o zaman yetmeyen bütün sevgimle
Beyaz gösterişli çelik kapıdan içeri girdiğimde hayatım boyunca kolay kolay kimseden yardım istemediğimi düşündüm bir an için. Ama daha öncesinde arabaya bindim, Bilkent Köprüsü’nden geçtim, içeri kıvrılıp ara bir caddeye girdim. Işıklarda mendil satan bir çocuk yanaştı yanıma, elimi bozukluğa atar atmaz sanırım yeşil ışık yandı ve arkamdaki sevimsiz puştun biri ilerlemem için kornaya bastı. Benzer bir hissi markette kasiyerin yanında da hissederdim, ürünler kasadan geçtikten sonra hızlıca paketleme baskısı. Arkamda sabırsız bir dalyarak var, konuşmasa bile gözleriyle ürünlerimi bir an önce poşetlerin içine yerleştirmem gerektiğini söyler bana. Şehirde yaşıyoruz. Hem buna maruz kaldığım için hem de direnemediğim için her seferinde tiksinirdim kendimden. Akşam üstü, iki paket sigara, bir paket süt, kaşar peyniri ve yumurta alıp evime gitmek istiyorum kendimle konuşmadan ama mümkün değil gibi. Evet puşt kornaya basar basmaz yine direnemeden, elimi bozukluklardan çektim ve ben de gaza basıp devam ettim. Akşam sonrası sebepsiz bir iç gerginliği. Dikiz aynasından baktım ama göremedim. Çocuğu bıraktık orada. Bunlar aslında benim toplamımı oluşturuyor. Çok fazla insan var, çok fazla araba, ışıklar çok, binalar büyük ve yüksek. Hepimiz kaybolmuşuz. Bıyığımı ısırıp ısırıp korkuyorum akşamları. Arabayı park etmek için sağa sola baktım ve en nihayetinde düzgün bir yer bulup girdim boyalı alanın birine. Dışarıda sert bir rüzgar, tam dışarı çıkacakken şimdi rüzgarda sigara içilmez deyip yaktım bir tane. Kapıyı kapattım, pencereyi sigara külünü atacak kadar açık bırakıp bir şarkı açtım. Aklıma binlerce şey geldi, aynı anda, belki iki saniye içinde. On altı yaşındayım ve müzik dinlemek için yaşıyorum. Benim kıza bu şarkıyı dinletmem lazım, anasıyla pazara gitmiş halbuki. Onu bir prenses gibi hayal ederken, anasıyla domates alırken düşünmek. Tut kız şunu filan diyor. Orospu karı. Benimki de farklı değil gerçi. Birbirimizin kiralık katilleri olabilirdik. Sabah olsa da kantinin arkasında dinlesek bu şarkıyı, sözlerini bile ezberlemişim. Akşamdan duşunu almıştır şimdi, saçları uzun bele kadar, parlak parlak böyle tertemiz yeni yıkanmış. Dünyanın en güzel tokasını takan birtanem benim. Kahverengi. Lastik. Bir bütün içinde. Komple bir paket. Benim bu. Pazarcı gerçeği bile bozamaz bu düşü. Bir kitaptan bir pasaj getirir mutlaka. Kulağımızda müzik, pasaja bakarız. Yumuşak gülümsemeler. Allahım çalmasın zil. O zamanlar farkında değilim tabii kendimle konuştuğumun. Sigara bitti aniden. Bok var bu kadar hızlı olacak. Tadını çıkar be oğlum. Tamam sorun yok bir tane daha yakabilirim. Yaktım. Rüzgar var Ankara’da, sen sevmezsin rüzgarı, yağmura dönse keşke. Ben ne ara geldim bu şehre? Yavaş burası, burada her şey çok yavaş. Üterim ben bunları. Plaza karşımda, burada takım elbiseli abiler, etekli ceketli ablalar var. Küçüldüm birden. Herkes abi herkes abla. Küçüçük oluverdim. Yağmur yağsa keşke. Yanımda kimse yok. Acaba var mı? Yalnız kalıp kalamadığınızı anlamanız kaç yılınızı aldı hiç düşündünüz mü? Kıçını başını sallamanın alemi yok oğlum, içeri gireceksin, asansöre bineceksin ve o kata çıkacaksın. Yağma yok. Seni bekliyorlar. Beni beklemeleri hoşuma giderdi hep. Biri düşünüyor. Gelse diyor. Ya da gelecek. Ben beklenecek adam mıydım? Ve anlatacaksın işte hep yaptığın gibi. Ağzını açacaksın, konsantre olacaksın ve anlatmaya başlayacaksın. Sen bunu zaten yapıyorsun her gün. Sigara birden bitmeye yaklaştı yine. Gerçekle olan mesafemin de birden daraldığını hissettim. Birden bütün düşler bıçak gibi kesildi. Kapıyı kapatıp içeri girdim. Yukarı çıkıp o çelik beyaz kapının önüne geldim.Her yere baktım. Koridorun temizliği, paspaslar. Acaba bana bakıyorlar mı diye bile baktım. Saate baktım. Ayakkabıma baktım. Seramiklere baktım. Ölçüsü altmışa doksan, kaydırmaz. Zile bastım ve kapıyı birisi açtı. Bakıştık bir iki saniye. İçimden çaresizlikle bir sesin yankılandığını hissettim. -Yardım edin bana lütfen..









