BİR AVAZDA: KİTAP İNCELEMESİ
Dillendirirsem kaybederim diye korktuğum bir özelliğim var: kitapçılarda dolaşırken özellikle aramasam da o dönem ilgilendiğim mevzu neyse onunla ilgili kitaplar sanki biri özellikle benim göz hizama yerleştirmiş gibi karşıma çıkar. Son kitapçı ziyaretlerimden birinde rafta BİR AVAZDA yazan bir kitap sırtı gördüm. İletişim yayınlarından, Rita Ender’in hazırladığı ve Hamilelik Söyleşileri diye isimlendirdiği bir kitap. Kitabı gördüğüm anda ben de 7 aylık hamileyim. Yani o büyülü an yine yaşandı ve “bu kitabı almalıyım – almak zorundayım” düşüncesi reddedilemez şekilde açığa çıktı. Aldım. Alır almaz okumadım. Çünkü Türkiye’de yaşayan kadınların hamilelikle ilgili anlatacakları şeylerin bana pek iyi hissettirmeyebileceğini ön gördüm. Yine de sıra ona geldi, elimde olan ve neşeyle okuyabileceğim tüm kitapları okuyunca elim bu kitaba gitti ve bir günde okuyup bitirdim. Öyle kötü falan da etkilenmedim. Ama bu kitap için iyi bir özellik sayılmaz çünkü o kadar da etkilenmememin sebebi, çok daha etkileyici olabilecekken kitabın işçiliğinin zayıf kalmış olması.
Rita Ender Türkiye Yahudilerinden, bir hukukçu ve azınlık hakları üzerine çalışıyor. Bir Avazda’da da azınlık kadınlarla hamilelik tecrübeleri hakkında konuşuyor. Pandemi yıllarına denk gelen hamileliğini evde geçirdiği karantina günlerinde geliyor aklına bu fikir ve çevresindeki annelerle hamilelik ve anne olma tecrübeleri hakkında röportajlar yapıyor. Fikir güzel. Fikirden daha güzel olanı, röportaj yaptığı kadınların kültürel arka planları ve bireysel hikayelerinin yapılan söyleşileri çok daha derinlikli, cevaplanmaya değer yeni sorulara yönlendirebilecek zenginlikte olması. Ama Rita Ender bu potansiyeli kullanmıyor. Bu sebeple yaptığı şeye “söyleşi” değil de “anket” demek daha isabetli olur. Kendisinin hazırladığı yedi sekiz soru var ve bu sorulara verilen cevaplar bir sonraki soruyu şekillendirmiyor. Tabi ki Türkçe dersi ödevini yapan bir orta okul öğrencisi gibi ezberlediği soruları kelimesi kelimesine soruyor demiyorum, ufak esneme payları bırakmış sorularda. Ama nihayetinde bunlar esneme payları, içinde olduğun lastiği bir yere kadar çekiştiriyorsun ve hop, bir sonraki soruda lastik seni tekrar merkeze fırlatıyor. Merkezdeki mesele de farklı etnik köken, din ve kültürel arka plandan gelen kadınların hamilelikte uyguladıkları o geleneksel hurafeler nedir? meselesi. Elbette okumaya değer ve eğlenceli bir mesele ama kitabın potansiyeli de o kadar açık gözler önünde ki, gerçekleşmemiş olması insanı üzüyor. Biraz da aceleye getirilmiş hissi uyandırıyor.
Röportajlardan biri kadın doğum uzmanı olan Irmak Bircan’la gerçekleştirilmiş. Elbette doğumu ve mesleği arasındaki bağlantı hakkında sorular soruluyor kendisine ve ten tene temastan bahsediyor Irmak Hanım. Kendisinin doğum yaptığı dönemde bunun bir seçenek bile olmadığını, o kadar ki aklına bile gelmediğini söylüyor. Hazır bu konu açılmışken çocukla kurulan ilk bağ, doğduktan sonra insan yavrusunu ameliyat önlüğü yeşiliyle kaplı sentetik bir ortama göndermek yerine annesinin kucağına vermenin olası faydaları, Irmak Hanım’ın bir doktor olarak bu meseleye şu an nasıl baktığı, uygulayıp uygulamadığı, uyguluyorsa eskiden yaptırdığı doğumlarla ten tene teması gerçekleştirdiği doğumların farkı gibi sorular sorulabilecekken konu kapanıyor ve şu soru geliyor: “Hamilelikleri boyunca kadınlar ailelerinden, çevreden, toplumdan çeşitli tavsiyeler alıp, bazı müdahalelere maruz kalabiliyorlar. Mesleğiniz bu anlamda size bir ayrıcalık verdi mi?” yani: “Ey okumuş, diplomasını eline alıp doktor olmuş üstün kadın. Hangi gelenekten gelmiş olursa olsun hurafelere sarılmış olan ve dişlerini gıcırdatarak geleneklerin yaşanması için savaşan o aşağı kadınla nasıl mücadele ettin?” İşte yukarıda “kitabın merkezi” dediğim şeyin aşağı yukarı özeti bu. Oysa o kadar farklı kadına ulaşma imkanı elde edilmiş ki, her birinin parmak bastığı herhangi bir nokta seçilip hakkında bir kitap değilse de bir makale yazılacak derinlikte yeni konular açılabilirmiş.
Derve kitabının yazarı Jinda Zekioğlu ile röportaj yapılmış mesela. Otobüste, metroda hamile göbeğini gördüğünde teklifsizce ellerini uzatabilen kadınlardan bahsediyor ve “hamile beden kamuya açıktır” diyerek ifade ediyor bu durumu. İfade gücü devasa boyutta, çok güçlü bir cümle. Ve tabii ki üstünde durmuyoruz. Hamile bedenin kamuya açık olması, doğmak üzere olan veya yeni doğmuş bir çocuğa karşı onu karnında taşımayan diğer kadınların hissettiği şeyler, bebeğin sadece annesi tarafından büyütülmesiyle imece usulü büyütülmesi arasındaki farklar, diğer annelerin müdahalelerinin sinir bozuculuğuyla hiç kimsenin müdahale etmediği senaryoda anneye kalan tüm o iş yükünün ağırlığı arasındaki sıkışmışlık… Yine hakkında sayfalarca yazılabilecek bir sürü konu ama hepsini teğet geçen bir söyleşi stili. Elbette bir kitap yazılırken açığa çıkan tüm sorulara cevap vermekle mükellef değildir ama en azından onları ima etmesi beklenir. Açılabilecek yeni sayfalara işaret etmeden, en keskin virajlarla hep aynı sorulara geri dönüldüğünde kitabın belli bir ajandaya bağlı kalınarak yazıldığı hissinden kurtulmak mümkün olmuyor ve bu kitaba duyulan sempatiyi ciddi şekilde etkiliyor.
Potansiyelini gerçekleştirmemiş bu kitabı okumak vakit kaybıdır diyemeyiz yine de. Kendi sınırlı çevrelerimizde karşılaşma ihtimalimiz olmayan birçok farklı kadınla ayaküstü de olsa tanışma imkanı veriyor çünkü bize. Benim en çok muhabbet duyduğum isimse Elena Cedolini oldu. Kendini imanlı Hıristiyan olarak tanımlayan bir İstanbul Katoliği. 1959 doğumlu ve sırasıyla 1981, 1983, 1992, 1993, 1998, 2000 ve 2003 yıllarında doğurduğu yedi evladı var. İlk evladını Taksim Saint Antoine’da kucağında bebeği İsa’yla Meryem’i gördüğünde ettiği dua neticesinde kucağına alıyor. “Benim de bir oğlum olsa ne güzel olur.” Bu samimi duası istediğinden daha fazlasıyla karşılık buluyor ve sadece bir oğul değil, ilk evladından sonra bir de kız bahşediliyor kendisine. Hatta kızını doğurduğu doğumhanede o kadar yüksek sesle seviniyor ki eşi “biraz sessiz ol, iki kere üst üste oğlu olanlar vardır, onları gücendireceksin” diyerek uyarıyor Elena hanımı.
Büyük sevinçle karşıladığı kızına lösemi teşhisi koyuluyor bir süre sonra. Ve yine duayla kurtarıyor kızını Elena: “ey Meryem, sen tattın evlat acısını. Bana tattırma.” Ve elbette kabul ediliyor duası ve mucizevi bir şekilde iyileşiyor kızı. Bir gün kontrole gidiyorlar ve ta taa, hastalıktan hiçbir iz yok.
Kızının hastalığıyla imtihan edildikten sonra yeni bir imtihan başlıyor Elena Hanım için. Tam hayatının tıkırında gittiği, ne eksiği ne fazlası olan bir dönemde tekrar hamile olduğunu öğreniyor. İlk öğrendiğinde bu imanlı Hıristiyan test ediliyor. Tam her şey yolundayken tekrar sıfırdan bir insan büyütme görevi ağır geliyor ona ve kürtajı düşünüyor. Yine imanı kurtarıyor tabi ki onu. “Allah, sana kızını bağışladı. Ondan kızını istedin ve onu sana geri bahşetti. Şimdi istememiş olsan da sana yeni bir armağan veriyor. Kızın olmadan yaşayabilirdin, ama Allah olmadan yaşayabilir misin? O’nun bu hediyesini kabul etmezsen artık hayatında Allah olmayacak. Kendi kendinin Allah’ı olacaksın.” Allahuekber. “kendi kendinin Allah’ı olmak.” Gerçekten de ne kadar berrak bir iman ifadesi ve ne saf bir mü’min korkusu. Kürtaj meselesi birçok farklı açıdan ele alınabilir. Anne bebek sağlığı, rahimdeki bebeğin birey olup olmadığı vs. Tüm hayatını Allah’la kurduğu bir ilişki olarak gören imanlı Hıristiyan Eleni Hanım’ın söylediği ise bambaşka ve belki tek hakiki boyut: kendi kendinin Allah’ı olmamak. Aynı şekilde, bebeğini kendine kul etmemek ya da bebeğinin kölesi olmamak. Kendi efendini doğurmamak. Sadece Allah’a kul olmak ve tüm hayatını bunu garantiye alacak şekilde yaşamaya çalışmak. Eleni Cedolini hepimize bir iman dersi veriyor. Geriye kalan dört çocuğunu da Allah’la iletişiminde kurduğu cümleler olarak görüp onları en iyi ve doğru şekilde “söylemeye” çalışıyor ama geri kalanını ilgililerin kitaptan okuması daha iyi olacaktır.