Lewis’in “Kebapçı Dükkânı” adlı tablosunda bir gösterge olarak Osmanlının gündelik hayatını okumak
Babası da bir gravür ve manzara ressamı olan John Frederick Lewis, 1840 yılında çıktığı doğu yolculuğunda Arnavutluk ve Atina’dan sonra İstanbul’a gelmişti. Bir görsel hazırlık olarak daha önce, 1835-1836 yılları arasında İstanbul’da bulunan Cole Smyth’in yaptığı eskizlerden faydalanarak gerçekleştirdiği ve “İstanbul Illistrasyonları” adı altında topladığı bir dizi litograftan oluşan çalışmasını yayınlamıştı. O çalışmasının kapak sayfasında II. Mahmut’u Selâmlık alaylarından birinde, Topkapı Sarayı’na gitmek üzere Sultan Ahmed Camii’nden çıkarken betimleyen resmi yer alıyordu. Çalışmasında ayrıca, bir Osmanlı evinin haremi, Yeni Camii, Haliç’ten Yeni Cami ve Ayasofya ile Tophane’den bir görünümün yansıtıldığı resimler bulunuyordu.
Lewis, İstanbul’da bulunduğu süre zarfında Osmanlı kadın ve erkekleri ile çeşitli nedenlerle İstanbul’da bulunan yabancıları geleneksel kıyafetler içinde yansıttığı betimlemeler, İstanbul ve Bursa’dan mimarî görünümler ile İstanbul manzaralarını konu alan çalışmalar gerçekleştirdi.
Suluboyalarının yanı sıra yağlıboya tablolarıyla da resim sanatı tarihinde birçok şaheserler yaratmış olan Lewis, 19. yüzyılın özellikle Oryantalist konulu resim yapan ressamları arasında hatırı sayılır bir yere ve üne sahip oldu.
Lewis’in resimlerinin karakteristik bir nitelikte olduğu söylenebilir. Parlak ve aydınlık olduğu gibi en önemli özellikleri ayrıntılardır.
Lewis’in yukarıda verdiğim 1858 tarihli “The Kibab Shop” / “Kebab Salonu” resmi (The Kibab Shop, Scutari, Asia Minor, John Frederick Lewis, 1858), sunduğu detaylar, renkler ve sürpriz ayrıntılarıyla şaheser niteliğindedir. Bu resmi bir gösterge olarak okumaya çalışalım:
Muhtemelen bir ikindi vaktidir. Işığın renginden ve düşen gölgelerden bunu anlayabiliyoruz. Burasının bir kebap salonu olduğunu resme Lewis’in verdiği isimden anlıyoruz. İçeride fırın önünde çalışan ve kebap pişiren bir usta var. Bu dükkân Osmanlı insanının eşyaya, mekâna, insanlara, hayvanlara ve bitkilere nasıl yaklaştığı ile ilgili kıymetli detaylar saklar. Herşeyden önce, kebapçı dükkanı son derece sade, abartısız, sunduğu hizmete dair bile alâmet barındırmayan bir görünüm sunuyor. Görünen bu alan, dükkânın mutfak kısmı. Kebap burada hazırlanıp pişiriliyor ve servis yapılması için ara pencere vasıtasıyla tabloda arka tarafta görünen salona veriliyor.
Kapı eşiğinde güneşlenen ya da gölgelenen kişilerden bizden yana olanı, çubuk tüttürüyor; Haluk Dursun, Topkapı Sarayı’nı anlattığı bir yazısında “Eğer iktidara ortak olmak istemezsen, ihtilâle karışmazsan, ikbal peşinde koşmazsan, sade yaşarsan Darü’l-Hilâfe’de “Darü'r-rahat Müslümanı” olarak keyif çatmak nasip olur. Bu keyiflerin bana göre en saltanatlısı "çubuk" keyfi...” diyor.
“Darü’r-rahat Müslümanı” deyimi ilginç ve birşeyler anlatıyor, bunun üzerinde duralım biraz. Osmanlı insanı, acele, zamanla yarışan, koşuşturan, telaşe oluşturan bir anlayış içinde hiç olmadı. Tam aksine, sakin, ağırkanlı, oturarak, keyif yaparak, düşünerek, fevrî olmadan davranış sergilerdi. Bunun en zengin göstergeleri kahve-hanelerdeki dinlenceler ve keyif saatleri olmalıdır. Bu anlayışın en tipik göstergelerinden birisi de çubuk tüttürmek denilebilir.. Çubuk tüttürmek, öyle alelacele yapılabilen bir şey değil. Bir kişi çubuk tüttürmeyi murad etmiş ise, birkaç saat orada konaklayacak demektir. Haluk Dursun’un burada anlattığına göre, çubuk tüttürmenin bir edebi ve adabı vardı. Meselâ çubuk sol el ile tüttürülürdü, çünkü sağ elle kahve içilecek, şerbet içilecek, onlar bitince de mercan tesbih çekilecek.
Çubuk tüttüren kişinin hemen yanındaki kişi, kahve içiyor. Ayakkabılarını çıkartmadan oraya ilişmiş. Bu oturma biçimini ve elbette kilimin üzerinde oturan kişiyi de dahil ederek bir kenara not edelim.. Osmanlı insanı umumen böyle otururdu. Bağdaş kurmanın farklı formları diyebiliriz. Bağdaş kurma, kesin bir şekilde Doğu’ya, Müslüman topluluklara ve Türklere özgü bir oturma biçimidir. Bu oturma biçimini Batı’da görmek mümkün değildir. Ayaklarını uzatarak oturma yerine bağdaş kurma ve türevleri ile oturma alışkanlığı bize özgü kozmolojinin gizli göstergeleri arasındadır.
Bir diğer ayrıntıya geçmeden, insanların yüz ifadelerinin resmedilmesi üzerinde de duralım. Yüzlerini seçebildiğimiz ve resmin en ön bölgesinde bulunan beş kişi var. En solda elindeki kağıdı okuyan kişi ile en sağda çubuk tüttüren kişi hariç, orta alandaki kişiler tıpkı bir fotoğraf çekimindeki gibi kameraya bakarak poz vermişler. Bakışlarında derin bir sükûnet seziliyor. Galeyansız, heyecansız, olumsuzluklardan ve kötücül hırslardan arınmış bir masumiyet sezinleniyor.. Tam burada ilginç birşeyler var; birazdan bu göstergeleri de ele alacağız fakat burada sadece bir dokundurma ve işaret etmekle geçelim: Kişilerin yüz ve beden dillerindeki sakinlik, kebapçı dükkanının diğer doğal unsurlarıyla tam bir uyum gösteriyor, miskinleşen kedi, dinlenme modundaki iki keçi, uçan ya da yerde bulunan güvercinler ile tıpkı diğerleri gibi oturan bir köpek… Bu saydıklarımızın hepsi birer kişilik, birer karakter olarak okunmalıdır. Resmedilen kişilerle aynı değerde, bütünün tamamlayıcı bir parçası olarak…
İlginç bir ayrıntı olarak, kebapçı dükkânının bu mutfak kısmı, bir kapı ile kapanmıyor! Sürgülü, kilitli bir kapıya hiç ihtiyaç duyulmamış. Eşiğin üstünde görülen yukarıdan aşağıya doğru salınım marifetiyle girişi örtmeye yaran bir hasır yer alıyor. Bu uygulama sanki buranın sakinleri için böyle. Keçi, köpek, kedi, güvercinler için Kebapçı dükkânının mutfak kısmı, aynı zamanda bir barınma yeri olmalı. Ama öyle hapislik değil, giriş çıkışın serbest olduğu bir barınma yeri.
Kebapçı dükkânında şık bir ayrıntı da, resmin sol bölgesinde bulunan ve hepsi de birbirinden güzel olan çini ürünleri. Son derece basit, sade, süssüz, yalın olan bu mekânın tek sıradışı ve konsept dışı görünen unsurları bu çini ürünleri.. Fakat bu sade mekânın ruhuna uygun bir kullanım ile onlar da doğal hale getirilmiş. Bir kısmı gözden uzak bir yere yerleştirilmişler, bir kısmı ise günlük kullanıma amâde hale getirildikleri için, çarpıcı olmaktan kurtulmuşlar. Osmanlı insanın eşya ile münasebetine dair bazı seyyahların anlattıklarını hatırlamamız lazım. Bu düzeyde sade bir hayat, Japon kültüründe ve Osmanlı medeniyetinde olduğu söylenebilir. Mekânın her köşesinin eşya yerine insana tahsis edildiği bir anlayış olarak özetlemek mümkün.
Lewis’in bu tabloda resmettikleri arasında bir sürpriz daha var elbette. Tablonun en solunda kalan çini bir vazo içine yerleştirilmiş birkaç taze gül. Gül bir sembol olarak Hazreti Peygamber’i temsil eder. Gül üzerine ciddi bir edebiyat ve tefekkür de geliştirilmiştir. Kebapçı dükkanının bu “yönetici” bölümünde farklılık oluşturan bu sevimli ayrıntı, gelişmiş bir zevki, sükûnetine kavuşmuş bir duruşu, tabiat ile kurulmuş doğal bir irtibatı anlatıyor.
Kebapçı dükkânının sahibi, yöneticisi kişinin bulunduğu yerde kaykılmış olarak ciddiyetle bir mektup okuduğunu görüyoruz.