d) Diğer hükümleri 2008 yılı Ekim ayı başında,
yürürlüğe girer.
5510 S. K. - Madde 108
30=>
Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde görülür.
5510 S. K. - Madde 101
27.1=>
İlgililer hakkında alınmış kararlar ile Genel Müdürlükçe yapılan tahsis işlemlerine ait bildirimler, ilgililerin adreslerine iadeli taahhütlü olarak gönderilir. Bunlara karşı ilgililer idari dava açabilir.
Mülga 5434 S.K. - Madde 9
31=>
MADDE 114- (1) Dava şartları şunlardır:
b) Yargı yolunun caiz olması.
c) Mahkemenin görevli olması.
32=>
(1) Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler.
(2) Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder.
HMK - Madde 115
33=>
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
2016/5339 E.
2018/8389 K.
23/10/2018 T.
34=>
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
2016/7899 E.
2017/5083 K.
15/06/2017 T.
35=>
(8) Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilâm ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır.
5510 S.K. - Madde 86
36=>
(1) Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.
Türk Borçlar Yasası - Madde 49
37=>
a) 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemiadamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına, ilişkin dava ve işlere bakar
İş Mahkemeleri Kanunu - Madde 5
38=>
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
2017/4341 E.
2017/8523 K.
30/11/2017 T.
39=>
Vasi, görevini yerine getirirken kusurlu davranışıyla vesayet altındaki kişiye verdiği zarardan sorumludur.
TMK - Madde 467
40=>
Devlet, vesayet dairelerinde görevli olanların hukuka aykırı olarak sebebiyet verdikleri zararlardan doğrudan doğruya sorumlu olduğu gibi; vasi, kayyım ve yasal danışmanlara tazmin ettirilemeyen zararlardan da sorumludur.
TMK - Madde 468
41=>
(2) Vesayetle ilgili tazminat ve diğer rücu davaları vesayet dairelerinin bulunduğu yer asliye mahkemesinde görülür.
TMK - Madde 469
42=>
Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde… ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür.
HMK - Madde 47
43=>
Hakimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanılarak devlet aleyhine tazminat davası açılabilir.
HUMK - Madde 573
12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girinceye kadar, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 üncü maddesindeki sebeplere dayanılarak açılacak tazminat ve rücu davalarında Hâkimlerin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılan tazminat davası, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür.
6110 S.K. - Geçici Madde 2
44=>
(1) Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür.
HMK - Madde 47
45=>
Yargıtay Büyük Genel Kurulu Kararı
21/01/2013 T. 2013/1 K. sayılı kararı
Resmi Gazete: 26/01/2013 Sayı: 28540
46=>
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
Esas No: 2013/18-1244
Karar No. 2013/1470
47=>
Bu Kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir.
TTK - Madde 3
48=>
(1) Her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davaları ve çekişmesiz yargı işleri ticari dava ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi sayılır.
TTK - Madde 4
49=>
(2) Taraflardan yalnız biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmeler, Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, diğeri için de ticari iş sayılır.
TTK - Madde 19
50=>
(1) Aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesi tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir.
TTK - Madde 5
51=>
Mahkemelerin görevi, ancak kanunla düzenlenir.
HMK - Madde 1
52=>
(4) Asliye ticaret mahkemesi bulunmayan yargı çevresindeki bir ticari davada görev kuralına dayanılmamış olması, görevsizlik kararı verilmesini gerektirmez; asliye hukuk mahkemesi, davaya devam eder.
TTK - Madde 5
53=>
(2) Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri ile kamu yararına çalışan dernekler ve gelirinin yarısından fazlasını kamu görevi niteliğindeki işlere harcayan vakıflar, bir ticari işletmeyi, ister doğrudan doğruya ister kamu hukuku hükümlerine göre yönetilen ve işletilen bir tüzel kişi eliyle işletsinler, kendileri tacir sayılmazlar.
TTK - Madde 16
54=>
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
Esas No. 2014/15-301
Karar No. 2015/2659
55=>
Çocuk, ana ve baba evli ise ailenin soyadını taşır
TMK - Madde 321
56=>
Anayasa Mahkemesi
Esas Sayısı: 2005/114
Karar Sayısı: 2009/105
57=>
Mahkeme kararı olmadıkça, kişisel durum sicilinin hiçbir kaydında düzeltme yapılamaz.
TMK - Madde 39
(1) Kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadıkça nüfus kütüklerinin hiçbir kaydı düzeltilemez ve kayıtların anlamını ve taşıdığı bilgileri değiştirecek şerhler konulamaz. Ancak olayların aile kütüklerine tescili esnasında yapılan maddî hatalar nüfus müdürlüğünce dayanak belgesine uygun olarak düzeltilir.
NHK - Madde 35
58=>
(1-a) Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır.
NHK - Madde 36
59=>
(1-c) Kişinin adı ve soyadı, cinsiyeti, baba ve ana adı ile soyadları, evli kadınların önceki soyadları
NHK - Madde 7
60=>
(1) Adın değiştirilmesi, ancak haklı sebeplere dayanılarak hâkimden istenebilir.
(2) Adın değiştirildiği nüfus siciline kayıt ve ilân olunur.
(3) Ad değişmekle kişisel durum değişmez.
(4) Adın değiştirilmesinden zarar gören kimse, bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava edebilir.
TMK - Madde 27
61=>
Evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üç yüz gün içinde doğan çocuklar babalarının soyadını taşırlar. Evlilik dışında doğan çocuklar, analarının soyadını alırlar. Ancak, ana önceki evliliğinden dolayı çift soyadı taşıyorsa, çocuk onun bekarlık soyadını taşır. Evlilik dışında doğmuş çocuklar, ana ve babanın birbirleri ile evlenmesi veya babalarının tanıması ya da hakimin babalığa karar vermesi ile babanın soyadını alır.
Soyadı Nizamnamesi - Madde 15
62=>
Evlilik içinde veya herhangi bir nedenle evliliğin sona ermesinden başlayarak üçyüz gün içinde Türk babadan olan veya Türk anadan doğan çocuklar doğumlarından başlayarak Türk vatandaşlığını kazanırlar. Bu çocuklar babanın soyadını alır ve aile kütüklerinde babalarının hanesine yazılırlar.
Nüfus Hizmetleri Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik - Madde 22
63=>
Evlilik dışında veya evliliğin sona ermesinden itibaren üçyüz günden sonra doğan veya baba tarafından mahkeme kararı ile soy bağı reddedilen çocuk; anasının bekârlık hanesine, anasının soyadı ve onun bildireceği baba adı ile tescil edilir.
Nüfus Hizmetleri Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik - Madde 23
64=>
Türk Medeni Kanunu
Beşinci Ayırım - Soybağının Hükümleri
Madde 321 ila 334
65=>
(1) Aile mahkemeleri, aşağıdaki dava ve işleri görürler:
1. Türk Medenî Kanununun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile …Kanununa göre aile hukukundan doğan dava ve işler,
Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yargılama Usullerine Dair Kanun
66=>
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
Esas No: 2015/18-135
Karar No: 2016/118
Dava açmak bir kişi ya da kuruluşa karşı mahkemeler önünde hak talep etmek anlamına geliyor. Haksızlığa uğradığınızda ya da bir kişiden kuruluştan hakkınızı alamadığınızda mahkemeler devreye girer ve Türk Milleti adına yargılama yapıp hakkınızı size teslim eder.
Davanın Açılma Süreci
Dava açmak istediğinizde ilk önce mahkemeye bir dilekçe ile başvuruda bulunmanız lazım. Dilekçeyi mahkeme kalemine verirken sizden bir vergi türü olan harç ve davanın ilerde doğabilecek masrafları için gider avansı alınır. Ancak bazı davalar harca tabi olmuyor bu tür davalarda sadece gider avansı için ödeme yapıyoruz. Ödemeden sonra başvurduğunuz mahkemede davanıza bir esas numarası verilir ve esas numarası alınca da dava o gün açılmış olur.
Gördüğünüz gibi dava açmak oldukça kolay. Dilekçe verip harç ve gider avansı ödeyince hemen açılabiliyor. Asıl önemli olan davayı açtıktan sonra ciddi şekilde takip ederek hak kayıplarının önüne geçmek. Çünkü dava açmak kolay ama sonlandırmak bazen yıllar alabiliyor. Özellikle ülkemizde mahkemelerin iş yükünün çok fazla olduğunu düşündüğümüzd verdiğiniz bir evrakın takibini yapmadığınızda arada kaynayıp gidebilir. Böyle olunca da yaptığınız bir işlemi yapmamış duruma düşersiniz. Davanın kaybedilmesi halinde de yasal sonuçları ile birlikte hem vekalet ücreti hem yargılama giderleri ödenmek zorunda kalırsınız.
Davalar Kaç Yıl Sürer
Hazır sonlandırmak yıllar alıyor demişken davalar ne kadar sürüyor ona değineyim biraz. Özel hukukta fikri ve sınai haklar, asliye ticaret, aile gibi mahkeme türleri var. Türkiye genelinde bu özel hukuk mahkemelerinde açılan davalar Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre 2011 yılında ortalama 215 günde karara bağlanmış. Sonuçları mahkeme mahkeme söylecek olursam 2011 yılında bir dava fikri ve sınai haklar mahkemesinde 468 günde, asliye ticaret mahkemesinde 324 günde, iş mahkemesinde 494 günde, aile mahkemesinde 159 günde, sulh hukuk mahkemesinde 106 günde karara bağlanmış.
Son Söz
Bu söylediklerim gözünüzü korkutmasın. Eğer haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız mahkemeye başvurup hakkınızın iade edilmesini istemek anayasal hakkınız. Ancak konuyu etraflıca değerlendirmek gerekiyor. Mesela elinizdeki verilere bakın ve davayı kazanma ihtimaliniz nedir iyice tartın, kaybederseniz size kaç liraya mal olacak, ne kadar sürecek dava, bir avukatın yardımını almanız gerekecek mi. Bu değerlendirmeden sonra davanın açılması mantıklı geliyorsa bu anayasal hakkınızı kullanmaktan hiç çekinmeyin.
İstanbul Sözleşmesinin Kaldırılmasında takip edilen yol bakımından bir usulsüzlük var mı, biraz buna değinmeye çalışıcam.
Devletlerin imza ettikleri sözleşmelerden çekilmesi ancak sözleşmede söylenen usule göre olabilir. İstanbul sözleşmesinin (1-2) feshi için de sözleşmeye taraf olan devletin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bir bildirim yapması yeterli. Burda önemli olan husus bu bildirimin nasıl yapılacağıdır.
Yetki ve usulde paralellik, idare hukukunda uygulanan en önemli ilkelerden biri. Buna göre bir işlemin tesis edilmesinde izlenen usül, o işlemin kaldırılmasında da aynı şekilde uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi’nin kabul edilmesinde ilk adım, yürütmenin yani idarenin o sözleşmeyi kabul etmesi, imza etmesi şeklinde cereyan eden bir idari işlemdir. Daha sonra ise meclis bir kanun ile bu sözleşmeyi onayladı. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesinin kabulü ilk olarak idari bir işlemle başlamıştır, bunu meclisin aldığı bir karar takip etmiştir. Bu yüzden, kaldırılmasında da aynı usulün izlenmesi gerekiyor. Yani sözleşmenin feshedilmesi, ancak meclisin alacağı bir kararla olabilecektir.
Diğer yandan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile bu sözleşmenin kaldırılıp kaldırılamayacağı konusu da tartışmalı. Cumhurbaşkanı kararları, idari işlem niteliğinde olup Danıştay denetimine tabi. (3) Bu kararlar ile temel hak ve özgürlüklüklere ilişkin düzenleme yapılamaz. İstanbul Sözleşmesi, esas olarak kadınlara yönelik psikolojik ve fiziksel şiddete önlemler getiriyor. (4) Şiddetten kaçınmak, temel bir insan hakkıdır, bu sebeple cumhurbaşkanı kararnamesi ile bu sözleşmenin kaldırılması mümkün değil.
Şu anki, sözleşmenin kararname ile kaldırılması suretiyle yaratılan duruma idarede fonksiyon gaspı deniyor. Bu suretle, bu şekilde, yasama organının yapması gereken bir işlemi cumhurbaşkanı kararnamesi ile yapmak işlemin yok hükmünde olması anlamına gelir. Bugün yayınlanan kararnamede de İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına dayanak gösterilen bir kanun maddesi değil dokuz Sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesi’dir. Dayanak olarak bu kararnamenin gösterilmesinin sebebi de herhangi bir kanunda bu yapılan işleme dair bir düzenleme, bir dayanak bulunmaması sebebiyledir.
1=>
(1) Her taraf istediği zaman Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle bu Sözleşme’yi feshedebilir.
İstanbul Sözleşmesi - Madde 80
2=>
Bir andlaşmanın feshedilmesi ancak andlaşmanın veya bu Sözleşmenin hükümelerinin uygulanması sonucu meydana gelebilir.
Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi - Madde 42/2
3=>
Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez.
Anayasa - Madde 104/17
4=>
Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.
Anayasa - Temel Haklar ve Ödevler
Venedik Taciri, İngiliz oyun yazarı ve düşünür William Shakespeare tarafından yazılmış tiyatro oyunudur. Shakespeare'in en çok bilinen kitaplarından biridir. Kitabın, yaşandığı yüzyıla göre oldukça basit bir kurgusu var. Ancak Shakespeare’in amacı bizi eşitlik, ayrımcılık, adalet, merhamet, dindarlık gibi insanlık tarihinin tüm zamanlarına egemen olan duygular üzerinde düşünmeye sevk etmek. Gemicilik yapan varlıklı Hristiyan Antonio, Yahudi Shylock’tan bir miktar borç para alır. Bu borcun teminatı olarak düzenledikleri senette, borcun zamanında ödenmemesi halinde Shylock’un, Antonio’nun vücudundan yarım kilo et keseceği yazılıdır.
Beklenen gün gelir ve Antonio’nun gemileri dönmediği için borcunu ödeyemez. Bunun üzerine Shylock soluğu mahkemede alır ve anlaşma gereği Antonio’nun vücudundan yarım kilo et almak ister. Onu kurtarmak isteyen arkadaşı Bassanio ise ne yaparsa yapsın Shylock’u bu isteğinden geri çeviremez.
Kitabın Konusu Nedir
Kitaptaki olaylar, 16. yüzyılda Venedik’te geçmektedir. Bu dönem; Yahudilerin dışlanıp baskı altında yaşadığı, getto denilen toplama alanlarında sadece gündüz dışarı çıkmalarına izin verildiği, dışarı çıkarken Yahudi olduklarını gösteren kırmızı bir şapka takmaya zorlandıkları, ticaret yapmaktan yasaklandıkları bir dönemdir. Bu sebeple pek çok Yahudi gibi Shylock da sadece faizle borç para alışverişi yaparak geçimini sağlamaktadır. Yaşadığı haksızlık ve aşağılamalar, nihayetinde eşini kaybetmesi, kızının altınlarını çalarak bir Hristiyanla kaçması onda histeri yaratır ve günü geçen senetteki cezai şartın uygulanmasını ister. Amacı kendi nezdinde tüm Yahudilere yapılan haksızlıkların bedelini bir Hristiyan olan Antonio’ya ödetmek ve intikam almaktır.
Bir arkadaşı, Yahudi tefeci Shylock’a: ‘Etini alıp da ne yapacaksın, ne işine yarar ki?’ diye sorduğunda Shylock şöyle yanıt verir: ‘’Balık tutmaya yarar. Kimseyi doyurmasa bile, alacağım intikamı doyurur. Beni aşağıladı, yarım milyondan etti, zararlarıma güldü, kazancımla alay etti, halkımı hor gördü, işlerimi köstekledi, dostlarımı soğuttu, düşmanlarımı kızıştırdı. Neden yaptı bunları peki? Ben Yahudiyim de ondan.’’.
Adalete Bir Shakespeare Yorumu
Kitabı okuduktan sonra Shakespeare’in, kitapta işlediği konu üzerinden adalete özel bir yorum getirdiğini söyleyebiliriz. Kitap bittikten sonra Hristiyan mı haklı Yahudi mi sorusuna net cevap veremiyoruz. İki taraf da kendince haklıdır. Yahudi Shylock acımasızdır ve bu acımasızlığının ardında sosyal bir ayrım yatar. Hristiyan Antonio ise iyi gözükür ancak dikkatli okunduğunda iki yüzlü olduğu görülecektir. Tıpkı hayatlarımızda olduğu gibi herkesin iyi ve kötü tarafları vardır. Bu sebeple Shakespeare, dünya bir sahnedir diyor.
Özellikle Shylock’un ırkçılık üzerine söylediği sözler ki edebi eserlerde ırkçılık konusunda yazılmış en iyi tiratlardan biridir, diğer iyi karakterlerin de göründükleri kadar iyi olmadıklarını gösteriyor. Kitabın sonunda Antonio ve Shylock bir mahkeme duruşmasında karşı karşıya gelir. Peki yapılan duruşma sonunda adalet gerçekten sağlanıyor mu?
Adalet hakkı olana hakkını vermek, zarar edenin zararını gidermektir. Shylock’un zararı ödünç verdiği paradır ancak borcu almayı reddediyor ve borçlusunun vücudundan et keserek ona zarar vermek istiyor. Yani amacı adalet değil intikam. Borçlu taraf olan Antonio ise, sadece yarım kilo et kesilsin, kan akmasın, kan akarsa yahudinin tüm malvarlığına el konulsun diyerek esasında hileye başvuruyor, yasayı dolanıyor.
Kurulan Mahkeme Düzeni
Uyuşmazlığı çözmek için kurulan mahkeme yasaların üstünlüğüne atıf yapıyor. Venedik yasaları her sözün üstündedir deniyor ve bir kere dahi bu kural çiğnenirse sonraki olaylar için de emsal olur, hatalar peş peşe birbirini izler. Shylock da mahkemede ‘eğer sözleşmeyi uygulamazsanız anayasanıza ve şehrinizin özgürlüğüne gölge düşer’ diyor.
Yasaların üstünlüğünde sorun yoktur ancak mahkemenin işleyişinde bir hata vardır. Portia, erkek kılığına girerek mahkemeye gelir ve hakimin yerine geçer. Daha gelirken taraftır zira kocasının arkadaşı Bassanio’yu yargılayacaktır, önyargılarla gelmiştir. Baştan kötü ilan edilen ‘Yahudi tefeciye adil olmasak da olur değil mi?’ Shakespeare bize bu soruyu soruyor ve bir taraf olmaya itiyor. En sonunda intikam almaya çalışan Yahudi’den bu sefer mahkeme aracılığı ile intikam alınmış oluyor.
Son Söz
Duruşma bitti ancak benim içim rahat değil. Çünkü bir şey eksik; adalet. Dizginleyemediği öfkesi sonucu malı, kızı, onuru ve belki de en önemlisi dini elinden alınan Shylock’un mağduriyeti adalet duygusunu pekiştirmekten uzaktır. Olayları bu haliyle sonlandıran yazar amacına ulaşır ve bizi cevaplanmayı bekleyen sorularla baş başa bırakır.
İlamlı İcrada İcra Emri Kime Gönderilir? - Emsal İcra
Tebligat Hukuku’nun en önemli konularından biri vekile tebligattır. Mevzuattaki hükümlere göre (1) bir iş vekil ile takip ediliyorsa bu halde tebligat vekile yapılmalıdır. İcra iflas hukukunda yer verilen süreler de vekile tebligatın yapılması ile işlemeye başlar. Eğer tebligat hem vekile hem asile yapılmışsa, mesela mahkeme kararı her ikisine tebliğ edilmişse bu halde temyiz süresi vekile tebliğ tarihinden itibaren işlemeye başlar (3).
Burdaki nüanslardan biri şudur ki; vekil umumi vekilse ve henüz vekaletnamesini ibraz etmemişse bu halde tebligatın bizzat asile yapılması gerekir. Çünkü bir umumi vekil her davada asili temsil etmek zorunda değildir (4). Kaldıki ilamlar (7) 10 yıllık zamanaşımı süresine bağlıdır ve asil bu ilamı çok sonra icraya koyduğunda vekil halen asili temsil etmiyor olabilir.
Burdaki bir diğer nüans da tebliğ konusu işlem asil bakımından ağır hukuki sonuçlar doğuracaksa, örneğin cezai sonuç doğuracaksa, tebliğin asile de yapılması gerektiğidir. Örneğin icra takibine koyduğunuz bir ilamda borçlu hakkında icra iflas suçlarına (6) binaen düzenlenen cezaların uygulanmasını isterseniz bu halde icra emrinin asile de tebliğ edilmiş olması gerektir. Çünkü icra emrinde borçluya; (2) beyanda bulunmazsa ya da yalan beyanda bulunursa hapis cezası verileceği yazılıdır. Bu icra emri vekile tebliğ edildiğinde ve vekilin kusuru sebebiyle borçlu bu cezai riskleri öğrenmezse ya da öngöremezse cezaların şahsiliği ilkesi gereği cezalandırılamaz.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi de (5) mahkeme ilamı icraya konurken ilamda gösterilen vekile tebligat yapılması gerektiğini söylemiştir. Bundan amaçlanan ise hukuki yardıma ihtiyaç duyan ve bu nedenle vekil tutan kişilerin şahıslarına tebligat yapılarak onları vekil yardımından mahrum etmemektir.
1=>
Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır.
Tebligat Kanunu - Madde 11
Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekile bürosunda yapılacak tebligat, resmî çalışma gün ve saatleri içinde yapılır.
Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik - Madde 18
2=>
‘’…senet veya borca itirazınızı yazılı veya sözlü olarak icra dairesine yedi gün içinde bildirmediğiniz takdirde aynı müddet içinde 74 üncü madde gereğince mal beyanında bulunmanız, aksi halde hapisle tazyik olunacağınız, hiç mal beyanında bulunmaz veya gerçeğe aykırı beyanda bulunursanız hapisle cezalandırılacağınız…’’
İcra ve İflâs Kanunu Yönetmeliği - İlamsız Takipte Ödeme Emri No:7
3=>
Muşul, Tebligat Hukuku, s. 68; Yılmaz / Çağlar, s.366
4=>
-Timuçin Muşul, s. 131; Akcan, “İcra İşlerinde Tebligat”, SÜHFD, C. 7, S. 1-2, Konya, 1999, s.79
-Baki Kuru / Ramazan Arslan / Ejder Yılmaz, İcra ve İflas Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2012, s.89.
5=>
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi
Esas No: 2016/7148
Karar No: 2016/9420
6=>
Bu Kanuna göre istenen beyanı, hakikate aykırı surette yapan kimse, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
İcra ve İflas Kanunu - Madde 338
Mal beyanında bulunmayan borçlu, alacaklının talebi üzerine beyanda bulununcaya kadar icra mahkemesi hakimi tarafından bir defaya mahsus olmak üzere hapisle tazyik olunur. Ancak bu hapis üç ayı geçemez.
İcra ve İflas Kanunu - Madde 76
7=>
Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.
TBK - Madde 156
İlama müstenit takip, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrar
İcra İflas Kanunu - Madde 39
Emsal - Velayetin Değiştirilmesi vs. Kişisel İlişki Hakkının İhlali
Velayet kelimesi Arapça kökenli olup ermişlik, söz geçirme anlamına geliyor. Medeni yasamızda net bir tanımı yapılmamış olsa da öğretiye göre ergin olmayan çocukların yetiştirilmeleri için anne ve babaya tanınan haktır.
Velayeti elinde tutan eş çocuğun yetiştirilmesi, bakımı, eğitimi ve (5) üçüncü kişilere karşı temsil edilmesi görevlerini elinde tutar. Çocuğun mal varlığı varsa bu da velayet sahibi eş tarafından yönetilir.
Boşandıktan sonra velayeti elinde tutan anne ya da baba başka (1) biriyle evlenirse bu velayetin değiştirilmesi için bir gerekçe değildir. Çocuğun menfaati gerektiriyorsa ve yeni olgular (2) zorunlu kılıyorsa velayet sahibi değiştirilebilir. Burda irdelemek istediğimiz nokta velayetin değiştirilmesi ile kişisel ilişki arasındaki bağlantı? Diğer ebeveyn ile kişisel ilişki, velayeti elinde tutan eş tarafından ihlal edilirse bu velayetin değiştirilmesini sağlar mı, bunu inceleyeceğiz.
Bu konuyu netleştirmek için öncelikle kişisel ilişki hususu çocuğun menfaatine midir, onu değerlendirmek gerekiyor. Zira yasa koyucu çocuğun menfaati ve yeni olgular zorunlu kılıyorsa velayet sahibi değiştirilebilir diyor.
Çocuk ile kişisel ilişki anne ya da baba için (3) yasanın tanıdığı bir haktır. Velayet sahibi eş de, (4) kişisel ilişki hakkını engellemekten kaçınmak zorundadır. Eğer engelleyici tavırlar sergilerse bu halde (2) velayetin değiştirilmesi için yeni olgular ortaya çıkmış demektir.
Çocuğun ana ve babasının her ikisiyle de düzenli bir biçimde kişisel ilişki kurması ve doğrudan görüşmesi onun sağlıklı bir birey olarak özellikle duygusal ve psikolojik gelişimi açısından gereklidir. Bunun yanında kişisel ilişki hakkı velayet hakkından bağımsızdır, kişilik hakkının içeriğinde yer alan bir değerdir. Bu sebeple bu haktan feragat edilemez ve hak devredilemez.
Kişisel ilişki kurma hakkı hem (6-7) uluslararası sözleşmelerde hem pek çok ulusal hukuk sisteminde karşılıklı bir hak olarak düzenlenmiştir. Anne baba açısından olduğu gibi çocuk açısından da bu ilişki bir haktır. Bu düzenlemenin sebebi de çocuğun yararının bunu gerektirmesidir. Yani kişisel bir ilişki tartışmasız şekilde çocuğun menfaatinedir ve engellenirse çocuğun menfaati zedelenmiş olur.
Yargıtay (8) da bu kararında kişisel ilişki hakkını engelleyen eş bakımından velayetin kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir.
1=>
Velâyete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi, velâyetin kaldırılmasını gerektirmez. Ancak, çocuğun menfaati gerektirdiğinde velâyet sahibi değiştirilebileceği gibi, durum ve koşullara göre velâyet kaldırılarak çocuğa vasi de atanabilir.
TMK - Madde 349
2=>
Ana veya babanın başkasıyla evlenmesi, başka bir yere gitmesi veya ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması hâlinde hâkim, re'sen veya ana ve babadan birinin istemi üzerine gerekli önlemleri alır.
TMK - Madde 183
3=>
Ana ve babadan her biri, velâyeti altında bulunmayan veya kendisine bırakılmayan çocuk ile uygun kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkına sahiptir.
TMK - Madde 323
4=>
Ana ve babadan her biri, diğerinin çocuk ile kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesi ve yetiştirilmesini engellemekten kaçınmakla yükümlüdür
TMK - Madde 324
5=>
Ana ve baba, velâyetleri çerçevesinde üçüncü kişilere karşı çocuklarının yasal temsilcisidirler.
TMK - Madde 342
6=>
Bir çocuk ile ana ve babası birbirleriyle düzenli şekilde kişisel ilişkiyi elde etmek ve sürdürmek hakkına sahiptirler.
Çocuklarla Kişisel İlişki Kurulmasına Dair Avrupa Sözleşmesi - Madde 4/1
7=>
Taraf Devletler, ana–babasından veya bunlardan birinden ayrılmasına karar verilen çocuğun, kendi yüksek yararına aykırı olmadıkça, ana babanın ikisiyle de düzenli bir biçimde kişisel ilişki kurma ve doğrudan görüşme hakkına saygı gösterirler.
BM Çocuk Hakları Sözleşmesi - Madde 9/3
8=>
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi
Esas No: 2017/3277
Karar No: 2017/10441
Sayıştay Kararları İlamlı İcraya Konabilir mi? - Emsal İcra
Mahkeme, kararında (2) bir kimseyi bir şey yapmaya ya da vermeye mahkûm ediyorsa bu halde verdiği hüküm eda hükmüdür. Mesela bir borcun tahsil edilmesine ya da ev sahibinin evden çıkmasına karar verdiğinde bir eda hükmü tesis etmiş olur. Bunun yanında bir şeyin varlığını (3) ya da bir belgenin sahte olup olmadığını belirliyorsa bu halde verdiği hüküm tespit hükmüdür.
İlamlı icra takibinin yapılabilmesi için de eda hükmü içeren bir mahkeme kararı olması gerekir. Bu da demek oluyor ki tespit hükmü içeren bir mahkeme kararını ilamlı icraya koyamazsınız.
Bu hal karşısında Sayıştay kararlarının ilamlı icraya konabilmesi için iki şart var; eda hükmünde olması ve bu kararların yargısal nitelikte olması. Sayıştay, Anayasa’da belirtildiği üzere (4) meclis adına kurumların gelir ve giderlerini denetleyen bir denetim ve kontrol merciidir. Kamu zararının (6) sorumlulardan tahsil edilmesine karar veriyor. Bunu yaparken de hukuka aykırı fiil, zarar ve illiyet bağı araştırması yapıyor.
Genel kurulun görüşüne göre (1) Sayıştayın bu faaliyeti yargısal faaliyettir. Çünkü yargı mercilerinin yaptığı şekilde hukuka aykırılığın yaptırımına kesin (5) şekilde karar veriyor. Dolayısıyla Sayıştay’ın verdiği eda niteliğindeki hükümler yargısal karardır ve ilamlı icra takibine konabilir.
1=>
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
Esas No: 2017/8-1855
Karar No: 2017/1724
2=>
Eda davası yoluyla mahkemeden, davalının, bir şeyi vermeye veya yapmaya yahut yapmamaya mahkûm edilmesi talep edilir.
HMK - Madde 105
3=>
Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir.
HMK - Madde 106
4=>
Sayıştay, merkezî yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir.
Anayasa - Madde 160/1
5=>
Sayıştayın kesin hükümleri hakkında ilgililer yazılı bildirim tarihinden itibaren on beş gün içinde bir kereye mahsus olmak üzere karar düzeltilmesi isteminde bulunabilirler. Bu kararlar dolayısıyla idari yargı yoluna başvurulamaz.
Anayasa - Madde 160/1
6=>
Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.
Türk Borçlar Yasası - Madde 49