The Bowery Presents
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Hole
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Show & Tell
ojovivo
★
d e v o n

roma★

bliss lane
No title available
𓃗
taylor price
NASA
KIROKAZE
No title available
One Nice Bug Per Day

Kiana Khansmith

gracie abrams
Noah Kahan

seen from Malaysia

seen from Türkiye
seen from United Kingdom

seen from United States

seen from India

seen from Austria
seen from United States

seen from Türkiye
seen from United States
seen from Germany
seen from Russia

seen from Czechia
seen from Singapore
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Türkiye
seen from United Kingdom
seen from Switzerland
seen from Türkiye
seen from Indonesia
@okumagunlugu
''Nasıl ki gramer kuralları faille fiili ya da özneyle eylemi karşılıklı bir tabiyet ilişkisi içinde "kuruyorsa", birey de toplum dediğimiz ilişkiler ağı içinde oluşturulan yasalara, kurallara, düzenlemelere, sınıflamalara tabi tutuluyor ve bu yasaların, kuralların, düzenlemelerin, sınıflamaların öznesi kılınıyor. "Benlik" dediğimiz şey de, bu süreçler içinde ve bu süreçlerin kendilerine özgü araçları, "teknoloji"leri vasıtasıyla tekrar tekrar kuruluyor, oluşuyor, şekilleniyor. Ve elbette ki, gerek oluşan benlik gerekse benliği oluşturan süreçler ve araçlar kendi tarihsel dönemlerinin damgasını taşıyor. Dolayısıyla, bugün veri kabul ettiğimiz, evrensel olduğunu düşündüğümüz, ezeli ve ebedi gerçekler gibi telakki ettiğimiz gerçekler, belirli tarihsel dönüşümler sonucunda ortaya çıkmış gerçekler. Örneğin, 20. yüzyılın başında "kadınlık erdemi" diye bir "gerçek" vardı ve bu evrensel bir gerçek olarak telakki ediliyordu. O günlerde bir kadının "kendini bilmesi", bu "gerçeği" ve o gerçeği çevreleyen diğer gerçekleri -toplumsal rolünü, yerini, konumunu, vs.- bilmesi ve ona göre davranması gerekiyordu. Öte yandan, örneğin eski Yunan'da "kadınlık erdemi" diye bir gerçek yoktu. Ama başka gerçekler, başka erdemler vardı. Bugün "haddini bilmek" anlamını taşıyan "kendini bilmek"in, bambaşka bir anlamı vardı: "Haddini bilme"nin aksine, sınırsızlığı ifade ediyordu. Kişi, ölümlü olmasının, fani olmasının ve de "tabiat ana"nın kurallarına tabi olmasının haricinde, "haddi, hududu" olmayan bir varlıktı, sayısız potansiyele sahipti. Kişinin, "fani"nin yaşamını "güzel, iyi, doğru" kılması, bu "sınırsız potansiyel"i keşfetmesine ve onu işlemesine bağlıydı.'' ''Bedeninize dikkat ettiğiniz zaman, benliğinize dikkat etmiş olmazsınız. Benlik, giyim kuşam, araçlar ya da mülkler değildir. Bu araçları kullanan ilkede -bedenin ilkesinde- değil, ruhun ilkesinde bulunur. Ruhunuza özen göstermek zorundasınız -kendinize özen göstermenin temel etkinliği budur. Ben'e yönelik özen (öz-özen), töz-olarak-ruha yönelik özen değil, etkinliğe yönelik özendir.'' ‘’Ben, dönüşlü bir zamirdir ve iki anlamı vardır: Auto, "aynı" demektir, ama aynı zamanda kimlik kavramını da ifade eder. Bu ikinci anlam, soruyu "benlik nedir?"den "kimliğimi bulacağım yer neresidir?" şekline dönüştürür.'' Michel Foucault – Kendini Bilmek
Unutma, Parodi ve İroni
Unutma motifinin geçen yüzyıllardan bugüne bazı vurucu uğrakları var: Örneğin Freud. Freud’da unutma bastırılmış ve bir biçimde engellenmiş şeylerin bilinçten uzaklaştırılarak bilinç dışına atılmasıdır.Oysa öğrenilmiş tüm şeyler bellekte saklıdırlar, sadece böyle bir baskılama sonucu unutulmuş görünürler. Ya da diğer bir uğrak olan Nietzsche. Nietzsche’de unutma, sağlıklı gücün bir belirtisidir. Sokratik kültüre özgü katı bilme güdüsünün değil, aynı şeye yeni bir gözle bakabilmenin yolunu açar. Bellek ise güdülerin canlılığını soğuk arşivlerinde öldürür. Bellek hıncı saklar; kendi kendini itham etmek, kendi kendini yıkmak, kendinden intikam almak demektir. Nietzsche’nin önerisi etkin unutmadır: Yani geçmişin bilinçli terki. İnsan geçmişi terk edebilmeli, tarihin dışına çıkabilmelidir. Yoksa geçmiş bir hayalet olarak geri döner. Bu çağrı geçmişle bağları kesip atmak anlamına gelmez, aksine geçmişle bir tür ilişki kurma biçimidir; belleğe bir tür eleştirel tarz geliştirmektir. Başka bir uğrak olarak örneğin Heidegger. Heidegger için unutma, bir tür dalgınlık, es geçme değildir; belli bir tür düşünmenin sonucudur. Heidegger’e göre varlık unutulmuştur. Çünkü mantığa dayalı, hesap kitap yapan, bir tekniğe dönüşmüş olan düşünmenin sonucunda varlık unutulmaya mahkûm olmuştur. Tasarımlayıcı nitelikte olan bir tekniğe dönüşmüş düşünmeden sıyrılmak ve özlü düşünmeye varmak bize varlığın sesini duyurur.Unutma motifinin geçen yüzyıllardan bugüne bazı vurucu uğrakları var: Örneğin Freud. Freud’da unutma bastırılmış ve bir biçimde engellenmiş şeylerin bilinçten uzaklaştırılarak bilinç dışına atılmasıdır. Oysa öğrenilmiş tüm şeyler bellekte saklıdırlar, sadece böyle bir baskılama sonucu unutulmuş görünürler. Ya da diğer bir uğrak olan Nietzsche. Nietzsche’de unutma, sağlıklı gücün bir belirtisidir. Sokratik kültüre özgü katı bilme güdüsünün değil, aynı şeye yeni bir gözle bakabilmenin yolunu açar. Bellek ise güdülerin canlılığını soğuk arşivlerinde öldürür. Bellek hıncı saklar; kendi kendini itham etmek, kendi kendini yıkmak, kendinden intikam almak demektir. Nietzsche’nin önerisi etkin unutmadır: Yani geçmişin bilinçli terki. İnsan geçmişi terkedebilmeli, tarihin dışına çıkabilmelidir. Yoksa geçmiş bir hayalet olarak geri döner. Bu çağrı geçmişle bağları kesip atmak anlamına gelmez, aksine geçmişle bir tür ilişki kurma biçimidir; belleğe bir tür eleştirel tarz geliştirmektir. Başka bir uğrak olarak örneğin Heidegger. Heidegger için unutma, bir tür dalgınlık, es geçme değildir; belli bir tür düşünmenin sonucudur. Heidegger’e göre varlık unutulmuştur. Çünkü mantığa dayalı, hesap kitap yapan, bir tekniğe dönüşmüş olan düşünmenin sonucunda varlık unutulmaya mahkûm olmuştur. Tasarımlayıcı nitelikte olan bir tekniğe dönüşmüş düşünmeden sıyrılmak ve özlü düşünmeye varmak bize varlığın sesini duyurur.yöneliktir.2 Yeniden okuma metinleri çoğaltır, bizi o tek anlamın, tek sözün buyurganlığından kurtarır. İşte unutma bu işe yarar: Her okumada yürüdüğümüz yolların hesabını tutmaktansa onları unutuvermek, buyurgan anlamın egemenliğini, çoğaltılmış anlamlar ve patikalarla yıkmamızı sağlar. Bir anlamın unutulması hata olarak değerlendirilmez. Üstelik hangi anlamı unutmak? Metin nerede biter ki? Bir metin tümokumaların bir toplamıdır. Barthes’ın sözleriyle: “Çoğulluk bir hesap özeti değil, bir varoluştur: geçiyorum, geçip gidiyorum, söylüyorum, başlatıyorum, saymıyorum. Anlamların unutulması özür dilenmesini gerektiren bir konu değildir, bizi üzmemelidir. Çünkü yeteneklerimizin eksikliğini göstermez. Olumlu bir değerdir bu. Metnin sorumsuzluğunu, dizgelerin çoğulluğunu dile getirmenin bir biçimidir. Bu dizgeleri kapatsaydım eğer, ister istemez tek, ilahî bir anlam oluşturacaktım: unuttuğum için okuyorum.”3 Freud, Nietzsche, Heidegger’deki unutma kavramlarına ilişkin izlekleri takip ederek, Barthes’ta olduğu gibi Derrida için de, unutmanın yazının kararverilemez yapısına bağlı olarak, metinlere ilişkin bir nitelik olduğunu söyleyebiliriz. Arşivdekileri unutma ve unutulanları anımsama karar verilemezlik anıdır. Kimlikler içinde öteki, susturulmuş, bilinçaltına itip bastırdığımız şeyler gibi dilin en karanlık köşelerine itilmiştir. Şimdi ötekinin sesini duymak, kendimizi Nietzsche’nin önerdiği gibi geçmişin; bu düşünce alışkanlığının dışına atmayı ve her defasında ve her unutuşta, unutulanlarla başka başka ilişki kurma tarzları geliştirmemizi gerekli kılar. Etkin unutma nasıl Nietzsche için insanın özgürleşme yolu ise, Derrida için de unutma, aşkın gösterilenlerin oluşturduğu bu metafizik dizgeden daimî olarak değil, ama her seferinde yeniden kurtulmanın bir yoludur.
UNUTMA, PARODİ VE İRONİ Nil GÖKSEL
2 Roland Barthes. S/Z, (Çev. Sündüz Öztürk Kasar), İstanbul: Y.K.Y., 2002 3 R. Barthes. a.g.e., s.21
''Disiplinleriyle hastaneler, tımarhaneler, öksüzler yurdu, okullar, eğitim evleri, fabrikalar, atölyeler ve nihayet hapishaneler; bütün bunlar on dokuzuncu yüzyılın başında yerleştirilmiş ve hiç kuşkusuz sanayi toplumunun ya da kapitalist toplumun işleyiş koşullarından biri olmuş olan iktidarın bir tür büyük toplumsal biçiminin parçasıdır. İnsanın vücudunu, varlığını ve zamanını işgücüne dönüştürmesi ve onu kapitalizmin işletmek istediği üretim aygıtının hizmetine sokması için bütün bir zorlama aygıtı gerekli oldu; ve bana öyle geliyor ki, insanı kreş ve okuldan alıp kışladan geçirerek, hapishane veya akıl hastanesiyle tehdit ederek -"ya fabrikaya gidersin, ya da hapishaneye veya tımarhaneye düşersin!"- sonunda düşkünler evine götüren bütün bu zorlamalar aynı iktidar sisteminden kaynaklanıyor. Diğer alanların çoğunluğunda bu kurumlar esnekleşmiş ama işlevleri aynı kalmıştır. Günümüzde insanlar artık sefalet tarafından değil, tüketim tarafından kuşatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, başka bir biçimde de olsa, insanlar kendilerini gün boyu çalışmaya, fazla mesai yapmaya, işe bağlı kalmaya zorlayan (bir ev, mobilya... satın almışlarsa) bir borç sistemi içine sürekli kapatılmışlardır. Televizyon imajlarını tüketim nesneleri olarak sunar ve on dokuzuncu yüzyılda insanların yapmalarından onca korkulmuş olan şeyi yapmalarını engeller, yani siyasi toplantıların yapıldığı, işçi sınıfının kısmi, yerel, bölgesel gruplaşmalarının siyasi bir hareket yaratma tehlikesi, belki de bütün bu sistemi devirme imkânı taşıdığı bistrolara gitmek.'' Michel Foucault - Büyük Kapatılma
Anti otoriter karnaval'dan alındı
Etik ile Ahlâk arasında temel bir fark bulunur. Spinoza ahlâk yapmaz; çok basit bir nedenle: Hiçbir zaman, ne yapmamız gerektiğini sormaz; her zaman nelere muktedir olduğumuzu, neyin gücümüz dahilinde olduğunu sorar. Etik, bir güç sorunudur, bir kudret sorunudur; hiçbir zaman bir ödev sorunu değildir. Bu anlamda Spinoza derin ölçüde ahlâktan uzaktır. Ahlâk sorunu, iyilik ile kötülük konusuna gelince; Spinoza'nın mutlu bir yaradılışı vardı, çünkü bunların ne anlama geldiklerini bile bilmiyordu. Anladığı şey sadece iyi ya da kötü karşılaşmalar, gücün artışları ve azalışlarıydı. Nietzsche üzerinde bıraktığı etkinin bu kadar yüksek olmasının nedeni budur. Gilles Deleuze - Spinoza Üzerine Onbir Ders
Anti-otoriter karnaval'dan alındı
İktidar durmadan, hayatta yapacağımız her hamleyi ölçeceğimiz, biçeceğimiz standart ölçüler dayatıyor bize. Bu standartlardan saparsak sapık, zındık ya da hain olacağımızı hatırlatıyor her seferinde. Çoğunluk (majorite) içinde kalmamızı öğütlüyor. Çoğunluğun terimleriyle davranmamızı, yaşamamızı, bedenlerimizi kullanmamızı, ilişkiye girmemizi istiyor. İktidarın yaslandığı ve ürettiği çoğunluk kavramının ardında bir ortalama , standart bir ölçü duruyor hep. Bu standart ölçüye göre değerlendiriliyor her şey. Bu standart ölçü faaliyet alanlarımızın, ifadelerimizin sınırlarını belirliyor. İktidarın ve tahakkümünün sırtını dayadığı ve sabitlik üzerinden geliştirdiği bu çoğunluk kavramının içinde kaldığımız ölçüde başka belirlenimlerin açığa çıkması zor görünüyor. Oysa bir norm olarak bize dayatılan bu çoğunluk aslında hiçbir zaman olmadı; herkes kendi yaşadığı mikro oluşlarla bu sabiteden, standarttan saparak toplumsalın çeşitlenmesine yol açıyor kaçınılmaz olarak. Dolayısıyla her oluş bu yüzden bir minör-oluştur. Deleuze ve Guattari’nin Bin Yayla’da geliştirdikleri haliyle azınlık (minörlük) kavramı, müzikal, yazınsal, dilsel ve de hukuki, politik göndermeleriyle çok karmaşık bir kavram. Azınlık ile çoğunluk arasındaki karşıtlığın salt niceliksel olmadığını; çoğunluğun, ifadenin ya da içeriğin bir sabitesini ima ettiğini vurguluyorlar. Bir değişmezlik üzerinden oluşturuluyor çoğunluk kavramı. Örneğin, standart bir dil konuşan, yetişkin-beyaz-heteroseksüel-Avrupalı-erkek bir standart, bir sabite olarak konuluyor önümüze. Bu erkeğin sayısal olarak az ya da çok olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Dolayısıyla sayısına bakılmaksızın bu sabiteden farklı olan bir belirlenim azınlıkçı olarak düşünülecektir. Çoğunluk iktidarı ve tahakkümü, standart bir ölçüyü ima ederken, azınlık bu iktidar ve tahakkümden kaçan oluşlara vurgu yapıyor. Örneğin seçimlere baktığımızda bize seçme ve seçilme hakkı verildiğini düşünerek bir özgürlük ortamı içinde bulunduğumuz yanılsamasına kolayca kapılabiliyoruz. Oysa bu hak bize standardın, sabitenin sınırlarını, yani çoğunluğu onayladığımız ölçüde veriliyor. Seçimimizi toplumu değiştirme yönünde kullanmamamız gerekiyor. Deleuze ve Guattari tam bu noktada her şeyin ters yüz edildiğini, zira soyut standartta analitik olarak içerildiği ölçüde çoğunluğun aslında hiç kimse olduğunu belirtiyorlar. Çoğunluk diye bir şeyin olmadığını, çoğunluğun ‘Hiç Kimse’ olduğunun altını çiziyorlar. Buna karşın azınlık-oluş, dayatılan modelden saptığı ölçüde herkesin oluşudur. Bu yüzden herkes azınlıktır, minördür bir ölçüde. İktidarlar tahakkümünü modellerle kuruyorlar. Günümüzde erkek-dişi karşıtlığına dayalı cinsiyet modeline bakalım; bu modelin, Newton ve Descartes’a özgü mekanik felsefeyle birlikte ancak yakın zamanlarda Batı tarihine hakim olduğu biliniyor. Rönesans’a kadar süren klasik zamanlarda tek cinsiyete dayalı bir model tercih ediliyordu; bu modele göre, en altta yer alan incelikten yoksun bedenden başlayıp, en üstte yer alan ideal bedene dek uzanan, mükemmellik dizisi halinde sıralanmış insan bedenleri vardı. Bu model de en az çift cinsiyet modeli kadar cinsiyetçiydi. Tek cinsiyetli modelde geleneksel erkeklik, dişi bedenine nazaran canlılık bakımından daha sıcak olduğundan mükemmellik dizisinin tepesinde duruyordu; oysa karakteristik dişi formu, erkekle kıyaslandığında üretici kuvvetlerinin görece zayıflığından dolayı bu merdivenin çok aşağısına yerleştirilmişti. Beden ısısına göre kurulan bu tek cinsiyetli modelin cinsiyetçi söylemi, modern zamanlardaki çift cinsiyetli modelde de devam ettiği görülüyor. Tüm varyasyonlarıyla her yöne uç veren yaşamın içinden çekip çıkarılan bir sabiteyi, kurmaca bir gelişim çizgisini model alan iktidarın söylemi bize hayatı dar ediyor. Çoğunluk oluş diye bir şey yoktur, çünkü hayat modellerle, akıllı tasarımlarla değil, rastlantılarla, karşılaşmalarla, hatalarla, sapmalarla çeşitleniyor ve her oluş iktidarın modelinden saptığı ölçüde bu yüzden bir azınlık oluştur. O yüzden, bir sabite ve homojen bir sistem olarak çoğunluk (majörite); alt sistemler olarak azınlıklar; ve potansiyel, yaratıcı bir oluş olarak azınlık (minöriter) arasında ayrım yapmamızı öneriyorlar Deleuze ve Guattari. Dil içinde aynısı geçerli. Azınlık dilleri, majör dil ve majör dilin azınlık (minör)-oluşu sürecine girmesi arasında da yapıyoruz bu ayrımı. Azınlıklar, nesnel olarak tanımlanabilir durumlardır, kendi getto yurtlarına sahip, dil, etnisite ya da cinsiyet halleridir. Fakat aynı zamanda bunlar, ortalamanın ya da çoğunluğun kontrol edilemez hareketlerini ve yersiz yurtsuzlaşmalarını başlatacak oluşun tohumları ve kristalleridir de. Bir çoğunluk dilinin oluş yaşaması için, bir azınlık diline eklemlenerek bir oluş sürecine girmesi gerekiyor. Salt bir azınlık dilini konuşarak, bölgeselleşerek ya da gettolaşarak devrimci olunamayacağını vurguluyorlar Bin Yayla’da. Devrimci oluş, bir çok azınlık unsurunu kullanarak, bunları birleştirerek, özgün, öngörülemeyen özerk bir oluştur ancak. İktidarın majörleri çoktan tükendi; birbirimize eklenerek erkleneceğimiz minörlere, devrimci-oluşlara yolculuk ise tüm hızıyla devam ediyor. Rahmi Öğdül
Anti otoriter karnaval'dan alındı
“Eğitimime, okul yüzünden uzunca bir süre ara vermek zorunda kaldım.” -Bernard Shaw
Introducing Nietzsche 13/13
Journée d’étude Columbia Global Centers — Paris
1/13 Martin Heidegger
2/13 Georges Bataille
3/13 Maurice Blanchot
4/13 Gilles Deleuze
5/13 Hannah Arendt
6/13 Aimé Césaire
7/13 Sarah Kofman
8/13 Frantz Fanon
9/13 Michel Foucault
10/13 Luce Irigaray
11/13 Jacques Derrida
12/13 Hélène Cixous
13/13 Ali Shariati
Extra Seminars
Je n’aime pas la littérature
J’aime Proust, mais je n’aime pas la littérature. J’aime Breton et Modiano, mais pas la littérature. J’aime Sebald, Kundera, Balzac, mais je n’aime pas la littérature. J’aime Cioran, Alain, Valéry, mais je n’aime pas la philosophie. J’aime Baudelaire, j’aime Rimbaud, j’aime Mallarmé, mais pas la poésie. À la poésie, je préfère grimper dans un arbre. À la philosophie, je préfère lancer un avion en papier. À la littérature, je préfère regarder par la fenêtre quand le bus traverse la Seine. Je n’aime rien de tout cela en tant que discipline. Tu comprends ? Dis, tu comprends ?
http://rebels-library.org/files/multitude.pdf
UMBR(a) : A Journal of the Unconscious
SOLD OUT ISSUES are now accessible as PDFs (free)
2008 : Utopia [PDF]
2006 : Incurable [PDF]
2005 : The Dark God [PDF]
2003 : Ignorance of the Law [PDF]
2002 : Sameness [PDF]
2001 : Polemos [PDF]
2000 : Science and Truth [PDF]
1999 : Aeshetics & Sublimation [PDF]
1998 : Identity / Identification [PDF]
1997 : On the Drive [PDF]
1996 : One [PDF]
Alain Badiou, Slavoj Žižek, Étienne Balibar, Joan Copjec, etc.
Derrida’s Library in Ris-Orangis
Ris-Orangis, France, 2014 (by Stephan Oriach)
Photo of Freud with photos of Derrida’s family
Unpacking Derrida’s Library
JACQUES DERRIDA’S OF GRAMMATOLOGY famously announces “the end of the book,” but it is hard not to think of it as quite a book, and especially perhaps in the Anglo-American context, as Derrida’s magnum opus. Although another of Derrida’s three 1967 books had already appeared in...
Translation is, of course, impossible, an experience of the impossible, as Derrida would be the first to point out, and involves a principle of ruin, as Butler recalls. But that does not mean that all translations are equivalently unsatisfactory, or that mistakes cannot often be identified and corrected. Nor does it mean that Derrida could not complain (in the recent 1964-5 Heidegger course, for example), that a given mistranslation can transform the text into a bouillie pour les chats (p. 35) or, as the translator chose to render it, a pig’s breakfast.
Entends-je encore ? Serais-je tout oreille, rien qu'oreille et plus autre chose ? Me voici au milieu de l'incendie des vagues, dans le déferlement de ces langues blanches qui montent me lécher les pieds ;… de tous côtés la mer hurle et menace, crie, stride contre moi, tandis qu'au plus profond des fonds le vieil ébranleur de la terre chante son air sourd comme un mugissement de fauve et bat la mesure de son chant à un tel rythme sismique, que ces monstres de rocs qui s'effritent ici sentent eux-mêmes leur cœur sauter dans leur granit. C'est alors que, soudainement, né du néant, surgit aux portes de ce labyrinthe infernal, à peine à quelques brasses de moi,… un grand voilier qui va glissant, silencieux comme les spectres. Ô fantomatique beauté ! Quel enchantement s'empare de moi ! Quoi ? tout le silence, tout le repos du monde se sont embarqués ici ? Mon bonheur est-il vraiment là, assis à cette place paisible, mon moi plus heureux, mon second moi, éternisé ? Ni déjà mort, ni encore vivant ? Serait-ce un être intermédiaire, un de ces esprits contemplatifs qui glissent et planent en silence ? Semblable à ce navire aux voiles blanches qui va courant sur la mer obscure comme un immense papillon. Ah oui ! planer au-dessus de l'existence ! C'est cela ! Voilà ce qu'il faudrait !… Mai quoi ! le vacarme des eaux me plongerait-il dans le délire ? Tout grand bruit a pour résultat de nous faire placer le bonheur dans le silence et le lointain. Lorsqu'un homme se trouve au milieu de son bruit, au milieu du déferlement de ses projets et de ses contre-projets, il lui arrive parois de voir passer auprès de lui des êtres paisibles et féeriques dont il envie la retraite et le bonheur : ce sont les femmes. Il n'est pas loin de songer alors que son meilleur moi demeure là-bas, auprès d'elles ; qu'en ces endroits silencieux le pire fracas du ressac se transforme en calme de tombe et la vie elle-même en un rêve. Pourtant ! pourtant ! Noble rêveur, il y a sur les beaux voiliers bien du bruit et bien du vacarme, et du vacarme, hélas, le plus mesquin ! Le charme de la femme, son effet le plus puissant, c'est, pour parler le langage des philosophes, une « actio in distans », une action à distance : et cet effet nécessite avant tout précisément… une distance !
Nietzsche - Le gai savoir [60 - Les femmes, leur effet à distance.]
Traduction : Alexandre Vialatte
(via vide-et-sans-forme)
merci pour l'amour refusé la plénitude jamais accordée l'abondance ignorée merci pour les nuits d'errance et d'abrutissement dans l'alcool merci pour l'horreur de la maladie merci pour les sourires narquois les ricanements les sarcasmes le mépris la haine l'indifférence merci pour les aveux mensongers les caresses mendiées les chutes dans l'océan de la nuit merci pour les portes toujours closes merci pour les yeux vitrifiés par les larmes merci pour la bouche écrasée qui jamais plus ne s'ouvrira sur un aveu merci pour les mains disjointes qui ont perdu le chemin des caresses merci pour l'apaisement qui jamais n'arrive merci pour tous ceux en dérive vers l'archipel du désespoir merci pour tes yeux miroir de mon dénuement merci pour les râles et les cris arrachés à la bouche des suppliciés merci pour la mort qui jette sa défroque sur les épaules de l'enfant malade merci pour les promesses jamais tenues la tendresse repoussée merci pour les compagnons de clinique qui se sont suicidés merci pour ceux qui errent dans le vent de l'épouvante merci pour les parias enfouis dans les replis du désespoir merci pour les jours de torture merci pour l'oasis interdite l'ombre et la nuit largement dispensées merci pour les crachats la générosité tournée en dérision merci pour l'implacable malédiction qui pèse sur moi comme sur tant d'autres avec toi non sans toi il n'y a plus de toi désormais des apparences d'ombre dans l'étreinte des arbres morts des troncs pourris des sources trop hautes où l'aube se prostitue pour mendier un peu de lumière repartir seul sans eux sans toi toi qui toi où toi quand mémoire diluée dans les grands fonds de la panique il a fallu trouver refuge au-delà de la mort entre les pages de la nuit où s'inscrivent encore par on ne sait quelle dérision des noms impossibles à oublier pas des noms des plaies des aveux arrachés au ventre de la terre le temps d'une morsure d'un spasme d'une allégresse tronquée puis la fuite se taire se figer s'emmurer se momifier dans le silence des dunes où se défont à peine tracés les noms de celles que j'ai aimées et qui sont parties très vite en laissant traîner derrière elles une vague adresse qui symbolise le pays que je n'attendrai jamais on se laisse glisser parmi les algues dans un monde enfin silencieux mais ce n'est pas la paix ce n'est jamais la paix nulle part ni dans la chambre close ni sur le lit défait qui ressemble soudain à un piège où la mort assemble les pièces de son misérable échiquier briser l'écorce du désespoir desserrer l'étau du gel disperser l'ombre ou crever dans les plis de la terre humide qui monte à ma rencontre du plus profond de la nuit on ne veut plus on ne peut plus passer son temps à repousser bafouer déchirer mépriser arracher piétiner massacrer haïr on ne peut plus passer son temps à gueuler avec l'insistance imbécile de celui qui croit encore être entendu
Francis Giauque (in Terre de dénuement)