““Devrim yapmak demek illa ki sistemi değiştirmekten ibaret değildir; kalbi kırık bir kadının yaralarını sarmak, ağlayan bir çocuğu güldürmek ya da bir adamı sevmek de devrime dahildir.””
— birdevrimsiir ✨ (via birdevrimsiir)
Monterey Bay Aquarium
Keni

if i look back, i am lost

JVL
hello vonnie
Peter Solarz
🩵 avery cochrane 🩵

Andulka
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
NASA

⁂
KIROKAZE
DEAR READER
untitled

blake kathryn
art blog(derogatory)
sheepfilms

★
Stranger Things
Cosmic Funnies

seen from France
seen from Venezuela
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from France

seen from Malaysia
seen from South Africa
seen from United States

seen from Libya
seen from United States

seen from Brazil
@no-pasarann
““Devrim yapmak demek illa ki sistemi değiştirmekten ibaret değildir; kalbi kırık bir kadının yaralarını sarmak, ağlayan bir çocuğu güldürmek ya da bir adamı sevmek de devrime dahildir.””
— birdevrimsiir ✨ (via birdevrimsiir)
“Tek başına özgürlük ne işe yarayacak, bir türlü çözemedikleri bu.. Ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına, benzemesin diye, özgürlük mutlaka paylaşılacak; suç ortağı bir sevgiliyle..”
— (via ametgitti)
Baktım rüzgarsın sen
Baktım çamaşır ipini zorluyorsun
Hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim
Baktım bir kitabın sayfalarını çeviriyorsun
Ayağına terlik giy
Bildiğimiz şeylerin taşında yalınayak geziyorsun
Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim
Üzerimizde kara bir leke biz satranç oyuncusuyuz
İnanıyoruz ceketlere düğmelere
İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe
İşte yitirdik bütün taşlarımızı darmadağınık oyun tahtası
Bir tek şahımız duruyor sevgilim, o da evli, iki çocuk babası
Kelimeler önümüze çıkıyor sevgilim
Uykumuzu bölüyor buradan çocukluğumuza kadar
Buradan çocukluğumuza kadar bir telaş
İçi boş kuşları kovalıyoruz ve bir sebep arıyoruz
Herkese küsmek için
Hemen o cumartesi buluyoruz, hemen o pazar
Yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar
Bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan
Ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım
Kıymetini bilmediğimiz şeyler var
Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim
Geçen günlere üzüldük tamam yola düşelim
Düşünelim: başka günlerin duvarı daha sağlam
Düşünelim: başka günlerin sokağı daha neşeli
Başka evlerin kadınları erkekleri tam bir kahraman
Tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde
Bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman
Ama baktım sen rüzgârsın sevgilim
Kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun
Başucunda bir bardak su
Beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun
“silah veriyorlar anne bana öldür diyorlar yat diyorlar anne kalk diyorlar beynimi yiyorlar anne beynimi yiyorlar kapat televizyonu anne seni de kandırıyorlar ”
"Hangi dağ efkarlıysa oradayız, Perişan edilen her şey bizimdir." Artvin'den Geziye Fatsa'dan ODTÜ'ye Munzur'dan KazDağlarına Hasankeyf'ten Salda Gölüne Doğaya, yaşama, ağacıma dokunma! #KazDağlarıHepimizin https://www.instagram.com/p/B0z_u4_g4NNxdTmKnXPMs6hPpmiU4tTOUH3Sdw0/?igshid=15822ehh42kq2
"Bulutları çarpışa çarpışa yorgun
Bir gökyüzüdür artık gülüşün.."
Erdal Erzincan’ın müthiş yorumuna geçmeden önce türkünün sözlerini, derinliğini daha iyi anlamamız için. Sözlerin sahibi Aşık Veysel’den bahsetmek istiyorum. Veysel Şatıroğlu Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya gelen bir çiftçi çocuğu, iki kız kardeşini yörede yaygınlaşan çiçek hastalığından kaybeder kendisi de aynı hastalığa yakalanır iki gözünden olur. Kendi anlatımına göre: “Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeğe gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe .yakalanmıştım… Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan.” Aşk göz ile değil gönülle olur. Ama bana kalırsa zaten kör de olmamış Veysel. Sadece babası ona bağlama alana kadar karanlıkta kalmış bir süre. Çünkü bu sözleri söyleyebilmek için bir göz gerek. O gözde bağlaması olmuş Veysel’in. “Lale der ki behey Tanrı Neden benim boynum eğri Yardan ayrı düştüm gayrı Benden alâ çiçek var mı"
İntak ve teşhis sanatını görmüş olduğum en güzel ve etkileyici örneklerinden biridir benim için. Lalenin solgun çaresiz boyun büküşü yarine duyduğunu özlemi ve isyanı bize milyonlarca hissi bir arada yaşatmaya yetiyor. “Al baharlı mavi dağlar Yarim gurbet elde ağlar” Erdal Erzincan’ın bağlaması ve güzel yorumu da ayrı bir tat getiriyor türküye.. Keyifli dinlemeler.
Che Guevara on the set of Historias de la Revolucion (1960)
Photos by Arturo Zavattini
Che Guevara and Fidel Castro during The Ernest Hemingway International Billfishing Tournament in Cuba on May 13, 1960.
Castro won the event, he caught a 54 pound marlin fish.
Bu gecede sigaraları Nazım’ın sevgilisiyken, Nazım'a deliler gibi aşıkken, Vera’ya aşık olup kendisini terk eden Nazım için; "Şiir yazamaz olmuştu. Oyun yazıyordu, yazı yazıyordu ama benimle beraberken şiiri bırakmıştı. Ama Vera’ya aşık olunca, hemen şiir yazmaya başladı. Ben onu çok iyi anlıyordum. Onu çok sevmeme rağmen, sevdiği kadınla beraber olması gerektiğini anlıyordum. Öyle aşıktı, öyle güzel yazıyordu ki, bir kez bile kıskanmadım onu. Tekrar yazmaya başlamıştı. Önemli olan da buydu." diyen ve kendisi için bir kere bile şiir yazılmayan Galina'ya içelim.
Galina Grigoryevna Kolesnikova kimdir?
Çok az kişinin bildiği Galina, Nazım Hikmet’in sevgilisiydi. Nazım’ı en çok seven Galina’ydı. Nazım Hikmet hayatı boyunca 5 kadınla sevgili oldu. 4 sevdiği kadına şiirler yazmıştı fakat Galina için kalemini hiçbir zaman oynatmadı. 1953-1960 yılları arasında sevgili olsalar da Nazım Hikmet hiçbir zaman Galina’yı sevemedi. Duygularını dosttan öteye taşıyamadı. Ayrıca Nazım Hikmet Galina’ya “Galya” kısaltmasını kullanırdı. Nazım Hikmet geçirdiği bir kalp krizi sonrası kaldırıldığı hastanede Galina ile tanıştı. Galina tanışmalarını şöyle anlatmaktadır; “Koridorda birden karşıma güzel, çok yakışıklı zarif bir insan çıktı. Ona doğru yürüdüm ve “Siz Nazım Hikmet misiniz?” diye sordum. O da “evet sevgili dostum” diyerek elini omzuma koydu. “Lanet olsun, hastalandım” dedi. Hastanede 3 aylık tedavisinden sonra Galina’nın evinde birlikte yaşamaya başladılar. Galina sadece doktoru ve sevgilisi olmadı, aynı zamanda mektuplarını yazdı, şiirlerini daktilo etti, onun tercümanı ve kameramanı oldu. Nazım’ın evinde arkadaşlarıyla, ünlü şairlerle, köpeğiyle oynarken, daktilosunun başındayken, hasta yatağındayken, yurt dışı gezilerindeyken kısaca her anını Galina kamera ile kayda almıştı. Kamera’nın son görüntüleri bir sahil kenarında çekilmişti. Oraya 1958 yazında Nazım’ın ısrarıyla gitmişlerdi. Nazım gönlünü yeni kaptırdığı Vera’ya yakın olmak istiyordu. Vera’nın eşiyle beraber tatil yaptığı sahil kasabasına Galina’yla beraber gitmişti. Hep birlikte tatil yaptılar. Galina Nazım’ı Vera’ya fal bakarken, çakıl taşları atarken ve yan yana yürürken kayda almıştı. Daha sonra Nazım Hikmet kamerayı eline alıp, Galina ve Vera’yı yan yana çekmişti. Galina Nazım’daki değişiklikleri fark etmiş ve o zamanı şöyle anlatmaktaydı; “Şiir yazamaz olmuştu. Oyun yazıyordu, yazı yazıyordu ama benimle beraberken şiiri bırakmıştı. Ama Vera’ya aşık olunca, hemen şiir yazmaya başladı. Ben onu çok iyi anlıyordum. Onu çok sevmeme rağmen, sevdiği kadınla beraber olması gerektiğini anlıyordum. Öyle aşıktı, öyle güzel yazıyordu ki, bir kez bile kıskanmadım onu. Tekrar yazmaya başlamıştı. Önemli olan da buydu. ” Galina Nazım’ı o kadar çok seviyordu ki, terk edildikten sonra “Bu trajediye çok zor dayandım. Sancılıydı. Kısaydı ama zordu. Her şey olabilirdi. Nazım’ın kalbi kötüydü. O haliyle Vera’yla kaçmıştı. Kaçtıkları yerdeki tanıdığım doktoru aradım. Nazım’a göz kulak olmasını istedim. Nazım’a arabasıyla, şoförünü gönderdim. Bol bol portakal yolladım. Bir de aldığım kazağı gönderdim” diyerek, terk edilmesine rağmen Nazım’ı ne kadar çok sevdiğini belli ediyordu. Nazım Galina’ya yazdığı ayrılık mektubu ise şöyleydi; “canım, kızım, anam, yoldaşım, baçım memet'im, münevver'im, galyam! bunu yapıyorsam başka bir şey yapamadığım içindir. ve eğer ben senin yüreğinde ve kafanda her şeyden önce senin yoldaşın, arkadaşın, seninle ortak dertleri paylaşan ağabeyinsem, sen, kadınlık gururunu çiğneyen bu acı karşısında ayakta durabilir ve büyük dostluğumuzu çiğnemezsin. (…) senden son bir ricam var: beni affet! yüzyüze konuşup konuşmamaya karar veremedim. (…) senden bir erkek olarak ayrılıyorum, ama bir dost olarak sen istesen de istemesen de yanındayım. (…) hiç kimseye kızma. kimse aklımı çelmedi. bir kez daha tekrarlıyorum, yapabileceğim başka bir şey yoktu. iki aylığına orta asya'ya gideceğim. iki ay sonra öfken yatışmış olur da beni görmek istersen gelirim. (…) dedikodular olacak, bu duruma sevinecek insanlar çıkacaktır. sana soru soran herkese “nazım benim yakın dostumdur ve öyle kalacak” de. biricik anam, bacım, memo’m, güllü hanım, adil giray, ölene kadar senin baban, yoldaşın, ağbeyin, dostun, en yakının olarak kalacağım. mübarek ellerinden öperim. senin nazım hikmet…“ Galina hiç evlenmedi. Hayatı boyunca Nazım’ı sevdi. Türkiye ile tek bağlantısı olan Dursun Özden, Galina’nın 17 Şubat 2014’te “Beni Nazım çağırdı. Ben gidiyorum…” diyerek Votkinsk’de yaşama veda ettiğini bildirdi. instagram.com/uykuhuzurv
Nazım: Ne kadar ömrüm var?
Doktor: Vera’yı görürsen 3, görmezsen 10 yıl..
Ve Nazım, Vera'yı görür 3 yıl sonra ölür..
eylemlerimizle şehirlerinizi zaptettiğimizde, sokak lambalarınızın direklerini sizlere bırakacağız.
Ulrike Meinhof
Görsel : 1 Mayıs 1980
Zavallı insanlar makinelerde yem gibi öğütülüyor, işçi mahallelerindeki daracık izbelere hayvanlar gibi tıkılıyor, büyük işletmelerce kuralına uydurulan kölelik sayesinde, emekçi halk, milyonlarca kafa ve kol, sırf bin kadar sömürücü tembel, el bebek gül bebek yaşasın, servetlerine servet katabilsin diye, asker gibi çalıştırılıp yavaş yavaş tüketiliyordu.
Émile Zola - ‘’ Germinal (Les Rougon-Macquart #13 ) ‘’
Teller büyük evleri korurmuş. köpekler büyük adamları.”Üzülme sadık düzelir.”
Mümkünse Farz Edin Yaşamamıştır…
Ahmet Kaya, Başım Belada albümünün kapağındaki fotoğraftan, dünyaya biraz kostak, az buçuk kibirle bakan, tehlikeli şiir okuyan bir adamdı. Fotoğrafta, üzerindeki palto, babamın uzun yıllar giydiği paltoya handiyse aynıydı.. Hayata sataşan adamdı Kaya, tekinsiz… Başım Belada çıktığında yazdı. Çınarcık’a gidiyordum. Mavi Marmara vapurunun üst katında mavi tahta masalar ve sandalyeler vardı. Biraya başladığıma göre lisede olmalıyım. Tek başına, kirpikleri gölgeli bir çocuk. Nasıl unuturum sözleri: Bizi güllerin iklimi tüketti Dudağı yoran bir söze kırıldık O vahşi beyaz at Alıp başını gitti Bir yaz yağmuru gibi unutulduk.
Öncesi de var, ortaokul yılları, doksanların başı, yazları bir eczanede çıraklık etmedeyim. Göksel Ağabey de eczanede kalfa. Sevdiği şarkılardan bir Kaya seçkisi hazırlamış. Efkârlanıp kapının önüne çıkıyor, sigara yakıyor. Seksen beşte Metris’ten çıkmış. Herkesten gizlese de bana anlatırdı. “Metris’in Önünde” çalarken dalıp gidiyor. “Acılara Tutunmak” mümkün müdür? “Geçmiyor Günler”i mırıldanırken anlıyorum; zaman herkes için aynı biçimde akmıyordur.
Biraz daha mı önceye gitmeli yoksa? Babam bir ajanda getirmişti. Başkaldırıyorum albümünü dinlediğim günler. O albümden ilk şarkı: “Beni Tarihle Yargıla”. Upuzun bir Ersin Ergün şiiri. Gülyangını Ömrümüz, Bir Avuç Şiir, Yeniden Haziran adlı üç tane kitabı vardır Ergün’ün… 1981-1991 arasını cezaevinde geçiren bir şair: Hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar, Mutluluğu için dövüştüğüm insanlar, Yedi bölge, dört deniz, Yedi iklim, altmış yedi şehir, Okullar, mahalleler, köprüler, tren yolları… Deniz kıyıları, balıkçı motorları, takalar, Asfalt yolu boyu dizilmiş fabrikalar… Nerden aklıma gelmişti bilmiyorum; oyun yazmaya kalkmıştım ajandama. Bir idam mahkûmunun son gecesini anlatacaktım; gel gör ki sayfaları yukarıdaki dizelerle doldurmuştum.
Kaya, 12 Eylül sonrasının bunca sessiz ortamında girmiştir yaşamımıza. Sessizlikte ses olmuştur. O yıllar Özal, her fırsatta demokrasiye geçtiğimizi vurgularken, cezaevlerinde dolu insan açlık grevlerinde ölmekteydi. Müşerref Akay’ın “Türkiyem” adlı şarkısını hatırlar mısın aylak okur? Şarkı, cezaevlerinde işkence aracı olarak kullanılırken, Kaya’nın sesi umuttu. Laf arasında, Ahmet Tulgar’ın Akay ile yaptığı o eşsiz röportajı, bilmeyenlere önermeliyim. Orhan Gencebay, minibüslerde kadere yanarken, Yazko yeni kurulmuştu. Sol, sesini çıkarmaya çalışıyordu. Kaya da Can Dündar’a anlattığı gibi, hadi oğlum Ahmet, dedi bir gün; şu işi yapsan yapsan sen yaparsın. 1985″te ilk albümü Ağlama Bebeğim yayımlandığında, ortada doğru dürüst Türk popu yokken, listelerin tepelerinde bir “protest” şarkıcı dolanıyor, özgün müzik kavramı doğuyordu. Sonra ardı ardına albümler geldi… Attilâ İlhan’ın, Can Yücel’in, Hasan Hüseyin’in şiirleri şarkı oluyor, dillere düşüyordu. Kaya, yirmi yıl sonra, Sezen Aksu, Barış Manço, Zülfü Livaneli gibi bir değer olacaktı hayatımızda; ne yaparsan yap, eskiden değer olmak bugünkü denli kolay değildi, zaman istiyordu. Üstelik değer, eksildiğinde, kendisinden kalan boşluğu hüznün doldurduğu şey olmalıydı. Kaya da öyleydi.
Rivayet midir, bilmem; kaset satan dükkânların camlarına şöyle yazılar asılırmış: Yabancı Kaset 10.000 TL / Yerli Kaset 8.000 TL / Ahmet Kaya 4.000 TL… Her türün uzağında durmuş, kendi dinleyicisini yetiştirmişti. Sanatçılar, insanların hatıralarında, ayrılıklarında, sevinçlerinde, acılarında ne kadar yerleri varsa o kadar ayakta duruyor. Onu bugün bile bunca dinlenir kılan şeyin sırrı da budur. Zaman, alnı onca açık olanlara, borcunu öder. Solcusu, sağcısı, konu o olduğunda ayrılmaz. Çünkü Ahmet Kaya, buraların adamıdır, ne yapmışsa yapmış, ne demişse demiş, ama hep içinden geldiği gibi davranmıştır; buralılar kadar hırçın, buralılar kadar deli; öylesine güzel… Sen ondan, “Hep Sonradan”ı dinledin mi hiç ya da “Yalancı Ayrılık”ı: Bir ucu yanık mendildir. Artık ne zaman Türkiye’yi anlamıyorum desem televizyonlardaki yarışmaları izliyorum. Daha dün kanalın birinde birisi Kürtçe şarkı okuyordu… Hatta geçen gün TRT 3’te renklerimiz seslerimiz gibisinden bir programda yine bir Kürtçe şarkılar. Ahmet Kaya da 11 Şubat 1999’da yapılan Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde buna dair bir şeyler söylemişti. Kürtçe şarkı okuyacağım, klip çekeceğim benzeri cümleler. Sonra olan oldu. Linç girişimi, önüne geçip kendini çatal bıçağa siper eden Mehmet Aslantuğ… Ardından sahneye Binlerce Dansöz Var adlı “başyapıtın” bestecisi Serdar Ortaç çıkıyor; o meşhur Padişah şarkısını şu şekilde değiştiriyordu; “Bu devirde kimse sultan değil padişah değil / Bu vatan bizim, ellerin değil!” Birkaç ay sonraysa asker kaçağı olduğunun anlaşılıyordu arkadaşın. Kadın göbeğinden zeytin yemeğe benzemiyordu ne de olsa bu işler. Bizde vatan haini çoktu… Kaya’yı protesto edenlerin arasında, milliyetçi şarkıcımız, müzik adamı Ercan Saatçi vardı. Ortaç’ın Padişah’ını andıktan sonra, Saatçi’nin şaheseri Yellenmek Üzerine’yi anımsamamak ayıptır. Nasıldı sözler: “Padişahlar da osurur, senatörler de / hatta genç kızlar da osurur icabında.” Derken uzun süre Atina’dan bildirmiş Reha Muhtar çıkıyor “Memleketim” şarkısını söyletiyordu herkese. Biliyorlar mıdır acaba; beşbin yıllık bir Yahudi ezgisi olan şarkı, Mireille Mathieu’nun “L”Aveugle”sine Fikret Şenes’in (sanıldığı gibi erkek değildir Fikret Şenes, zarif bir hanımdır; üstelik dilimizin en iyi söz yazarlarından biridir, geçelim) yazdığı sözler üzerine kotarılmıştır. Daha hazini, Fransızca L’Aveugle, kör demektir. Kimse o gece, oradaki Ahmet Kaya gerçeğini göremiyordu yani. Kör adamlar yine kelimelerin, kaderleri, kederleri tamamlayacağını bilemiyordu.
Ertesi gün kampanyalar başlamıştı. Berlin’de 1993’te düzenlenen bir konserde, bölünmüş Türkiye haritasının önünde konser verdiğine dair bir fotoğraf yayımlandı. Eşiyse 20 Ocak 2003’te Akşam gazetesi muhabirine şöyle diyecekti:
O yıl biz hiç yurtdışına gitmedik. Öyle bir konser yapmadık. (…) Hukukta fotoğraf delil sayılmaz, çünkü fotomontajdı. Nasıl başarılı bir senaryo biliyor musunuz? Aynı gazete 1994″te “bölücü” dediği sanatçıya Altın Kelebek ödülü verdi.
Güzel ve yalnız ülkenin insanları arasında bir tartışmadır aldı yürüdü. Sünnetsizliğinden tutun da, kendini bilmez bir kıro oluşuna dek dolu şey söylendi hakkında. Ne Mersedes’e binen dönek solculuğu kaldı; ne de bölücülüğü. Birkaç zaman sonra Oktay Ekşi’nin, Kaya hakkında yazdıkları sığlığın sınır tanımazlığı üzerine bir ibret dersi gibiydi:
Ciddiye alsan değmez. Çünkü hançeresinden çıkan sesin ona para kazandırmasından başka, insan olarak hiçbir ‘artı’sı olmadığı fizyonomisinden akan bir tip. Ara sıra ekrana yansıyan görüntüleri zaten, türkü söylemeseydi kötü bir bar fedaisi olurdu dedirtiyor.
Evet Ahmet Kaya! Sen gideli oluyor bir üç beş yıl. Senin memleketinde biz seni dinlemeye devam ediyoruz. Hal böyleyken böyle. Mezar taşının üzerindeki İstanbul manzarası kabartmasını gördüğümde, kirpikleri gölgeli çocuğu, Mavi Marmara vapuruna uçan eşsiz deniz kokusunu, küçücük kasetçalarımı, sesini, okuduğun şiirleri anımsadım da borcumu ödeyebilmek için, senin için kırık dökük şeyler yazayım istedim.
Serdar Ortaçlar, Ercan Saatçiler hep ortalarda; sözde olgunluk çağlarını sürüyorlar artık. Yeniler, onları bile aratacak durumda inan. Seni hep dinlediğim o ilk gençlik zamanlarından sonra dolu müziğe, dolu şarkıya takıldım. Yelpaze açıldıkça açıldı. Biliyordum, rüzgârım ancak böyle büyük olabilirdi. Ama sen benim için hep kürkçü dükkânı oldun. Ne zaman rakı içmek istesem ya da elimde bir birayla Kadıköy’ün oradaki kayalıklarda otursam sen vardın dilimde, hangi şarkın olursa olsun, fark etmedi.
Memleket belki kendisiyle hesaplaşırsa seni de deli dolu evladı olarak bağrına basacak Ahmet Ağabey, bu memleket korktuğu her şeyle yüzleştiğinde… Bir gün, senin o kavruk sesinle söylediğin “Doğum Günü”ne, “Adı Bahtiyar”a, “Yorgun Demokrat”a, “Olmasaydı Sonumuz Böyle”ye kardeşçe eşlik edeceğiz. Sazını, Ruhi Su’nun dediği gibi onunla dövüşür gibi hırçınca çalmanın sebebinin içindeki deniz olduğunu biz de anlayacağız bir gün.
Vatan, memleket olduğu zaman. O gün…
Onur Caymaz, Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu s.208-213 ″Mümkünse Farz Edin Yaşamamıştır…”