Ellili yaşlara adım atarken, bir zamanların fırtınası şimdiyse bir emekli, bir ev hanımı Sevtap Hanım sabahın erken saatlerinde evin dar koridorlarında bir aşağı bir yukarı yürüyor, okul için hazırlanmakta olan kızını yargılarıyla, karşılaştırmalarıyla, hesaplamalarıyla yaylım ateşine tutuyordu. Ona göre hayat elde edilen başarılar toplamıydı. Kendini kaptırmış söylenirken suçlamaların hedefi olan on dört yaşındaki kızıyla göz göze geldi bir an, genç kız ani bir sessizlikle duraksadı. Annesinin ruhundaki karamsarlığın yüzünden nasıl olup da bu kadar berrakça okunabildiğine şaşmıştı. Son yıllarda gözbebeklerinin çeperlerine oturmuş gri halkalar, sinirlendikçe koyulaşan gözlerinin tehditkar ışıltısını engelleyemiyordu.
Sevtap Hanım mutluluğu, "Kızım sınavda birinci oldu" diyebilmek sanıyordu. Sıradan insanların sıradanlıktan bu denli ürkmesi şaşırtıcıydı. O ve diğer anneler o kadar aynıydı ki, her biri bu hayali yarışta diğerine fark atmalıydı. Farklı olmak ne demekti? Sınavda birinci olmak... Oldu, oldurdu. Mutsuzluğuyla çevresini boğdu. Olamadıkları denizinde bir batıp bir çıkarken, kafasını bu bataktan ne kadar çıkarabilirse, yüzünü o kadar büyük tebessüm doldurdu.
"Olmak" istiyordu, ama aradığı "mutlu olmak" değildi. Tatmin olmayı körlemesine ararken, bu arayışı yüzünden hiçbir zaman tatmin olamayacağının farkında değildi.
Her arkadaşlarıyla buluştuğunda farklı bir "olmak" fikrine kapılıyordu. Arkadaşları bazen becerikli koca bulmuş oluyor, çocuklarını en iyi işlere sokuyor, kimisi çok geziyor, işte en iyi bonusu alıyordu. Pastanın en renkli, en kocaman dilimleri her seferinde başkalarının gökkuşağı hayatlarına nasip oluyordu. Arkadaşlarından aldığı haberleri kabaca değerlendirirdi buluştuktan hemen sonra: onlar ne başardı, ben ne başardım... Onların çocukları ne kadar zeki, benimkiler ne kadar zeki? Benim hayatım neden bu elimdeki?
O ve arkadaşları, bu kalabalık anne ordusu bir araya geldiğinde her biri kendi hayatını öve öve bitiremezdi. Kimisinin çocuğu Fransa'ya gidip yerleşmiş, bir yandan çalışıp diğer yandan özel ders vererek okulunun parasını çıkarıyordu. Ah hele o Nurhan'ın kızı, dersane için bir kuruş ödetmemişti ailesine, biricik! Pelin Hanım'ın kızı ise doktor bir delikanlıya gelin gidiyordu. Damadın profesör ailesi bir kibar, bir kibardı, kızlarını öyle güzel hediyelere boğuyor öyle el üstünde tutuyordu ki sormayın gitsin!
Bir tek bizimkisi övmezdi kendi kızını. Dışarıya karşı da, kızına da şikayet etmekten yorgun düşerdi bazen. Anlattıkça gaza gelir, dediklerine kendi de inanıp üzüldükçe üzülürdü. Peki bu kavganın sonu var mıydı, hiçbir zaman yeterli olabilir miydi?
Kızı annesinin yergilerine tahammül edemezdi. Bir dönem umursamamaya karar verdi ama fark etti ki duymazlıktan gelse de bir gün farkında olmadan bir yerde su yüzüne çıkıveriyordu yüreğinde biriktirdikleri. Annesinin istediğini oldu. Sınavda birinci oldu, örnek oldu, başarılı oldu, kendi dünyalarının mükemmelini denedi. Yine de olunanlar çabuk unutuldu, bir müddet sonra olacaklara yenileri eklendi.
Çünkü kız başkalarıyla tanıştı. Annesinin öğrettiği başarılar demetini kucağında taşıyor, kırmızı yanaklarla parıldıyordu. Ama tanıştıkları ona başka şeyler anlattı. Kız, başarıyı erişilebilir sanmış, asıl farkı unutmuştu. Farklılık, ingilizlerdeki wasp (white anglo-saxon protestant) olmak gibi bir şeydi. Diğerlerinden farklı olmak, sıradan insanların yaratmak için dünyasını kararttığı ufak farklardan öte, içine doğulan dünyayla ölçülürdü. Sizi ancak nesilden nesile aktarılan zenginlik, kültür ve asalet farklı kılabilirdi. Bu karşılaştığı başarı türü, kızı çaresiz bırakmıştı. Değiştirilemez, sonradan elde edilemez bir özellik olduğu için, buna sahip olanlar fikrin en haşin savunucularıydı. Kendi çabalarıyla elde edilmeyen farklılık en tatlı olanıydı. Genç kız şaşırarak bu kişilerin de sıradanlığını, aynılığını, ve bu tuhaf farklı olma savaşlarını gözlemledi.
Annesinin direttiği başarılarını tekrar yükledi sırtına, ve başkalarına yöneldi. Kazandığı farklılıklar, birincililkler, madalyalar ellerinden taşıyor, yanakları al al yanarken, kız yeni kişilerle paylaşmak istiyordu. Gri, kahverengi, siyah tonlarında uzun kumaşlar giyen, koyu sakallı, kalın kaşlı erkeklerin gölgesinde annelerden oluşan bir çemberin ortasında buldu kendini. Onlara başarılarını anlattı; sınavdaki birincililklerini, derslerini, ödüllerini sıralarken, derinlerden gelen bir ses ona mutlu olması için ne kadar da çok nedeni olduğunu fısıldıyordu. Umarsızca anlatırken, kalabalığın yüzü düştü. Onlar başka şeyler merak ediyordu. En koca anne, bey'inden korkarak sessizce tısladı: Dua biliyor muydu? Namaz kılıyor muydu? İffeti yerinde sadık bir hizmetçi miydi, ramazan geldiğinde günlerce aç durabiliyor muydu? Kızın az önce alt alta sıraladığı başarı listesi nasıl da boğuk bir laf kalabalığı haline gelmişti. Başı açık, sesi gür bir kızın sınav birinciliklerini duymak isteyen kimse yoktu ortada. Bu annelerin başarı formülü öyle farklıydı ki, kendi annesi için attığı fark diğerlerinin arasından sıyrılmak için yeterli olmuyordu.
Kızın yüzü kıpkırmızıydı. Yeni sınavlar geçmesi, yeni çitler atlaması lazımdı. Annesinin koyu gözlerine baktı. Onun mutsuzluğuna gömülmek fayda sağlamayacaktı. Başkalarının kıskançlıkları, kırık arzuları, ve bazen kolaya kaçışları onun başarı algısını şekillendiremezdi. O, kendi olmak istediği insandı ve bunun için ötekilerden izin almayacaktı. Arkasını dönüp hızla uzaklaşırken, yanlış kararlara doğru tarifsiz bir mutlulukla koşuyordu..