Gezi Notları.

❣ Chile in a Photography ❣
RMH
Cookie Run:Kingdom Official!
h
Sweet Seals For You, Always

pixel skylines
Phantogram Three
The Bright Sessions
official daine visual archive
I'd rather be in outer space 🛸
Fai_Ryy
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

No title available
No title available
Claire Keane

blake kathryn
The Bowery Presents

Love Begins

#extradirty

seen from Egypt

seen from Egypt
seen from Indonesia
seen from Colombia
seen from Syria
seen from Brazil
seen from Türkiye

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Denmark
seen from United States
seen from China

seen from Brazil
seen from Germany
seen from United States

seen from Argentina

seen from United States
seen from Netherlands
seen from Mexico
seen from Syria
@mutfakmasasi-blog
Gezi Notları.
İllâ ki mutfak.
Tüm bucketlist'ler aynı oranda dokunaklı ve gülünçtür. Hiçbiri bir diğerinden üstün yahut alçak değildir.
coming soon @ Romaeuropa Festival 2012
IMITATIONOFDEATH workshop San Miniato_luglio 2011
ph. Andrea Pizzalis
http://www.ricciforte.com
“1970’lerde büyük aşk yaşayan iki performans sanatçısı; Marina Abramovic ve Ulay, 1989’da ilişkilerini ruhsal bir yolculukla bitirmeye karar verirler. Çin Seddi’nin iki ayrı ucundan 3 ay boyunca birbirlerine doğru yürümeye başlayıp ortada buluşurlar. Birbirlerine son kez sarılır ve bir daha görüşmemek üzere ayrılırlar… 2010’da Marina Abramovic Moma’da bir retrospektif sergi açar. Serginin bölümlerinden birinde, Abramovic bir sandalyede otururken masanın diğer tarafındaki sandalyede de tanımadığı kişiler 1 dakika boyunca oturur. Konuşmanın olmadığı, sessizliğin paylaşıldığı bir oturuştur bu. Ancak birden Abramovic’in hiç beklemediği bir şey olur ve karşısındaki sandalyeye Ulay gelip oturur.”
Our common destiny. Just sit somewhere i can see you again.
“the artist is present”ı izledim.
günlerdir hakkında okuyorum, sanırım üstüne yazılacak her şey yazılmış. şu fragmandan haberdarsınızdır, belki de sadece bu kısmı izlediniz;
http://www.youtube.com/watch?v=OS0Tg0IjCp4
tüm hikayenin soap-opera kısmını aydınlatmak adına; marina...
mediterraneum:
A Sun-bearing Peri Rides a Composite Lion Mughal, Kashmir, probably third quarter of the eighteenth century. 343 x 222 mm Purchased in 1935.; MS M.787.
Astrology was an important part of Islamic culture; this miniature actually represents Sol in Leo, the conjunction of the sun with the constellation Leo. What is unusual, however, is that the lion is a composite drawing, or symplegma, made up of many intertwined animals, human beings, and monsters. Sol in Leo also appears in MS M.788, an astrological treatise purchased with the leaf, but in that image the lion is not composite
Music from Wong Kar-Wai’s Films
Here’s a new mix I made for every WKW fan.
Intro - Excerpt from “As Tears Go By”
Sandy Lam - Passion (Cover of “Take My Breath Away”)
Los Indios Tabajaras - Always In My Heart
Dennis Brown - Things in Life
Dinah Washington - What A Diff’rence a Day Made
The Mamas & The Papas - California Dreamin’
Faye Wong - 夢中人 (Cover of “Dreams”)
Qi Qin - 暗淡的月
Teresa Teng - Mong Gei Ta (Forget About Him)
Robison Randriaharimalala - Because I’m Cool
Astor Piazzolla - Prologue Tango Apasionado
Caetano Veloso - Cucurrucucu Paloma
Frank Zappa - Chunga’s Revenge
Danny Chung - Happy Together (Live cover)
Shigeru Umebayashi - Yumeji’s Theme
Ending - Excerpt from “In The Mood For Love” Nat King Cole - Aquellos Ojos Verdes
Nat King Cole - Te Quiero Dijiste
fotoğraf kolajlarıyla küçük hikâyelerden bahsediyorum. Tumblr mesajlaşma fasilitesine 'hayran postası' diye isim vermiş. bir Moğol türküsündeki gibi "güleceğim tutuyor". kimsenin biricikliği, süperstarlığı, hayranlık uyandırması bir diğerinin eline su dökemiyor. billâhi sefalet içindeyiz. anı belleği böyleydi, komünistliğimiz başka memleketlerde yaşanabilen bir şeydi (aynı 'sokakta öpüşmek' gibi) ve de her halûkârda dans etmek ve müzik var olduğu için hayat bana şahaneydi. t.
tanrı’nın çocukluk anıları.. çocukların yönettiği bir dünyada eşya’ya söz hakkı doğardı heralde. bir ki üç.
ruh halimi sordu. “fotokopilerim var doğuruyolar. okumam gereken dağlar. görüşmeci çığlıkları. gülhane parkı humayunu, kızgın gömlekler ve halay” dedim sığdığı kadarıyla.
“fotoğraf, kusursuz bir cinayet”miş. böyle laflar ediyorlar. biz’de bir gedik açıyorlar. sonra, bu lafları durumlarımıza uyacak şekilde dikmek durumunda kalan terzilere dönüşüyoruz.
her neyse. mevzu, derin. ben, tüm kitapları, fotokopileri ve bir fincan isam kahvemi alıp, mekan değişikliği yaparken fotoğraflanmışım. diğer düşüncelerim, dertlerim, kaygılarım, tedirginliklerim ve korkularım ve odalarım ve gömleklerim ve dağınıklığım ve/veya faturalarım ise öldürülmüş.
kusursuz bir cinayet sevgili tunakan. taammüden adam fotoğraflamak. teşekkür.
senin iş de umarım olur. kitaplar düşmeden kaçmalı. bize her yer olay yeri.
Ah cânım Ebu!
Bugün gramofonu tamir ettim. Biraz Behiye Aksoy bile yaramadı kötü niyetli dünyaya. Kalkmış masallar anlatmaya çalışıyorum, masal mı kalmış Tuğçe ? Masalın kalmadığı yerde nasıl masalcıların büyük masalarından söz edebiliyorum. Aklımda Neşet Usta'nın " cahildim dünyanın rengine kandım " deyişi dönüp duruyor. Bir kare fotoğrafım var bugüne ait. Hiç unutmayacağım o kendime bakışı. Yiğit bir yıllık albüm getirmişti ya bana, her aya iki kare. Bu ayın tek karesi bu, bu işte. Hayır Barış Ağbi, el yazımı unutmayacağım. Çünkü ben mektuplar yazıyorum hâlâ uzak şehirlere. Ne ki, Kendimi doğru tanıtamıyorum, çok heveslendiklerimde. Herkesin bir trajiği yok mu var. Sen en iyisi hep "sakin ol Tuğçe". Serin takıl, uzaklara bak, uzun sus. Göz göze gelme, kendini kolla, kanma. Çav, çav bella !
biz hermafroditler, tango ve mutfak halısı.
Ne çok şey duyduk değil mi tango dansı hakkında? Latin kökenli diğer danslarla kıyaslanmaları mı kaldı, “neden yatakta değil de ayakta” yapıldığı mı, nasıl maço bir disiplin olduğu mu, aslında tutkunun- şehvetin- kekre aşkların- balkabağı olmaya teşne coşkuların ve daha nece alegorik “dramaquenn” ahvâllerin dansı olduğuyla ilgili kaba saba yorumlamaları mı… oy, neler neler.
Velev ki “ulan bu adımı doğru mu attım, eyvah bana bakıyorlar” neviinden iç’seslerden arınacağı kadar uzun bir zamandır tango dansını tanır- bilir- sever bir durumdaysa insan; o “şehir efsaneleri” kulağa bir komik geliyor ki sormayın gitsin.
Tango dansındaki kadın ve erkek teknikleriyle ilgili, yahut şimdi burada isimlerini ansam “o ney bee?” dedirtecek figürlerle ilgili ahkâm kesecek değilim. Ancak zannımca, yedi sekiz yıldır içinde bulunduğum ve hakiki olarak tanımadığınızı düşündüğüm bu “hareketli- sosyal platform” için size lâflar hazırlamış olabilirim ve bunun ismi pek de öyle ahkâm olmaz.
Oturup “ şu şu tarihlerde Buenos Aires, Montevideo gibi kentlerde başlamış, Uruguay kökenli ……….” falan gibi cümleler yazmayacağım. Dileyen tango dansının tarihçesini- çıkışını- gelişimini açar okur. Var’olan bilgiyi evirip çevirip yeni bir bilgi gibi sunmak gülünç geliyor bana. Benim zaviyemden bakıldığında, ilgi çekici olan başka şeyler var tango hususunda. Size onlardan bahsetmek isterim.
Tango gecelerinin enternasyonal ismi Milonga. Milonga, aynı zamanda tango müziğinin bir ritmi. Dokuz sekizlik versiyonu diyebiliriz bizim memleketin diliyle. Tango müziği de vals- tango- milonga olarak ayrıştırılır ritmik bir sınıflamayla. Milonga gecelerinde, müzik “tanda” usulüyle yapılır. Her tanda; aynı orkestradan, aynı müzik çeşidinden (tango- vals- milonga) yahut aynı solistin yorumlarından oluşan üç ya da dört parçalık müzik blokları anlamına gelir. İki tanda arası, partner değiştirmek ve dinlenmek için dansçılara zaman tanıyan cortina’lar girer.Türkiye’nin ismi de genelde Arjantin’le Rusya arasında anılacak kadar meşhurdur tango söz konusu olduğunda.
Bir yönlendirici ve bir takipçiyle pişen bir yemek tango.
Dünya genelinde, tango yapan erkekler “leader (yani yönlendirici)” kadınlarsa “follower (yani takipçi)” olmaktan yana yaparlar seçimlerini. Genel geçer rol dağılımı da böyledir zaten. “Erkek emrediyor, sen de izliyorsun, o ne öyle canım, ne kadar maço dans” vaveylası da tam buradan çıkmıştır anlamadığım şekilde. Yönlendirmeyi bilen bir kadın olduğunda, iki kadın da dans edebilirler pekâla. Beri yandan, ‘yönlendirici’ ; hem pistin akışını takip edip birileriyle çarpışmayı önlemekle , hem de müziği dinleyip ‘kendi müzikalitesini’ yani çalmakta olan müziği nasıl ‘duyduğunu’ partnerine aktarmakla yükümlüdür. Takipçi ise; partnerinin ‘söylediklerini’ iyi dinlemekten, sakin olmaktan, çalan müziği değil “dans etmekte olduğu kişinin duyduğu müziği duymaktan” sorumludur. Matrak da bir lâf vardır hâtta; “tahmin etme takip et” diye.
Tango dansı –belirli teknik kurallara bağlı kalarak- doğaçlama olarak yapılır. Yani ki, özel bir gösteri- şov- koreografi filan söz konusu değilse; iki kişi pistte birbirine bitişir ve birbirlerine kulak kesilir. Bir anlaşmazlıktan yahut teknik bir yanlışlıktan yola çıkarak, o andaki supleksle yeni bir doğru yaratılır. Böylece her parça, her tanda bir başka hikâye olarak var olur, tekrarlanamaz bir yaratı hâline gelir. Zevkli kısmı zaten tam da buradadır.
Pist daima, dünyanın her yerinde, saat yönünün tersine akar. Bildiğimizce Buenos Aires’teki insanlar “saat yönünün tersine doğru dans ederiz çünkü biz dans ederken hep zamanı geri sararız” derler.
Ben bir takipçi’yim. İnsanın kalabalık ve geveze gezegenimizde, susarak yapabileceği bir şey olması şahane.
Yıllardır pek çok insanla dans ettim; bir ya da çok keyiflendiysek birkaç tandalık oyunlar kurdum bozdum, beceriksizlikler yaşadım ve sonsuz şeyler öğrendim. Aynı dili bırakın, aynı enternasyonel başarısız İngilizceyi bile konuşamadığım kadar yabancılara sarıldım. Şahane dansçılarla hiç anlaşamadan, hiç kontak kuramadan memnunsuz yerime oturuşlarım da oldu, henüz bir yıldır dans eden birileriyle “Kaç tandadır dansediyoruz biz yahu ?” diyerek kahkahalarla sandalyeme doğru yürüdüğüm de…
Dünyanın her yerinde arkadaşlarım oldu. Ben evlerine gittim, onlar bizim evimize geldiler.
Yaşadığım kentin dışındaki kentlerden tango- arkadaşlar edindim. Bana Ankara’yı, Bursa’yı, İzmir’i, Samsun’u, İzmit’i, Antalya’yı, Bodrum’u sevdiren/ tanıtan arkadaşlar. Bana Marsilya’yı, Roma’yı, Floransa’yı, Berlin’i, Milano’yu sevdiren/ tanıtan adamlar, kadınlar.
Erkek- erkek, kadın- erkek, kadın- kadın ilişkilenme varyasyonlarını “mahalle sosyolojisi” kıvamında; tango gecelerinde yaşananlarla seyrettim, yaşadım, belledim.
Şu günlerde otuz yaşım bitmek üzere. Yirmi ikiden otuza kadar geçen süre, insanın da epey dönüşüme uğradığı, başka bir şeye evrildiği bir zaman dilimi sizler de iyi bilirsiniz ki.
Tangoyu seveceğinden emin olmadığım hiç kimseye “sen de başla be” demedim. Birkaç çöpçatanlığım olduysa da, mevzubahis arkadaşlar hâli hazırda tango zehirlenmesi yaşamakta ve gecelerce dans etmekteler. Öle bayıla yapsam da, yaptığım bir şeyi dikte etmeyi can sıkıcı buluyorum. Başlamış birine “ilk zamanlar sıkıntılı geçecek, ama altı ay sabret, kendin için bunu yap” demekte de bir beis görmem, yalanım yok.
Korkunç bir ara kuşağın “hermafrodit” kızlarıyız ya biz; işte yüksek ökçeli pabuçları topuğunu yamultmadan kullanmayı başarmalar, kazık yutmuş gibi görünmeden dik durmalar, bir elbiseye göz değdirmeler hep tangoyla girdi hayatıma. Çünkü artık korseler, jartiyerler, eldivenler, file çoraplar, taş plâklar yok. Artık bol kesimli kot pantolonlarımız, çok rahat spor ayakkabılarımız, kambur duruşlarımız var daha ziyâde.
“Seyredilirken” kontağı kopartmadan “sahnesel olanı” yaşamayı da tangoda öğrendim. Yıllar aldı ve hiç kolay olmadı. Çünkü benim gibi tez canlı bir kızın sakince ve sükutla “durup”, o anda kiminle dans ediyorsa, onun müziği nasıl idrak ettiğini/ nasıl yorumladığını duyması, kendi duyduğundan vazgeçip onunkine yoğunlaşması demek kendiyle çok uğraşması demek.
Hani konservatuvardakinden daha fazla şey öğrenmişimdir desem yalan olmaz. Çünkü kadınlar tuvaleti daima bir kulis, diğer kadınlarla tehlikesizce güzel ilişkilenmeler kurabilmeyi öğrenmek ciddi bir deneyim, pist daima sahne ve ben artık otuz yaşındayım. Ah ne de güzel demiş sevgili Audrey; “Sadece kendin için ve kimse seni seyretmiyormuş gibi” dansetmeyi öğrenmek, büyümek gibi bir şey.
Tangoyla ilgili ille bir kültü dilinize dolamak isterseniz, sıkıcı şehir efsaneleri yerine şu dizeyi öneririm hararetle; [Bir milonga gibi neşelendiriyor sesin]*
Benim de sesimi bir milonga gibi neşelendiren biri var. Biz bazan evde mutfak halısını sıyırıverip dansederiz. Bazan ayaklarımızın videosunu çekeriz. Hem dansımız ne alemde dışardan görmek için, hem de arada seyredip gülümsemek için. Tango; pistlerin ve frakların ve uçuşan elbiselerin dansı değildir sadece. Mutfak halısını sıyıvermenin de dansıdır aynı zamanda.
Al gözüm seyreyle.
(*) Turgut Uyar.
mey hikâyeleri/ tefrika 3.
‘Sirkeci Vapuru’nu söylemesi ne güzel. Hele üzerinde bir trençkot varsa, ve anneannenin armağanı gözlükler; sanki o zaman iki’bin’on’üç değil yıllardan. Yıllardan Sirkeci vapuru.
Replik: -“Haliç yolcusuyum üstâdım, Pera’ya çok düşkün değilim.”
Bunu yazan; iç’sesi sayesinde radyo tiyatrosu dinliyor hep, kendi oyunlarından mürekkep bir radyo tiyatrosu. İşte, radyo tiyatrolarının lüzumlu bir şey olduğu zamanlara doğru yoldayım. Madam Anahit’in Hristaki Pasajı’nda masalara buyur edildiği kibar yıllara doğru.
Kent çok alımlı. Harem çok alımlı. Ben çok alımlıyım. Bu ender yakalanabilen komboyu bulmuşken, hiç bırakmıyorum, asılıyorum paçasına. Bu defa, önseme başka. Fakat günün mevsimi, yine ikindiden sonrası, külden mavi.
Böyle ikindi sonralarında, “tenha menha bir yerlerde dururum” (*) istasyonundaysa İstanbul; nasıl dehşetli güzel görünüyor gözüme, bunu düşünüyorum. İstanbul’a bir hâlleniyorum ki sormayın gitsin. Yıllardan Sirkeci vapuruna geçiyorum olmadık bir zaman bükülmesiyle. ‘Sirkeci Vapuru’nu söylemesi ne güzel. Sarayburnu’na gidiyorum ve bir yandan kentin bu jartiyerli hâlini fotoğraflıyorum.
Beklemediğim bir telefon almak, seste ‘yeryüzünde masaya oturması en güzel üç isim’ listesinin içinde bir adam, ağızda ıslanan isim “Ahırkapı”. Giyinip çıkıyorum. Tam da bir “masa da masaymış ha” (**) bekliyor beni. İyi biliyorum. O masaya yürüyorum.
-“Giritli Meyhane. Ama hakiki Giritli he.” diyor. Maestro. Tam bir yol arkadaşı ve muhakkâk ki tam aşk yaşanacak adam. Onunla ilk oturuşumuzdan beri seyrediyorum bu hâllerini; yaşadığı, tattığı, haz duyduğu her şeyi tanıtmak için delice bir arzusu var. İçtiği içkileri tattırıyor, masadaki tabakların içindeki hikâyeleri anlatıyor, -“Bu tadına bakmanız gereken bir şey! “ diyor, her oturduğumuz masanın servis yapanını bizimle tanıştırıyor ve bunları yaparken hep gözlerinde sular çalkalanıyor. İki liraya marketten aldığı bonibonu, bir liraya arkadaşlarına satmaya çalışan bir çocuğa benziyor. Sırf bu ‘bulaştırma hevesi’, âh. Meyhaneci değil ama, sanki Dersaadet’in bütün hususi meyhanelerini- meyhanecilerini biliyor, her biri başka gerekçelerle ahpâbı. Alfredo. O benim Alfredo’m.
Replik: -“Topkapı Sarayı’nın atları ! Gelip bize bakın da ‘çifte’ görün. “
Dört kişiden müteşekkil bir masadayım. ‘Daha geçen yıl yoklardı’ dediğim insanların fena hâlde köşe taşım olmasından müteşekkil bir masa da, aynı zamanda. “Ne yaman adam!” “Ne yaman kadın!” diye düşündüren kalender bir masa.
Biz rakıdayız, Alfredo votkada. Votkayla başlayan serbest çağrışmamız, bir zamanlar Sovyet toprağı olmuş memleketlerdeki acaip tondan bahsetmelere varıyor. Rusya hakkında konuşuyoruz en çok. Sovyet kültürünün mevcut anarşizmden bile koyu oluşunun sertliğinden, bizim dille ulaşamayacağımız bir noktada durmalarından, votkayı kilogram usûlü almalarından, bizim topraklarımızdaki adresliliğe göre nasıl adressiz ve ‘bozuk’ olduklarından, bunun büyüleyiciliğinden, Çehov’dan, resmi ideoloji ezberini bozmayı başaran Dostoyevski sevmeyen ama Proust’a bayılan entelektüel Rus kadınların müthiş albenilerinden ve sinemadan. Başka bir hikâyenin konusu olan Rus kızdan. O’nun ağlaya ağlaya anlattığı Orpheus’tan ve Maria Bethania’nın muhteşem sesi olduğundan.
Maria, Portekizce söylüyor bir yandan. Bu harikalar masasında aklımı yitirmek üzereyim.
Alfredo, Boğazköy’lü bir çocuk. Suya atladığı yerden bir deniz ürünü çıkaran, domates yiyen, midye yiyen, ekmek yiyen, kiraz mevsiminden güze dek bir buçuk iklim boyunca zamanı bir mayoyla geçiren boğaz çocuklarından.
Replik: -“Boğaz tekiri bu, artık bulunmaz bir şeye dönüşmeye başladı. Aha Gümüş bu da, böylece ayıklanmadan pişirilip yenir, kekre tadı boklu oluşundan gelir. Yiyin.”
İyi yapılmış şeylerin, özellikle de iyi müziğin onda yarattığı esareti anlatıyor bize. Taparcasına sevdiği bir kölelik biçimi bu. Stokholm rehinelerinin en afilisi Alfredo, en hayatından memnunu. Öyle bir izdüşümü var ki benim zihnimde; telefonda ünlediği “Giritli”yi, Ahırkapı’ya vardığımda “Theodor’un Yeri” ismiyle aramamın müsebbibi. ( Bunu anımsadıkça kendime, kendi yapıbozumlarıma, yeknesak’tan masal çıkarımıma çok güleceğim ve sarsakların en güzeliyim.) ‘Oturalım’ dediğimiz ve oturduğumuz her defasında, o masadan başka bir şeye dönüşerek kalkmama neden olan bu adam için, dindarlık demek herkesin özgürlüğüne inanmak demek. Sol demek, herkes adına dertlenmek demek. Daima karşımda, kendisine ve dünyaya karşı yapılan ‘pozlama’nın üstüne doğru kusuyor. Sonra da ağzını silip kahkahayı basıyor.
[ Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış.] (***) Alfredo’nun masalarında, ben, “sinemadan çıkmış insan” oluyorum.
-“Mehtap Düğün Salonu” diyor. “Üsküdar’da böyle bir yer vardı. Sıtkı Şener Orkestrası’nın bateristliğini yapardım evden kaçıp, bi’ gün babama bir yakalandım ki, hayatımda bi’daha öylesi hain bir yakalanma olmamıştır. Tam da solomun en kreşendo yerindeydim, bagetli ellerim o’nu görünce havada asılı kaldı. “
Müziğin alıcısı. Bir tür koleksiyoner. Zaten de, Mehtap Düğün Salonu’na ve onun müzikle olan hikâyesine gelişimiz, tam da yaş dönümlerinden bahsederken başlıyor. Her doğum gününde –tam yirmi senedir, her Eylül’de- Caetano Veloso’nun “mi coracao vagabundo” diyen serseri şarkısını dinlediğini, yeni yaşını karşılamak için yaptığı tek ritüelin bu olduğunu anlatıyor.
-“Yolumun bu tuhaf kafalı adamlara varması işte hep o yıllarda oldu. İstanbul’un, Beyoğlu’nun, Elmadağ’ın gece kulüplerine takılacak yaşlara geldiğimde, Latin müziği yapan çocukları dinledikçe merak saldım o müziklere. Samba’nın Jazz’la öpüştüğü bir damar yakaladım. Bossa Nova işte. Sergio Mendes’ler, Maria Bethania’lar, Dorival Caymmi’ler falan hep öyle başladı bana yoldaşlık etmeye.”
Mercan yeşili gölgeleri olan ince belli votka bardağını başına dikip kalkıyor yerinden.
Dayanamıyor, dinletmek de istiyor. Uzunçalarına Vinicius’un Antonio Carlos Jobim ve Toquinho ile olan bir albümünü yerleştiriyor.
-“Bu Vinicius, Brezilya’nın Can Yücel’i gibi bi’şey. Ozan herif, ozan.”
O’nun müziğe olan esaretinin tanığı oluyoruz, içkilerimizi tokuşturuyoruz, tavanda açılan koca delikten göğü seyrediyoruz. Bizans’ın sonu olan bir çocukluğu o masada yaşatıyoruz.
-“Öyle azınlık sevicilik falan yapmaya hacet yok. Son Rumlar, son Ermeniler, son Yahudiler hepsi bizim arkadaşlarımızdı. Onlar giderken el salladığımız şey bizi ağlattı, çünkü giden bizim insanlarımızdı, basitçe bizimdiler ve hayattılar.”
İkimiz de gözümüzdeki gözlükten yoruluyoruz bazan. Bakıyorum ki çıkartıp koymuşuz masaya. Genelde eşzamanlı olarak. Ben fena hâlde gülümsüyorum. Damarıma coşku zerkediyor sanki. Bozkırdan söz açıyoruz ve Ankara’yı hepimiz çok seviyoruz. Boğazköylü’nün bir banka oturup suya bakmasıyla, Ankaralı’nın Kuğulu Park’a oturup yapay gölete bakmasının aynılığından.
Replik: -“Su akar, deli bakar.”
Hemen sonra, kabına sığmayarak, başka bir plâğa el atıyor. Orkestra şefimiz o. Tâbi olduğumuz şey de bizde esaret yaratıyor. “İyi şeyler”.
-“Bu plâğı, ’73 senesinde ellerim titreyerek almıştım. Düşünsenize benim çocukluğum bunları duyarak geçmiş bir çocukluk. Duymak dediysem, böyle dinlemek değil tabii. Bu müziği bu lezzette dinlemeye terfi etmek, elli yılımı aldı.”
Yıllardan “Dark Side of the Moon”. Gözlerimizden yıldız çıkıyor.
On yılın Giritli meyhânesi; renkli ampülleri, her akşam büyük sabırla beslenen kedileri, radikadan başlayıp meyhane pilavına kadar acaip kendine has masaları, Arnavut kaldırımlı yolu, ahbâp servis elemanları, karizmatik Ayşe’si, Yunus’u, Alfredo’nun çocukluğunun kokusu.
Duyumsadığımız her koku, anason rayihasında. Kesif ve de çok naif.
Alfredo, asla ‘son şekline’ gelemeyecek adamlardan. Beni sonsuz ağlatmak ve güldürmek gücüne sahip. Kesif. Ve de çok naif.
Ah benim zârif’efendim.
[Hatırla ikrar etmeye şayan bir hâsıla var mı şimdi] (****)
Hatırlıyorum, ikrâra şayan hâsıla sensin.
(*)Edip Cansever, Gökanlam şiirinden. (**)Edip Cansever’in aynı adlı şiiri. (***)Yusuf Atılgan, Aylak Adam romanından. (****) İsmet Özel, Savaş Bitti şiirinden.
mey hikâyeleri/ tefrika 2.
- Bunu yazan; artık ‘portre ne demek’ biliyor. Biliyor bilmesine ya, yalan yok, her yapıyı deforme edip yeniden kurmayı öğrenmiş hep evvellerinden; dayanamıyor, portreyi de yıkıp yeniden kuruyor. Yazmak demontedir ağbiler! -
Daima güzeldi Karaköy.
Vapurdan indim. (Hâttâ, belki şurdan başlamalı hikâyeye; bindiğim vapurda, geçmişten billur öyküleri bana anımsatan ve Galata Kulesi’ne uzun uzun bakmak isteği uyandıran bir kardeşimle denkleştim. Eskil bir kardeşimin kardeşiyle. Onunla biraz sohbet ettikten sonra, müsaade isteyip dışarıya çıktım.)
[Kardeşim diyorum, sonra kardeşim oluyor bütün encâm]*
Dersaadet’in ters ışık hâli. İkindi. Kentin en nadide parçası olduğunu düşündüğüm kuleyi seyrettim. Ali Hoca’nın -“yürü ve vapura bin ve yanaklarını güneşe doğru uzat” deyişini hatırlayıp, minicik cep viskimden iki yudum aldım gülümseyerek. Evet, vapurda. Yola çıkarken tedarikliyimdir ben. İskeleye yanaştık, indim.
Sola doğru ilerlesem, müthiş bir Cuma ikindisi tatavasında eriyik olacağım; gözüm yemiyor, sağa doğru adımlıyorum. Henüz nereyi yazacağımı bilmiyorum ama “ışıklı, şık” bir yeri yazmak istemiyorum. Esnafa olan bütün inancımla, sırtımla iskelenin arasındaki mesafeyi aça aça kıyıda kaynayan semaveri hedef alıyorum. Hemzeminde durduğumuz bir esnafın ara çayı, derin bir soluk değilse, nedir?
Semaverin çıkardığı kuvvetli duman sayesinde, tam karşımda duran Tarihi Yarımada fingirdekleşiyor bana baka baka. Ara çayımı alırken; bir yer altı örgütünün dirsek temasını kurmak ister gibi konuşan sesim, eğilerek soruyor:
-“Karaköy’de elbet bir mahalle meyhânesi vardır. Kalmıştır. Nerede o? Siz bilirsiniz.”
-“Abla, Akın Balık’ın ordakilerden başka meyhâne gibi meyhâne kalmadı. Hepsi ünlü oldu.”
-“Ünlü olmayan bir yer arıyorum ama ben.”
Meyhânenin de ünlü olanı bir garip geliyor insanın kulağına. Şu elimi ısıtan bir bardak çaydan başka ekmek çıkmayacak bana Karaköy’den, ikna oluyorum. Buraları yazamam, Akın Balık, belki bir gün. Ben size başka yerlerden söz açmak istiyorum, kalkıp semt değişitiyorum.
Şimdi fonumda “İnleyen Nağmeler” var. Zeki Müren söylüyor.
Sakız Ağacı Caddesi’ndeki Süslü Saksı Sokak’ı buluncaya dek; Karaköy’den Pera’ya kadar, geçtiğim her yer bir dekor, gördüğüm her insan bir hikâye kişisi gibi göründü gözüme. Nasıl idrak etmeyi seçersem, öyle oluyor değil mi sahi? Hemi de bütün bir yerküre. Haftaya, öbür hafta, daha sonraki hafta nereleri yazarım, onları buldum ara sokaklarda. Yürümek, zihinsel genleşmenın habitatı.
Masalar kuracağım.
Ve, şimdi, Salkım Meyhânesi, bu masa, benim ikinci durağım. Uzun bir yolculuk olacak. Hazırım. Oldum bittim bir başka sevdiğim sokak adlarındandır Süslü Saksı Sokak.
[Öğleden sonra Münü telefon eder.]**
İlkgençliğimin ilk rakısına tekabül ediyor Salkım Meyhâne. Şimdi bir et lokantası olan alt katı, o yıllarda oto yıkamacıydı. Söylemesi bile güzeldi “oto yıkamacının üstündeki meyhâne”. İlk rakımda ayarı kaçırıp, rakıya yıllarca küsmem de burada gerçekleşmiştir. On küsür yıl evvel. Burası, 27/a; Pera’ya doğru yürürken aklıma geldiğinde “İnşallah” demiştim, “inşallah aynı kalmıştır hafsalamdaki hâliyle.”
Geldim ki/ yan yana Nâzım Hikmet ilen Ehmedê Xanî.
Aklımı başımdan çıkartan bir coğrafyanın izdüşümünden, 20’lik bir masadan yazıyorum bunları. Metropolde yaşayıp da ‘yavaş yaşama kılavuzu’nun bir parçası olmak ne büyük acayiplik. “İstihza serbest” demişti ya ama Said. İstihza serbest.
Hikâyelerden mülhem bir hayat yaşarken ve bütün sokağı bu türlü sökerken, akıl dışı bir imgelemle karşılaşıyor Havvakızı. Tam da kitaplar okumanın, filmler seyretmenin mucizesiyle aynı bu işte. Salkım Meyhânesi, haritada Ahtamar’a denk düşüyor.
Meyhâneyi Feyzi ve Azad işletiyor, mezeleri Ezel Mahkûm yapıyor. “İstihza serbest” derken, editörümüz sadece bana haber vermemiş olmalı.
-“Bir insanın ismi nasıl Mahkûm olur, dalga mı geçiyorsun? “ diyorum Ezel Mahkûm’a;
-“E Doğu çocuğuyuz biz, ondan işte, duymamış mıydın hiç?” diye cevaplıyor beni. Sesinde, tutumunda hiç mutsuzluk yok. Her şeyle müthiş bir uyum içinde. Başını mutfaktan çıkartışında bile memnunluk var.
-“Bir meze söylesene bana, tek bir meze sipariş edeceğim, sen seç onu da, aşçı sensin.”
-“Acılı ezme.”
-“Hiç içmeden ağlamaya başlarsam görürsün gününü.” Gülüşüyoruz.
[Yüz kere ricamız var avcıdan/ bizi özgürleştirsin kölelik prangasından]***
Azad, Van’dan on altı yıl evvel gelmiş İstanbul’a. Üç yılını İkitelli civarındaki fabrikalarda işçilik yaparak geçirmiş. Ne mutfak, ne mey, ne hâne. 27/a’nın evyesiyle hemhâl olarak başlayan serüven, buranın işletmecisi olmaya kadar taşmış gelmiş. Çok da iyi olmuş, çünkü Azad’la Feyzi’nin bir tabelalarının bile olmayışının sebebi var. ‘Yareninin yarenini seve seve buyur etmeye’ denk düşüyor bu tutumları. Öyle çılgın paralar kazanmamak pahasına alkollü mekân işletmek, onlar için kendi küçük eşitlikçi evrenlerini kurmak demek. Sesliyor Azad: “Ben bu masalarda aktörlerin, avukatların, yönetmenlerin, kabzımalların eşit olmasını çok seviyorum.”
Feyzi yedi yıldır İstanbul’da ve burada –Süslü Saksı Sokak’ta. Feyzi’nin iki yaşında bir Emirhan’ı olduğunu işitince, dönüp Azad’a soruyorum;
-“Var mı çocuğun?”
-“Yolda.” diyor Azad, baba olmaya cüret etmiş adam mahcubiyetiyle.
-“Bir isim düşündünüz mü?”
-“Yok, bizim Mezopotamya’da, her çocuk biraz kendi ismini getirir. Bak meselâ, babamın süresiz gözaltısının bittiği gün doğmuşum ben, o yüzden Azad ismim, ismimle gelmişim yani. Bizim oğlan da kendininkini getirir elbet gelirken.”
Feyzi, patlıcan salatayı hiti ilân ediyor; Azad, “şakşuka ve haydari masanın olmazsa olmazıdır, bir de bizim bir Ermeni mezemiz var, çok leziz o da, ismi Ketina ama yanına ‘patlıcan sarma’ diye açıklama yazmak gerekir, kimse anlamaz yoksa, ben hiç görmedim başka meyhânelerde. Bir arkadaşımız öğretti, çok tutunca mönüye ekledik biz de.” diye ekliyor. İkisi de söze Zeki Müren’le ve musikiyle başlıyor, Fikret Kızılok’larla Ahmet Kaya’larla nokta koyuyor. Elbette sözümüzün eri “rakı” oluyor.
Bir yeri bıraktığım gibi bulmanın saadeti içindeyim. Artık Dersaadet olmayan İstanbul’da, artık Pera olmayan Beyoğlu’nda ne de zor bu. Azad geliyor yeniden, koşarayak.
-“Tabii o saydığım mezeler bile, daima iyi bir peynirden sonra gelir. İyi bir peynirden. Daima.” diye ekliyor. Al benden de o kadar Azad’cığım, al benden de o kadar.
Yan masayla birbirimize bulaşıyoruz, kalkmama yakınken. Veli ve İlker’le. Ermeni mezelerinin ne kadar nefis olduğundan bahsederken, öyle bir dönüyor ki lâf; “neye inanırsak inanalım, bu masaların bir birleştiriciliği var işte. O yüzden herkesle içilmez.” derken yakalıyoruz kendimizi. Yakın hissetmeye çok ihtiyacımız var. Hepimizin. Amaçsızca yakın hissetmeye. Hedef, plân, niyet olmaksızın. Doğaçlama. Öylesine. Neye inanırsak inanalım, nereli hissedersek hissedelim.
Son söz bu.
Bahsi geçen Kurtuluş’u, Pangaltı’yı, Samatya’yı, Sarıyer’i falan ben, başka yolculuklarıma saklıyorum. Aklımdan Birtat’ı, Büyük Londra Oteli’ni, Adana İl Sınırı’nı, Küçük Ev’i geçirip gülümsüyorum. Birer sigara sarıp bırakıyorum İlker ve Veli’ye. –“Yazdıklarımın komşusu oldunuz, var’olun.”
Gitmeden, az evvel yediğim acılı ezme ve peynirin boşalmış tabaklarına, minicik masamın tatlılığına bakıyorum bir defa daha. Sonra da tepeden sarkan kurumuş salkımlara.
-“Kış” diyorum, “bazan güz oluyor.”
Yol boyunca Zeki Müren çalıyor. Seyahatim beni yine varsıllaştırıyor.
Portre sözcüğü, artık zihnimde uzun kent’içi yolculuklara tekabül ediyor.
(*) Cafer Keklikçi, “Sığmadığımız Fotoğraf” şiirinden.
(**) Bülent Ortaçgil, “Şık Latife” şarkısından.
(***) Ehmedê Xanî, “Bir Nakış Gördük” şiirinden.
mey hikâyeleri/ tefrika 1.
[Ana Madde/ Portre (edebiyat)
Edebiyatta portre terimi, bir kişinin ya da nesnenin yazılı betimlemesi ya da analizi için kullanılır. Yazılı bir portre oldukça ayrıntılıdır ve yüzeyde görünenden çok daha fazlasını içerir. Örneğin, Patricia Cornwell, Portrait of a Killer isimli kitabında Karındeşen Jack’in kişiliğine, geçmişine ve muhtemel cinayet sebeplerine, cinayetlere dair gazete haberlerine ve polis soruşturmalarına yer vermişti.] *
Açıp, ‘edebiyatta portre’ tanımını okudum, evet. Kaba hatlarıyla ve net bir açımlama içeren. [Birtat’takilerden birinin portresi. Bir word sayfası. Altı günün var. İstihza serbest.]**
Alt başlıkta “portre” tanımına ihtiyacım var. Ve Ahmet Ağbi’nin ‘cinayetlere dair gazete haberleri’ yok. ‘muhtemel cinayet sebepleri ve polis soruşturmaları’ da.
Kışla Caddesi; Selimiye’yi Çiçekçi’ye bağlayan esnaf caddelerden biri. Bir çıkmaz cadde. Uzun cadde; Selimiye Kışlası’nın tören kapısının demir parmaklıklarında sonlanıyor. Askeriyenin sağ bitişiği Büyük Selimiye Camii ve sol bitişiği Birtat Meyhanesi. (Kışla Caddesi, 55 numara.) Bunca kentler geçmiş, hepsinden iz almışken ‘camii, kışla ve meyhaneyi’ hiç böyle yan yana görmediğimi düşünüyorum yine. Nasıl da muhtaç olduğumuz bir bir’olum. Vakitlerden ikindi. “İstihza serbest”. Elbette şef garson Ahmet Ağbi’yi seçiyorum. İstihza serbest. Elbette Ahmet Ağbi.
[Boynu bükük duruyorsam eğer/ İçimden öyle geldiği için değil/ Ama hiç değil/ Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer]***
Vakit ikindi. Kapıyı açarken biliyorum ki, içerde. Çünkü o, sabahları on birlerde gelir, perşembelerde müsaade ister. Birtat’ın olduğu kadar, Ahmet Ağbi’nin de müdavimiyim, biliyorum. Kapıyı açtığımda görüyorum, üstünde koparılmış bir sahifede isminin yazılı olduğu masada oturmuş; intikam temalı ve Cüneyt Arkın’lı Yeşilçam filmlerinden birini seyrediyor. Bir gözü de, akşam için hazırlık yapan ve küçük bir mahalle takımına benzeyen personelinde. Esas kızı tanıyamıyorum, ama Erol Taş var, elbet tanıyorum onu hemen. Biri daha var, yıllardır ne zaman televizyonda görsem Abdi İpekçi’ye benzettiğim bir oyuncu.
–“İsmi neydi bu aktörün ?” diye sesleniyorum, tevellütten mütevellit, yanına varasıya.
-“Vaay. Yıldırım Gencer.” Diyor es bile vermeden. Kucaklaşıyoruz.
Ahmet Ağbi, Ağrı’lı. Bir yerin isminin ‘ağrı’ olması ne acayip. İstihza bu ya. Geleli otuz iki yıl olmuş İstanbul’a. Önce uzun süre Moda’daki Şiribom’da çalışmış, sonra da Murat Ağbi’nin sahibi olduğu bu mahalle meyhanesinde, tam on altı senedir. Hanidiyse yaşıma yakın meyhaneciliği var demektir bu da. Cilâlar içinde otuza yakın yıl. Billur gözleri var, diğer tüm Mezopotamya’lılar gibi. Kirpikleri arşa değiyor.
-“Kaç yaşındasın ağbi?” Hesaplamaya çalışıyor, işin içinden çıkamıyor.
-“Sıfır bir sıfır bir bin dokuz yüz yetmiş doğumluyum işte, kaç oluyor?” Beraber matematik becerilerimizi birleştirip kırk üçe ulaşıyoruz.
-“Nüfusa mı öyle yazdırmışlar, yoksa sahiden 1 Ocak mı doğum günün?”
-“Amaan ne bileyim ben, 1 Ocak’tır herhâlde.” Gülüyor bunu şimdiye dek merak etmemiş olmamasına.
Öyle ya, Oğlak Burcu’nu da bilmez Ahmet Ağbi, niye bilsin ki? O; hâl’e gider Murat Ağbi’yle, on birde Birtat’ı açar, arayanların rezervasyonlarını kaydeder, asayiş berkemâl mi kontroldedir, ikindi vakti musikiyi başlatır, kravatını takar, makosen ayakkabılarını şöyle bir parlatır. Takımına sorar –“Bir eksik gedik yok değil mi?” Oğlak Burcu’nu niye bilsin ki.
Uzun boylu bir Parliament sigara yakıyor, ben ona ikram ederken o eş zamanlı beni Parliement’e ikna ediyor ve elbette asla hanımların sigarasını yakmasına müsaade vermiyor. Ne zaman Ağrı desek, gözü sanki bir dağa bakıyor. –“Ağrı güneşin ilk doğduğu yerdir, bilirsin değil mi? Sıcacıktır. İnsanlar da sıcacık. Ben en geç iki yılda bir hanımı, Ümit’i, Emre’yi, Ünal’ı kapar götürürüm Ağrı’ya. Eh, biz artık on altı yıldır Murat’la karı-koca gibi olduk ama tabii bir de benim Nuriye’m var. Aslında ismi Nuran ama Nuriye deyince daha tatlı dille oluyor seslemesi.” diyor. Tam da o esnada bir “Allah verdi iki göz” hadisesi yaşıyoruz. Henüz on yaşında olan Ünal, Selimiye Spor Kulübü’ndeki antrenman çıkışında babasını görmeye geliyor ve uzundur unuttuğum bir sözcüğü bana yeniden anımsatıyor. ‘Sömestr’.
-“Babamla biz boğuşuruz, bir de Fenerbahçe maçlarını seyrederiz. Çok seviyorum babamla maç seyretmeyi. Zaten maç seyretmeyi kim sevmez ki? Ben bir tek babamın eve hep geç gelmesini sevmiyorum.” diyor Ünal bir solukta. Ahmet Ağbi bana Zekai Tunca’yı, Muazzez Abacı’yı, Gönül Yazar’ı ne kadar sevdiğini anlatırken, Ünal yine tutamıyor kendini –babasını iyi tanıdığını kanıtlamaya çalışan bir oğul gibi- ; “-Ama sen bazen türküleri de çok seversin, değil mi baba?” Gülüşüyoruz. Çay içiyoruz, birer tane daha. Ahmet Ağbi çayı çok seviyor, bunu da biliyorum. ‘Patlıcan Soslu’ dediği Şakşuka’ya ve Pancar Ezmesi’ne bayılırken, en sevdiği içki rakı iken, eti sakatatı sofraya yaren yaparken; 2001 yılında, tatlı bir alay konusunun esas adamı olmak mahcubiyetini yaşadıktan sonra, “ben bunu ağzımla içemiyorum demek ki” demiş ve rakıyla yüzükleri atmış Ahmet Ağbi. “Ömür dediğiniz şey, küsecek kadar çok mu?” diyen bir musiki terennüm ediyor. Gülümsüyoruz yeniden.
Söyleniyor; -“Belki de ben hep biraz çakırkeyf insanlarla beraber olduğum için gülümseyebiliyorum. O yüzden yani. Normalde on ikide kapatıyoruz; ama bazen ne müşteriler gitmek istiyor, ne de biz kapatmak istiyoruz. Söyleniyorum; -“[Gülemiyorsun ya/ gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir/ ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet abi]”***
Hava şahane bugün.
-“Bir bira açıp azıcık da ciğer ikram edeyim mi sana?” diye soruyor.
–“Yine gelirim nasılsa gündüzleyin ağbi, sağol” diyorum. “-Hava şahane bugün, biraz yürüyeyim.”
-“Ben de en çok Haziran’cıyım. Haziran gelse de Beylerbeyi’ne gidip sokaklarda çay içsem.” diyor.
-“[Her yere yetişilir/ Hiçbir şeye geç kalınmaz ama]”*** mırıldanıyorum. İstihza serbest ya.
–“Yine geleceğim, bu defa öğlen rakısına, söz. Teşekkür ederim sohbetime eşlik ettiğin için.”
Sarılıyoruz. Ünal’a dönüp, ona çocuk muamelesi yapmadığımı anlatmak ister gibi elimi uzatıyorum. Tokalaşıyoruz yetişkin diliyle. [O çocuklar büyüyecek.]***
Hava şahane bugün, Haziran’dan araklanmış gibi. Ahmet Ağbi’nin en sevdiği Haziran’dan. Meyhanecilerin, sakilerin soyadı olmamalı diye düşünüyorum kapıdan çıkarken. Sormuyorum. Sormamaya karar veriyorum. Ahmet Ağbi’nin bilmediğim soyadı Haziran gibi.
Şimdi, bu, bir portreye benzedi mi?
(*) Wikipedia, Tr. (**) M.Said Aydın’dan aldığım heves katalizörü mesaj. (***) Edip Cansever’e ait olan Mendilimde Kan Sesleri şiirinden alıntılar.
bazı pazarlar biz mutfak halısını sıyırıp dansederiz.