Herkes imanı kadar sıkıntı çekecek. Ne kadar rahatsak, rahatsızlığa doğru gidiyoruz demektir.
— Nureddin YILDIZ (via gencmumineler)
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
dirt enthusiast
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Xuebing Du
Monterey Bay Aquarium
No title available

❣ Chile in a Photography ❣
DEAR READER
🪼

JBB: An Artblog!
Cosmic Funnies
wallacepolsom
almost home

PR's Tumblrdome

Discoholic 🪩
Sade Olutola

No title available
Keni

No title available
Lint Roller? I Barely Know Her
seen from Finland

seen from Singapore

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States
seen from Croatia
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Singapore

seen from Romania
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Canada
seen from Netherlands

seen from Türkiye

seen from United States
seen from South Korea
seen from Netherlands
@muharrefduygular
Herkes imanı kadar sıkıntı çekecek. Ne kadar rahatsak, rahatsızlığa doğru gidiyoruz demektir.
— Nureddin YILDIZ (via gencmumineler)
Leyla'ya bir nasihat ver abi
Bir mektupla kendisine talip olan basralı zengine şu cevabı veriyordu Rabia Adaviyye;
Dünyaya değer vermemek kalbin ve bedenin rahatlığıdır. Ona hırsla sarılmaksa gam ve kederi getirir. Mektubum sana ulaştığında, durma, Ahiret için azığını hazırla! Kendine öğüt ver, başkasına birşeyler teklif etmeye bakma, Allahın huzuruna çıkacağın günü düşün !
- Öyle bir güzele gönül ver ki güzelliği süsle!
-Kalp pilini zikir, dua ve istiğfarla doldurmalı ( Hasan El Benna)
- Tarihini unutma, Coğrafyanı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Kudüsü,Mekkeyi, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi , Şam’ı, Dıyarıbekir’i unutma.
- Bir cümlesinden dolayı bir insanı karalama o insan hakkında hüküm verme. Bir haber duyduğunda doğruluğunu araştır.
- Namazlarına dikkat et. Bir aylık bir program oluştur. Her gün kılmadığın namazları not et. Gıybet için Kuran okumak için ve daha kendini sıkıntılı gördüğün konular için +/- listesi oluştur. Günü gününe takip yap.
- Giydiğin kıyafete dikkat et. Ve bizlere dua et. Vesselam
Kadının evinde kalması Şer’î bir Azimettir. Dışarı çıkması ise ihtiyaç kadarı ile ölçüsü tesbit edilen bir ruhsattır.
Aslolan kadınların evlerinde kalmalarıdır. Çünkü Yüce Allah: “Evlerinizde oturun” (el-Ahzab, 33/33) diye buyurmuştur.
O halde evlerde oturmak, kadınlar hakkında şer’î bir azimettir. Evlerden çıkmaları ise ancak bir zaruret yahut bir ihtiyaç dolayısı ile sözkonusu olabilecek bir ruhsattır.
Bundan dolayı daha sonra: “İlk cahiliyyenin ki gibi açılıp saçılarak salınıp yürümeyin” diye buyurulmuştur. Yani cahiliyye mensubu kimselerin alışkanlık ve adetleri gibi süslenerek ya da hoş kokular sürünerek dışarıya çokça çıkmayın.Evlerde kalma emri hanımlar için duvarlarla, perdelerle yabancıların önüne çıkıp görünmeye ve ihtilâta karşı bir hicaptır. Yabancıların önüne çıkacak olurlarsa, o takdirde hicap bütün vücudu ve sonradan edinilmiş yapay ziynetleri örten elbiseye bürünmekle gerçekleşir.Kur’an-ı Kerim’in âyetlerine bakan kimse şunu görür: Evler Yüce Allah’ın Kitabındaki üç âyet-i kerimede kadınlara izafe edilmiştir. Oysa evler aslında erkeklere yahutta hanımların velilerine aittir. Bu izafetin yapılmasının sebebi –doğruyu en iyi bilen Allah’tır- kalmalarının devamlılığının göz önünde bulundurulmasıdır. O halde buradaki izafet, onların orada iskân olmalarından, meskenlerinde kalıp oradan ayrılmamalarından dolayıdır. Yoksa evlerin onlara mülk olarak verilmesi anlamında bir izafet değildir.
(Sözü edilen bu üç âyeti kerimede) Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Evlerinizde oturun!” (el-Ahzab, 33/33);
“Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın!” (el-Ahzab, 33/34);
“Evlerinden onları çıkarmayın!” (et-Talak, 65/1)
Bu asıl ilkenin korunması sayesinde aşağıdaki şer’i maksatlar da gerçekleşir:
1- Fıtratın, insan varlığının durumunun ve âlemlerin Rabbinin şeriatinin öngördüğü, kulları arasındaki adaletli görev paylaşımı olan kadının evin içerisinde, erkeğin de dışında çalışması şeklindeki iş bölümüne riayet etmek.
2- Şeriatın gereği olan İslam Toplumu –karma karışık olmaması anlamında- bireysel bir toplum olduğu ilkesine riayet etmek. Çünkü kadının kendine has bir toplumu vardır ve o da evin içerisindedir; erkeğin de kendine has bir toplumu vardır ve o da evin dışındadır.
3- Kadının hayatî görevini ifa edeceği evinde kalması ona çok yönlü görevini yerine getirecek zamanı ve duyguyu kazandırır. Onun bu çok yönlü görevi eş, anne, kocasının evini koruyup gözetmek, onun yanında sükuna kavuşanın (eşinin) haklarına vefakârlık göstermek, yiyecek, içecek, giyecek hazırlamak ve bir nesil yetiştirmektir.
İbn Ömer (radıyallahu anhumâ)’ın rivayet ettiği hadiste sabit olduğuna göre Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Kadın kocasının evinde bir çobandır ve güttüklerinden sorumludur.” Hadisi Buharî ve Müslim rivayet etmişlerdir.
4- Kadının evinde oturması, Yüce Allah’ın ona farz kıldığı namaz ve benzeri diğer rükünleri eksiksiz yerine getirmesini sağlar. Bundan dolayı kadının üzerinde evinin dışında bir görev yoktur. Namazları cemaatle kılıp, cumalara katılma yükümlülüğü ondan kaldırılmıştır. Kadının üzerindeki hac farizası, onunla beraber hacc edecek bir mahremin varlığı şartına bağlıdır.
Leys’li Ebû Vâkid’in rivâyet ettiği hadiste sabit olduğuna göre Rasulullahsallallahu aleyhi vesellem hac ettiği esnada hanımlarına şunları söylemiştir: “İşte bu böyle! Artık bundan sonra hasırların sırtı (üzerinde kalacaksınız).” Hadisi Ahmed ve Ebu Davud rivayet etmiştir.Merhum İbn Kesir Tefsirinde şunları şöylemektedir: “Yani bundan böyle sizler hasırların sırtı üzerinde kalınız, evlerinizden dışarıya çıkmayınız”
Şeyh Ahmed Şakir -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu hadis ile ilgili olarak Umdetu’t-Tefsir’de (III, 11) şunları söylemektedir: “Hac, Allah nezdinde Allah’a yaklaştırıcı ibadetlerin en üstünlerinden birisi olmakla birlikte, farz olan haccın edasından sonra yapılacak olan haclarla ilgili yasak böyle dile getirildiğine göre, bu çağda İslâm’a müntesip hanımların şehirler arasında gidip gelmeleri hakkında ne denir? Öyle ki bunlar, küfür diyarına tek başlarına mahremsiz olarak yahut ta adeta varlığı ile yokluğu farketmeyen şekilde kocalarıyla yahut bir mahrem ile birlikte küfür diyarına açık-saçık, isyankâr bir halde bile çıkacak hale gelmişlerdir. Ah nerede erkekler nerede erkekler?”
Yüce Allah kadına cihadı da farz kılmamıştır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hiç bir zaman cihad için herhangi bir kadına bir sancak vermemiştir. Ondan sonraki halifeler de böyledir. Hiç bir zaman bir kadın savaşa yahut ta savaş ile ilgili herhangi bir göreve çağırılmamıştır. Aksine savaşlarda kadınların yardımını istemek ve onların katılımı ile çok görünmeye çalışmak, ümmetin zayıflığına ve düşünce ve yaklaşımlarındaki dengenin altüst olduğuna delildir.
Umm Seleme radıyallahu anha’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ey Allah’ın Rasulu, erkekler gazaya çıkıyor. Biz ise çıkmıyoruz. Üstelik biz mirasın yarısını alıyoruz”, deyince Yüce Allah: “Allah’ın kendisi ile kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin” (en-Nisa, 4/32) buyruğunu indirdi. Bunu Amed, Hakim ve başkaları sahih bir senedle rivayet etmişlerdir.
Şeyh Ahmed Şakir –yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- bu hadis ile ilgili olarak Umdetu’t-Tefsir (III, 157) de şunları söylemektedir: “Bu hadis mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını tutkuyla isteyen çağımızdaki müfteri yalancıların söylediklerini redd etmektedir. Bunlar kadını korunağından, yuvasından, içinde bulunduğu himaye ortamından ve Allah’ın kendisine emrettiği tesettürden soyutlayarak onu kolları, baldırları çıplak, önde yahutta arkalarda açık saçık günahkâr bir vaziyette askerliğe almak istemektedirler. Onlar böylelikle aslında, askerlik yaptıkları sırada kadınlardan mahrum kalan genç askerleri lanetli bir şekilde rahatlatmak için bunu istemektedirler. Böylece Yahudiler ile diğer kafirlere benzemeğe çalışmaktadırlar. Kıyamet gününe kadar Allah’ın kesintisiz lanetleri onların üzerine olsun”
5- Pak şeriatın kendileriyle etrafını çerçevelediği kadının şeref ve haysiyetinin, iffetinin korunması, evdeki görevlerini eda edip, yerine getirmesinin gereği kadarıyla takdir edilmesini sağlamak.
Böylelikle kadının, evin dışında çalışmasının, erkeğin özel alanında erkeğe ortaklık demek olduğu anlaşılmaktadır. Bu iş bütün bu maksatları ortadan kaldırır yahut ta onları ihlal eder. Kadının dışarıda çalışması, erkeğin özel görev alanında onunla çatışması anlamına gelir. Erkeğin kadının işlerini, sorumluluklarını yüklenmesini ortadan kaldırır, erkeğe de haksızlık olur. Çünkü erkeğin biri mübah rızkı kazanıp elde etmek, geçimini kazanmak ve hayatı kurmak uğrunda mücadele ve cihad etmek –ki bu evin dışındadır- diğeri ise sükûn, rahat ve huzur ortamı –ki bu da evin içerisindedir- olmak üzere iki dünyada yaşamak zorundadır. Kadının evinden çıkması oranında erkeğin iç dünyasında dengesizlik meydana gelir. Erkeğin dışarıdaki çalışmalarını bozacak şekilde rahat ve huzurunu kaybeder. Hatta ailelerin çözülmesi sonucunu verecek şekilde, erkek ve kadın arasında problemlerin çıkmasına sebep olur. Bundan dolayı “erkek toplar getirir, kadın da yuva yapar” denilmiştir.
Yabancılarla karışmanın (ihtilatın) sonucu olarak kadın için olumsuz etkiler söz konusu olur.
Şüphesiz İslâm, fıtrat dinidir Kamu menfaati insanın fıtratı ve mutluluğu ile aynı noktada birleşir. O halde kadına ancak fıtratı, tabiatı ve dişiliği ile uyuşan görevleri yapması mübahtır. Çünkü o gebe kalan, çocuk doğuran, emziren bir eştir, ev hanımıdır. Çocukların annesidir, ilk okulları olan evde aile yuvasında nesillerin eğiticisidir.
Kadınların evlerinde kalmalarının emredilmesi şeklindeki bu esas böylece sabit olduğuna göre, şüphesiz Yüce Allah bu evlerin saygınlığını da korumuş, herhangi bir şüphe veya tereddüt uyandırıcı hususlara karşı himaye etmiş, evlerin mahremiyetlerini açığa çıkartan herbir durumu yasaklamıştır. Bu da evin içerisindekilerin görülmemesi için evlere girmek istendiği vakit gerekli iznin alınmasının meşru kılınması ile gerçekleştirilmiştir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin alıp o ev halkına selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır. Olur ki (bunları düşünüp) öğüt alırsınız:
Eğer evlerde kimse bulamazsanız size izin verilinceye kadar oralara asla girmeyin. Eğer size geri gidin denilirse geri dönüp gidin. Bu sizin için daha temizdir. Allah sizin ne yaptığınızı çok iyi bilir
Oturulmayan ve içlerinde size ait meta bulunan evlere girmenizde size günah yoktur Allah açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir.” (En-Nur, 24/27-29)
İzin almak, izin istemek ve selam verip girmenize müsaade edilerek, selamınızın alınması demektir.
Başkalarının evini kendilerinin izni olmaksızın görüp gözeten kimsenin; gözünün çıkarılması halinde gözünün heder olduğuna (bunun karşılığında göz çıkaranın cezalandırılmayacağına) dair sahih pek çok sünnet gelmiş bulunmaktadır. Yine bu husustaki sünnetlere göre izin isteyen kimse, kapının önünde durmamalıdır. Sağında veya solunda beklemeli, kapıyı aşırıya kaçmaksızın hafif bir şekilde vurmalı, esselamu aleykum demelidir. Bu şekilde izin istemeyi üç defaya kadar tekrarlayabilir.
Bütün bunlar müslümanların avretleri olan evlerin korunması içindir. Peki o avretlerin (hanımların) evlerin dışına açık, saçık ve erkeklerle karmakarışık bir halde dışarıya çıkarılmalarını isteyenin hali ne olacak? O halde ey Allah’ın kulları! Allah’ın size verdiği emirlere sıkı sıkıya bağlı kalın.
Kadınların herhangi bir zorunluluk ya da bir ihtiyaç bulunmaksızın; evlerinden dışarıya çıkmaları başgösterdiği takdirde; bu hiç şüphesiz kadınlar üzerinde gerekli sorumluluğun yerine getirilmesinde bir zaaftan yahut bunun büsbütün ortadan kalkmasından kaynaklanır. Bizler evlenmek isteyen kimseye seçimini güzel yapmasını, olur olmaz çıkıp giren, işinde olduğu zamanları yollarda gezmek için fırsat olarak değerlendiren adaylardan uzak kalmasını öğütleriz. Bu ise onun çevresindeki kadınların tabiatından ve aile halkının yetişmesinden anlaşılabilecek bir durumdur.
-Bekr b. Abdullah Ebu Zeyd / “Hicab & Erdem Bekçisi Müslüman Hanımlara”
(çeviren: M. Beşir Eryarsoy)
İman edip takva yolunu tutanlar için elbette ahiret mükafatı daha hayırlıdır. (Yusuf-57)
Allah'tan isteyeceğimiz zenginlik bu olmalı…
Bu bir veda yazısı…
Bugün bana mahzunca bir soru soruldu. “Bazen kendime bakıyorum; ettiklerimi hatırlıyorum. Ümitsizliğe kapılıyorum. Ben nasıl bu halimle cennete layık görülürüm ki? Peygamberlerin yürüdüğü durakları nasıl adımlarım ki?” Kardeşime cevap vermedim, sadece bir soru da ben sordum.
Yıllardır içimde akıp durur şu cümle: “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu saymasın kendini.” Bugünlerde, bir eğitim projesi kapsamında sıkça gittiğim cezaevlerindeki mahkumlar karşısında iyice iliklerime işliyor bu cümle. Konuşma yapmadan önce, hangi tür tutuklu ve mahkum olduğunu söylüyorlar bana. Katiller, hırsızlar, gaspçılar, kapkaççılar, cinsel suçlular… Karşımda sakince beni dinleyen yüzlerce adam. Bir “dışarıda”ki kendime bakıyorum, bir “içerdeki” adamlara… Kim bilir hangi öfke hançerinin ucunda, bir an kendilerini kaybedip katil oldular… Hangi sabır sınavını son anda kaybettiler kim bilir? Belki de onların kaybettikleri noktadan çok önce kaybedeceklerden biriyim ben? Kim bilir hangi yakıcı şehvet fırtınasına tutulup yüz kızartıcı bir tecavüzün ortasına sürüklendiler? Ya ben ne ederdim böyle bir durumda? Köşeye sıkıştırılmışken, duvara tırmanmaya zorlanmışken, öfke cinneti hücrelerimi ateş gibi yalayıp dururken, hemen parmağımın altında bir tetik hazır beklerken, ben, sen, biz ne ederdik? “Masum değilim” diyorum onlara. En iyi bildiğim, en emin olduğum cümle bu. Buraya yazışım da edebiyat olsun diye değil. “Evet, katil değilim, hiç adam öldürmediğim için değil, henüz sınanmadığım için.” “Hırsız değilim, bir şey çalmadığım için değil, çalmak zorunda kalacak çaresizlikle denenmediğim için.” Sırf sınanmadığı için şimdilik masum olan ben nasıl sahiden masum olabilirim? Üstelik sınanmaların hepsi de suç işleme/işlememe eksenli değil. Kimsenin kınamayacağı işlerle bile sınanır insan. Herkesin alkışlayacağı, hayranlık duyacağı bir tercih de bir bıçak sırtına koyar seni. Bu konuda gizliden gizliye en az iki adama hayranlık duyarım. Birisi harbiliğine bizzat tanık olduğum Volkan Konak. Milyon dolarlık Cola reklamını tek kalemde geri çevirmesi muhteşem… Oysa, ne ayıplanacaktı ne de hakkı olmayan bir şeyi alacaktı. Ama “ilke”sinin yanında durdu Volkan Konak. Paranın sürpriz çıkışı, kaçımızın ilkeli duruşu için belirlediği gerekçeleri yerinden etmez ki? Sımsıkı dururken ya da öyle durduğumuzu sanırken, aniden esiveren sıcak şehvet rüzgârı vidalarımızı gevşetmez mi? Titremeye başlamaz mıyız cazip bir teklif karşısında? Oradan buradan yeni gerekçeler üretmeye yeltenmez miyiz? Helal olsun Volkan Konak’a. Birisi de Kenan Sofuoğlu… Kolay mıdır, eline düşüvermiş 800 bin TL’ye (eski hesap 800 milyar) bir çırpıda “haram”dır deyip arkasını dönmek? En azından, ara formüller ve nadir fetvalar arayacak kıvırtmalar yapmaya kalkışamaz mıydı? Ne bileyim; adının verildiği kurumlar gibi patika yollara paça sıvasaydı ya… Helal olsun delikanlı Kenan’a. Doğrusu şu ki, sınanmamış insan çiğ insandır, kıvamını bulmamıştır. Hata ederek de olsa kıvamını bulana aşk olsun. Ayağı kayıp düşerek de olsa, dönene helal olsun. Başını duvarlara vurup da kendine gelene helal olsun. Sınanmamış adam, kalite kontrolünden geçmemiş araba gibidir. Düzgün duruşu şimdiliktir ve naylondur. Virajlarda savrulabilir, yokuşlarda fireni tutmayabilir, zorlanınca yoldan çıkabilir. Hata yapmamış adam rüzgâr yememiş, kış görmemiş ağaç gibidir. Dik duruşu sahtedir. Zorlanırsa dalları kırılabilir, yerinden oynayabilir.
Koca bir ömür bıraktım arkamda. Ellili yaşların eşiğindeyim. Bugün ölecek olsam, “olabilir!” denecek. “Üstü kalsın!” diyebileceğim kadar yaşadım. Mezar taşımda bundan sonra yazacak rakamlar kimseyi şaşırtmaz. Artık yaşamıyor oluşu kanıksanacak biriyim. Sorunlu bir çocukluk geçirdim. Derin yaralarım var. Bir çoğunu iyileştirmek bir yana, dokunamadım bile. Korkularım var. Önyargılarım var. Komplekslerim var. Kapris yaptığım, kalp kırdığım dönemler de oldu. Şöhretle sınandım; kaybettiğim günler oldu. Param bol olduğunda kaybettiğim sınavları parasız kaldığımda fark edebildim ancak. Pürüzsüz değilim. Arızalı yanlarım var. Çoğu zaman dağınık, bazen dağınığımdır. Nadiren dağıttığım olur. Ayağımın kayacağını bal gibi bildiğim alanlarım vardır. Suizanda bulunduğum, gıybetini ettiğim, helalleşmekten utandığım kardeşlerim var. Çok uzak gördüğüm günahların eşiğinde bocalarken buldum kendimi. Övgüler aldığımda, utanıyorum, çok utanıyorum. Alkış aldığımda iki türlü utanıyorum. Birincisi, zaten hak etmediğimi bildiğim için; ikincisi, alkış beklediğimi sandıklarını sandığım için.
Yetişkin ve günahları olan bir insanım. Öyle ki, bazen bana hayranlıkla bakan bir çocuğun masum gözlerinin içinde erimeyi delicesine istediğim oluyor. Geçmişimi üzerimden kirli bir elbise gibi sıyırıp yürümek istiyorum. Kulları şahit kılmak men edilmeseydi eğer, yaptıklarımın hepsini açıkça anlatıp başka kimsenin, ama hiç kimsenin benim hakkımda benim itiraflarımdan daha ayıplı ihbarlar yapamaz hale gelmesini isterdim. Hani bir sahabenin, Peygamber’den (asm) çok ciddi bir konuda çok ağır bir azar işittiğinde, “keşke o olaydan sonra Müslüman olsaydım!” deyişi var ya, ben de öyle haykırmak istiyorum. Öncesinde ve sırasında Müslüman oluşumdan utandığım isyanlarım var. Ama… Ama… Şimdi burada vazgeçilmez bir bedenin içinde yürüyor olmak vazgeçiriyor beni itiraftan. Son nefesin dibine kadar üzerine titrediğim itibarım tutuyor elimden itiraflarımın. Ben bana “sırdaş” olarak kalıyorum. Kendi içime kıvrılıyorum çaresiz. Aynadaki ben ve aynaya bakan ben karşılıklı susuyoruz, utana sıkıla. Aynada gözlerinin içine baktığım adamı utandırıyorum, utanıyorum o adamdan. Gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden. “Başka bir seçenek yok muydu ey Allah’ım” diyesim geliyor. Yaşadıklarımın hepsi kayıtlı, biliyorum. Musalla taşına sessizce bırakılsın diye beslediğim bedenime bakıyorum; yazık ettin diyorum. O cenazeye ettiğin kötülüğe bak; hiç acımadın mı? Hiç itirazsız toprağa konulacak yüzümü seyrediyorum; “olmadı!” diyorum. Topraklaşmasını kabul ettiğin yüze değdirdiklerine bak… Bir Yusuf kuyusu gibi geçmişe gömülü resimlerime bakıyorum; “ayıp ettin adama” diyorum. “Kolundan tutup nerelere sürükledin adamcağızı!” Hayıflanıyorum. Çok sık hayatı yeni baştan yaşasam dediğim oluyor. Ama olan oldu bir kere… Diyeceğim o ki, “adam” olmanın yolu hatasızlık değil. “Adam”ın ilki “Adem” de hata ile başlamış dünya kariyerine… Onu “Adam” eden, hatasızlığı değil; hatasını hata bilmesi. Hatasıyla insandır insan. İnsanın ihtişamı hatasında saklıdır. Hatasızlık iddiasında bulunmaktan daha büyük bir hata olabilir mi? Bana o mahzun soruyu soran kardeşime sorduğum soru şuydu: “Peki, sen kendini cennete layık bir adam olarak mı görmek isterdin? ‘Tabii ki ben cennete layığım. Beni koymalılar Kevser havuzunun başına…’ diyorsan, asıl o zaman cennete layık görme kendini…” Gelelim, bu yazının başlığına… Evet, bu bir veda yazısı. Bir yılın son gününe denk getirdim yazıyı. Yıla veda ediyorum, bir daha buluşmamak üzere. Aslında güne veda ediyorum her akşam. An’a veda ediyorum. Noktasını koyduğum her cümleye veda ediyorum. Söyleyip susunca her hükme, her söze veda ediyorum. Bir sonrasına vardığım her dakikayı paketliyor ve Hesap Günü’ne gönderiyorum. Veda ediyorum.
Biliyor musunuz ben bu çağdan nefret ettim, etimle kemiğimle nefret ettim..
A.Cahid Zarifoglu (via zarif-ce)
Her dudakta aynı rezil şikayet; yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye'nin insanından şikayetçi! İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır. Türk aydını, Kitab-ı Mukaddes'in serseri Yahudisi.. Hangi Türk aydını? Kaçanlar ne Türk, ne de aydın! Bu firar bir Kabil kompleksi…
Cemil Meriç - Bu Ülke (via kizhaniim)
‘’Filistinli hacılar evlerine mi döndüler, bu mutluluk gösterileri neden? Gazete sayfasında uyuya kalan siyah çocuklardan biri mi uyandı yoksa?
Değilse, tüm bunlar, havai fişekler, süslü kıyafetler, bunca renkli, albenili kutlamalar neden?
Sanayi devrimi bitmediyse, kara kıtanın çocukları evlerine dönmediyse, Gazze'de sürtüp duran serseri duvar, defolup kendi cehennemine dönmediyse, bu yılın yeni olduğu yaygarasını koparan kim?’’
- Tarık Tufan
Mü’min, imtihan hâlindedir. Düşer kalkar, düşer kalkar ama düşüp kalmaz.
Nureddin Yıldız (via gencmumineler)
Yılbaşı kutlamalarına Müslümanca bakış nasıl olmalı diyorsanız, sizler için derledik.
Paylaşın, daha çok insana vesile olun.
Onca günahın işlendiği o gün, Allah’ın gazabının yeryüzüne, o toplulukların üzerine indiğini unutmayın, hatırlatın.
https://www.change.org/p/bo%C4%9Fazi%C3%A7i-%C3%BCniversitesi-y%C3%B6netim-kurulu-bimer-yok-lgbt-haddini-bilmeli?recruiter=282067506&utm_source=share_petition&utm_medium=whatsapp
Boğaziçinde gaylar kız tuvaletlerine girmeye başlamış………… İTÜ'de de aynı durum varmış. İmza kampanyasına destek olun❗
Walk through Masjid Al Aqsa. One of the most beautiful prayer calls ever.
şu yüreğe bak!
‘’ Rus uçakları, Şam- Doğu Guta'da Hamuriye bölgesindeki Tıp merkezi ve okulu hedef alarak bombaladı. Dün sabah saatlerinde yaşanan bombardıman sonrası 200 kişi yaralandı, okuldaki 50 çocuk da hayatını kaybetti. ‘’ Rusya'nın bugün Suriye’nin Duma şehrinde öldürdüğü çocuklar ve okulları. Bir Paris etmez belki Dünya için.
Dua, çokça dua.
Ümmetimiz paramparçada, evlerimiz vahdet halinde mi? Ümmetin vahdeti, evlerimizin vahdeti ile sağlacaktır. Hadi vazife başına! / Muhammed Emin Yıldırım