Utancı bilerek yaşamak korkunç. Daha korkuncu da var:
Utancı bilerekten yaşatmak. Gördük hepsini işte daha da görüyoruz .
... /...
#EdipCansever
Onbeşimin temmuzu..🎬
Siz oynadınız, siz izleyin...
Monterey Bay Aquarium
Cosmic Funnies
Cosimo Galluzzi
TVSTRANGERTHINGS

Love Begins
untitled
Xuebing Du
$LAYYYTER
cherry valley forever
RMH
KIROKAZE

PR's Tumblrdome
The Stonewall Inn

No title available
trying on a metaphor

pixel skylines
tumblr dot com
ojovivo
Lint Roller? I Barely Know Her
One Nice Bug Per Day
seen from Brazil
seen from Ireland

seen from United States
seen from Belgium
seen from Germany
seen from Mexico

seen from Ukraine
seen from France
seen from France
seen from Hungary
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from United States

seen from United States
seen from Lithuania

seen from Canada
seen from Germany

seen from United Kingdom
seen from Belgium

seen from Malaysia
@nesrin-c
Utancı bilerek yaşamak korkunç. Daha korkuncu da var:
Utancı bilerekten yaşatmak. Gördük hepsini işte daha da görüyoruz .
... /...
#EdipCansever
Onbeşimin temmuzu..🎬
Siz oynadınız, siz izleyin...
Ruhu şad devr-i daim olsun
#Ahmet Telli
Sonunda bitti ❤️🎨🖌🖌
DERVİŞİN S/ÖZÜ
"Bir çiçek de benim için..."
Sivas katliamı gerçekleşeli bir iki ay olmuştu ve yaz bitmiş, sonbahar, soğuk ve yağmurlu yüzünü göstermeye başlamıştı.
Biz de, kızlı erkekli sekiz kişilik bir arkadaş grubu, işsiz güçsüz, sabahtan akşama kadar Kocamustafapaşa'daki bir öğrenci kahvesinde vakit öldürmekten başka bir şey yapmıyorduk. Şimdi size sözünü edeceğim o yaşlı ve yapayalnız kadını da ilk kez o kahvehanenin penceresinden görmüştük.
Yaşlı kadın her akşam, aynı saatte, elindeki toprak ve çiçek dolu poşetlerle, kahvehanenin önünden gelip geçerdi. Öyle ki, bir zaman sonra, poşetler dolusu toprağı ve çiçeği nereye ve neden götürdüğünü merak eder olmuştuk. Hem de aralıksız, her akşam!..
90lı yıllar hepimizin dibe vurduğu zamanlardı. Ülkece huzursuz, mutsuz, kaygılı ve kederli günlerden geçiyorduk ama gene de hayatımızdaki olumsuzluklara rağmen, umudumuzu ayakta tutmaya çalışıyorduk.
Hele de Sivas Katliamı...
Çoluk çocuk, yazar çizer, kadın erkek, insanların göz göre göre yakılmaları hepimizi derinden sarsmıştı, hepimiz canımızın bir parçasını Madımak Oteli'nin külleri arasında bırakmıştık. Aradan haftalar geçse de, içimiz halen cayır cayır yangın yeriydi. Diğer yandan, bizim son günlerde uğraştığımız tek konu, elindeki çiçek ve toprak dolu poşetlerle, nereye gittiği belli olmayan yaşlı ve yapayalnız kadındı.
Kahvehane masasında, her kafadan başka bir hikâye çıkıyordu.
Kimine göre, kadın belediyeye ait bahçelerden çiçekleri çalıp kendi bahçesine götürüyor, kimine göreyse, ölmeden önce, kendisi için bir mezar yeri satın almış, şimdiden o mezar yerini çiçeklerle süslüyordu.
Gene bir akşam, arkadaşların hepsi dağılmış ve ben masada yalnız kalmıştım. Eve gitmek istemiyordum. Bir sigara daha yakıp camdan dışarıya bakmaya başladım. O sırada, yolun sonunda ve aynı saatte, yine o kadın göründü. Elleri kolları, her akşam olduğu gibi, çiçeklerle doluydu.
Sigaramı söndürüp dışarı çıktım. Kafaya koymuştum, kadının o çiçeklerle ne yaptığını öğrenmeliydim.
Arkasından koşup yetiştim ve "Teyzecim yardım edeyim mi?'' diye sordum.
Başını kaldırıp yüzüme baktı. Kaşları çatıldı.
''Neden?'' diye sordu.
''Neden mi?.. Şey...Poşetleriniz ağır...Eviniz de uzaktır sizin... Hadi, izin verin de, yardım edeyim.''.
''Senin meselen o değil, ben anladım çocuk. Söyle bakalım, neden bana yardım etmek istiyorsun?'' diye tekrarladı.
Kaçarım yoktu.
Cesaretimi toplayıp ''Ya teyze, vallahi kötü bir niyetim yok... Off...Tamam ya, doğruyu söyleyeceğim...Biz..Yani ben ve arkadaşlarım, her akşam seni böyle çiçeklerle falan görüyoruz ya...Meraktan deli olduk. Allah aşkına, sen bu kadar çiçeği ne yapıyorsun, nereye götürüp getiriyorsun?" diye soruverdim.
Cevap vermedi. Poşetleri uzattı.
''Gel peşimden!'' diyerek önümden yürümeye başladı.
O önde, ben arkada, bir süre, Samatya'nın yokuşlarını indik, çıktık ve en sonunda harabe ahşap bir evin önünde durduk.
Öksürerek cebinden anahtarını çıkarıp, kapıyı açtı ve ağır adımlarla içeri girdi. Nee "Buyur gel" ne de başka bir şey... Ne yapayım, ben de peşinden...
Heyecanıma engel olamıyordum. Nihayet neler olup bittiğini öğrenecektim.
O önde, ben arkasında, tahta merdivenlerin sonunda bir küçük salona çıktık. Salonda, yerde kırmızı, desenli bir kilim ve kapının karşısında çok eskilerden kalma bir koltuk vardı. Duvarlar boy boy Hz. Ali'nin, Pir Sultan'ın ve ozanların resim ve fotoğraflarıyla kaplıydı.
Durdu, başını öne eğdi, derin bir nefes aldı ve sonra dönüp bana baktı.
Yaşlı kadının gözlerinde tarifsiz bir keder vardı.
İnsanın etine usul usul batan bir bıçağın verdiği acıya benzer bir kederdi bu...
Hiçbir şey konuşmadan yürümeye devam ettik.
Kapıları kapalı odalardan bir tanesinin önünde durdu, ben de durdum. Belli belirsiz bir duaya başladı ve sanki kapıyı incitmeden korkar gibi, yavaşça kapıyı açtı. Kapı aralandıkça, benim de kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu.
Ne... İçeride ne var???
İçeri girdi ve geriye dönüp, elimdeki poşetleri aldı. "Gel çocuk, içeri gel."
Ürkek adımlarla odaya girdim ve gördüklerim karşısında kalakaldım. Çünkü, küçücük odanın içinde, her yerde ama her yerde, bir sürü irili ufaklı onlarca saksı vardı ve hepsi çiçeklerle doluydu. Hayatımda ilk defa bu kadar çok ve rengarenk çiçeği bir arada görüyordum..
''Yirmi dokuz...'' dedi ve başını öne eğdi.
''Yirmi dokuz?... Öz... Özür dilerim ama ben tam anla...yamadım?'' diye kekeledim.
''Zamanım az kaldı ve benim beş çiçeğe daha ihtiyacım var çocuk. Otuz dörde tamamlamalıyım...Sivas'ta yakılan her bir can için bir çiçek...''
Çiçeklere baktım.
Her çiçekte, Madımak'ta yitirdiğimiz bir canımızın yüzü vardı. Belkıs...Muammer... Serpil... Nesimi... Carina... Serkan... Koray... Metin... Gülender... Hasret..."
Daha fazla kendimi tutamayıp, saksıların önünde, yere çöküp, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Kadın yanıma gelip bana sarıldı.
Samatya'da bir sonbahar akşamı...
Bilmediğim bir evde, hiç tanımadığım bir kadınla, el ele tutuşmuş, çiçeklere bakıp ağlıyoruz. Arada bir de yapraklara dokunuyoruz.
Bu kimin eli teyzem...
Bu hangi çocuğun yanağı, gözü, burnu, kaşı, saçı..
Teyzem söyle n'olur, bu yaprak, Nesimi'nin sazı mıdır, Hasret'İn nefesi midir yoksa Huriye'nin tokası mıdır...
Samatya bir sonbahar akşamı...
Aylardan efkâr, yıllardan acı...
''Peki, neden otuz dört dedin güzel teyzem? Biz o yangında otuz üç canımızı kaybetmedik mi, neden otuz dört?'' diye sordum.
Yorgundu.
Yorgun ve umutsuz.
Nefes alıp verdikçe, göğsünü yarıp geçen hırıltıyı duyabiliyordum.
Yutkundu.
Birkaç kez konuşmak istedi ama yapamadı. En sonunda 'Doğru dersin oğlum, otuz üç... Ama bir tanesi de benim için... Ben de onlarla yandım, ben de onlarla beraber kül oldum'' dedi.
Hiçbir şey diyemedim.
Saatlerce öylece sustuk ve içimizde büyüyen acıyla birlikte, çiçeklere baktık.
Ayrılık vakti gelmişti.
Yaşlı ve yapayalnız kadına veda ederken, elini öptüm.
''Senden bir ricam var can teyzem... Çiçeklerine bir çiçek de benim için ekle olur mu? Otuz beşinci de benim için olsun...Ben de yandım... Ben de küle döndüm.'' dedim.
Gözlerinin ucundaki yaş elime damladı.
"Olur çocuk, elbette olur, başım gözüm üstüne."
***
Kazara elimi kolumu bir yere çarpıp yaksam, "Canım acıdı'"demeye utanırım. Çünkü can acısı bambaşka bir şey. Bunu ben 2 Temmuz 1993'te öğrendim.
***
Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle.
t a m e r d u r s u n
#tamerdursun
#SivasKatliamınıUnutma #madımak #Katliam #semah #alevi #can #kızılbaş #MadımakOteli #ikitemmuz #yandık #hasretle #sevgiyle #otuzaltı #ozanlarımız #aziznesin #pirsultan #sivas
Semaha duranların ateşte yakıldığı yerin adıdır madımak,
2 temmuz 1993
38 canımızı verdiğimiz Kara günün adıdır madımak,
Türkülere kıyıldığı günün adıdır madımak,
Eli kanlı yobaz faşist katillerin,
İnsanları diri diri yaktığı günün adıdır madımak
Tarihin en büyük kara lekesidir madımak.
Unutmadık unutmayacağız asla unutturmayacağız.
DERVİŞİN S/ÖZÜ
"Diriye Ayrı Çemkiriyorlar, Ölüye Ayrı."
Şu memlekette, ölüp gittikten sonra, arkasından kötü söz söylenmemiş tek bir kültür, sanat ve edebiyat emekçisi yoktur.
Yaşar Kemal'den Levent Kırca'ya,
Tarık Akan'dan Ferhan Şensoy'a,
Fatma Girik'ten Cem Karaca'ya,
Yılmaz Güney'den Ahmet Kaya'ya...
Daha tabut musalla taşına konulmadan, sayıp sövmeler, itip kakmalar...
Bu acınılası durum eskiden de mi böyleydi yoksa zamanla özüne yabancılaşan bir toplumun hezeyanları mı bilemiyorum.
Gelecekte düzelir mi, farklı düşüncelerde olsak da (faşizm ve gericilik hariç) birlikte, huzur içinde yaşamayı becerebilir miyiz, onu da bilmiyorum (ya da bilmekten korkuyorum).
Vicdan insanın el feneridir ve sanırım toplum olarak el fenerimizi kaybettik. Karanlıkta, birbirimize çarpa çarpa yaşıyoruz.
Adına yaşamak denilirse!
***
''Nâzım Hikmet milliyetçiydi. Yazdığı şiirlerde türk milletine övgüler yağdırmıştır. çapkındır. Aynı zamanda birkaç kadınla birlikte olmuştu.'' diyorlar.
''Enver Gökçe işkencede çözülmüştür, yoldaşlarının adlarını vermiştir.'' diyorlar.
''Aziz Nesin halkı hor görmüştür. Onlara 'aptal' demiştir.'' diyorlar.
''Levent Kırca alkoliğin tekiydi.'' diyorlar.
''Ahmet Arif şair değildi. Ömrü hayatı boyunca sadece bir kitap yazmış adamdan şair mi olurmuş.'' diyorlar.
''Cem Karaca el etek öptü de ülkeye döndü. Dik duramadı , hata etti.'' diyorlar.
''Yaşar Kemal teröristlere destek verdi. Mustafa Kemal’i ve onun kurduğu bu devleti hiç sevmedi.''
''Kemal Sunal filmleriyle insanları aptallaştırdı. Apolitik biriydi, suya sabuna dokunmazdı.''
''Can Yücel ağzı bozuk bir küfürbazdı. Gece gündüz içer ve millete söverdi.''
"Tarık Akan birçok içi boş filmlerde yer aldı. Sonra komünistlere, sosyalistlere yaklaştı. En sonunda başımıza ulusalcı oldu."
“Ferhan Şensoy meyhaneden çıkmazdı, müslümanları sevmezdi. Bir de Aydınlık Gazetesi’ne destek vermişti.”
"Sırrı Süreyya Önder bir yandan halkçı geçinirdi ama diğer yandan trilyonluk mal mülk edindi." diyorlar.
"Volkan Konak ateistti. Her fırsatta dini değerlere hakaret ederdi." diyorlar.
"Kadir İnanır akîl insanlığa soyundu, rotayı Akepe'ye kırdı." diyorlar.
Edip Akbayram...
Cemal Süreya...
Tuncel Kurtiz...
Cahide Sonku...
Adile Naşit...
Selim İleri
Metin Uca...
Say say bitmez!
Hiç ama hiç susmuyor mübarekler!
Ölüye ayrı çemkiyorlar, diriye ayrı.
Her şeyi herkesten iyi bildiklerine inanıyorlar.
Ah...
Keşke bir parça da hadlerini bilselerdi!
Peki,
onlar bu dünyada ne kadar varlar?
ve
ruhlarını alıp, tartıya vursak, kilosu kaç para eder?
Varsayalım, dedikleri gibi, hepimiz çok kötüyüz; bir tek onlar sütten çıkmış ak kaşık!
Eyvallah.
Öyleyse buyursunlar alanlara, meydanlara, sahnelere, yollara; kâğıtların, tuvallerin, mikrofonların başına, kameraların karşısına.
En iyisini, en güzelini ve en doğrusunu onlar yapsın.
Biraz da onlar elini taşın altına koyun.
Biraz da onlar emek versin, alınteri akıtsın, üretsin, ömürlerinden koparıp halka, sanata, eserlerine versinler
Biraz da onlar yorulsun, zorlansın, saflarını belli etsin, ses çıkarsın, bedel ödesin.
Neyi bekliyorlar?
Kimi bekliyorlar?
***
Hepsi bir yana, Friedrich Nietzsche zamanında, bu ölüye ayrı, diriye ayrı çemkirenlere son noktayı koymuş da gitmiş.
"Ölüleri yargılamak kolaydır; zor olan yaşayanları anlamaktır."
Nietzsche'nin sözüne bir ekleme de benden olsun.
"Ölüler sizi duyamaz ve dediklerinize cevap veremez. Mezar taşlarını dövmekten vazgeçin."
***
Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle.
t a m e r d u r s u n
#tamerdursun
Kimse senin nelerle başa çıkmaya çalıştığını, neleri yendiği, yenemediğini, kimlerin yanında olmak istediğini, nelerin ağrıttığını başını, neler hissettiğini, neleri hissetmekten korktuğunu, içini, senden daha iyi bilemez.
O yüzden dik yürü hep, kendine, sadece kendin lazımsın...
Sabahattin Ali
Düşkün Kadın Şiiri
herkes doğru, herkes dürüst
eğri durmak bize düştü
herkes özel, herkes mühim
çocuklaşmak bize düştü
herkes ince, herkes derin
hoyrat olmak bize düştü
herkes yasa, herkes kural
öğüt almak bize düştü
herkes yoğun, herkes yorgun
hayal kurmak bize düştü
herkes aşık, herkes yaren
hasret açmak bize düştü
herkes yolcu, herkes gurbet
dalgın bakmak bize düştü
herkes acı, herkes keder
yara sarmak bize düştü
herkes peri,herkes melek
cadılaşmak bize düştü
herkes madam,herkes bayan
kadın kalmak bize düştü...
Ergür Altan
“Bir akşam üstüdür katil, muhteşem
Alıp götürmüşler dost dediğini
Almış rüzgârlar içini,
Ümide benzer, sevdaya benzer...”
Ahmed Arif
"Ya egemenlerin kiralık uşaklığını yapacaktım ve refah içinde yaşayacaktım, ya da halkımın gönüllü hizmetkârlığını yapacaktım ve yoksulluğu, mahpusluğu, işkenceyi hatta ölümü göze alacaktım.
Ben, ikincisini tercih ettim."
#FikriSönmez
#TerziFikri
SAYGIYLA...
Adamımm 🥰😘
“Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
Unutmamak için… çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
Ölü balıklar geçiyor kırışık bir denizin sofrasında
Ve ellerinde fenerleriyle benim arkadaşlarım
Durmadan düşünüyorum
Ne kadar çok öldük yaşamak için.”
— Onat Kutlar
“Tamam, bu doğrudur'' deyip hayatına aldığın insanlar sürekli ''yanlış'' çıkıyor ve sen ''Neden bunlar hep beni buluyorlar?'' diye hayıflanıyorsun değil mi?
Bence sen bunu bir kez daha düşün. Onlar mı gelip seni buluyor yoksa sen mi onları çağırıyorsun?!
Belki de sen aslında yalnız kalmaktan korkuyorsun ve belki de çocukluğunda sevgi görmediğin için, şimdi çok sevilmek istiyorsun. İlle de etrafında birileri olsun, yanında dursunlar, sana kalabalık etsinler...
Belki de adı konmamış kaygıların var içeride bir yerlerde.
Sakın sen sırf bu yüzden, tanıştığın ama tanımadığın o insanları oldukları gibi değil de, görmek istediğin gibi algılıyor olmayasın?!
Aslında onlar ta başından beri doğru değillerdi ama sen onları doğru görmek istedin. Çünkü buna ihtiyacın var. Görmüyorsun sen, bakıyorsun!
Kendini kandırmaktan vazgeç. Hep seni bulan kötüler ve yanlışlar yok. Sadece yalnız kalmayasın diye telaş içinde kendine çağırdıkların ve sarıldıkların var.
Tam da bozuk saatlerin doğru zamanı gösterdikleri bir anda, ''İşte bakın, bu doğruyu gösteriyor.” diyerek kendine yalanlar söyleyen sensin.
Onlar bozuk saatler ve sen saat tamircisi değilsin! Boşuna yorma özünü.
Gör.
Bakmak yetmez dostum, gör!
t a m e r d u r s u n
#Kızıldere On'lar asla bitmeyecek bir kuşağın ilk kıvılcımıydılar. 30 Mart 1972'de Mahir önderliğinde oligarşi ve emperyalizme amasız ve fakatsız karşı koyuşun manifestosudur Kızıldere...
ON'LARA SAYGIYLA...
Proleter devrimcilerinin görevi, "sosyalist devrim" çığlıkları atmak değil, bütün ulusun en bilinçli sözcüsü olarak milli cephenin başına geçip, Amerikan postalları altında ezilen milli bağımsızlık bayrağını yükselterek milli devrimi yapmaktır.
Mahir ÇAYAN
Mahir Çayan ve On' lara binlerce selam olsun. Saygıyla
30 Mart 1972 Kızıldere
Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna, Saffet Alp.
Bazen, ağzım bozulsun, çizgim bozulsun ardından da bu rezil yaşama zarif bir çingene edasıyla veda edip ana ikametgahıma gitmek istiyorum...
Öyle.
#yağlıboya #reprodüksiyon 🎨🖌🖌
Susmak kabullenmek değil, cevaptır.
Eğer insan kısa cümleler kuruyorsa, uzun yorgunlukları vardır.
Bob Dylan
#yağlıboya🎨🖌🖌 #reprodüksiyon