Knife in the Water (1962) by Roman Polański
AnasAbdin
Cosmic Funnies
d e v o n

No title available
Acquired Stardust
almost home
RMH
I'd rather be in outer space 🛸
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
Peter Solarz
🪼
DEAR READER

❣ Chile in a Photography ❣
ojovivo
Alisa U Zemlji Chuda
art blog(derogatory)

roma★
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
dirt enthusiast
No title available

seen from Türkiye

seen from Belgium

seen from Germany
seen from United Kingdom
seen from Netherlands
seen from Finland

seen from Malaysia
seen from Singapore

seen from Türkiye

seen from Hong Kong SAR China

seen from United Kingdom

seen from Russia
seen from Netherlands
seen from China
seen from South Korea

seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Germany
seen from Türkiye
seen from China
@orangbiliti
Knife in the Water (1962) by Roman Polański
“Yalnız gündüz olduğu için böyle olmadığını, yanıldığını, önceden beklediğim ve yalnız benden gelen bir keder içinde bulunduğumu söylüyorum. Her zaman kederli olduğumu. Bu kederi küçüklük resimlerimde de gördüğümü. Her zaman kapıldığım keder olduğunu benimsemekle birlikte, bugün bu kedere neredeyse kendi adımı verebileceğimi, öylesine bana benzediğini. Bugün bu keder bir rahatlık, diyorum ona. yaşamının çölünde haykırıp duran annemin öteden beri haber verdiği mutsuzluğa sonunda düşmüş olmanın rahatlığı.”
— Duras, Sevgili
çünkü hep hata bendedir, en son sendeydi dersin, evet hata bendedir işte o anlarda. en çok da o anlarda bendedir hata. ve ben de birkaç yalandan reddin ardından bir şekilde kendimi hatayı ararken bulurum. pazartesi taktığım bez çantanın içindedir belki derim ya da yeşil montumun iç cebindedir. ben de öyle bana ait şeyler içinde ararım ve tararım ve ararım ve tararım ve bulurum. hata yine bendedir.
Virgil Rainer, Pietà, ca. 1910
523.700
arıyorum çekmeceleri açıyorum, yatağın, koltuğun altına bakıyorum dolapların arkalarına yastık kılıfının içine kalemliğin dibine yok yok yok nerede? öyle de acelem varken ama zaten hep böyle olmaz mı? en olmayacak zamanlarda bir yokluk lazım değilken elinin altında olanlar bir telaş nefesinde yokluk arıyorum hırs içinde, her yer her yerde işte yerini bildiğim şeyleri de yerlerinden ediyorum bulacağım, ama neyi arıyorum? hangi renkti hatırlıyor muyum mesela? dokusu nasıldı, pütürlü ya da pütürsüz? bilmiyorum sadece vardı işte vardı eminim şimdi bulamıyorum bir kelime almancadan ya da japoncadan mesela tüm duygular, isimlendirebildiklerimiz ve isimlendiremediklerimiz el ele hayatın tüm karmaşası sürprizler, istenenler ve istenmeyenler, hepsi insanın üzerine yağdığında, kalakalır hani saç derisini kazır dişlerini sıkar kollarının içi kabarır pufur pufur, aynı 3 yaşında olduğu gibi bu çocuğun küçüklüğünden beri kabarır kolları, sıcaktan herhalde der ailesi senelerce öyle anlatırlar ona neden sonra geçince öğrenir, ayrılık travmasından egzama döküyormuş 3 yaşından beri işte o anlarda hissettiği duygunun adı vardı bir yerlerde bir kelime almancadan ya da japoncadan vardı bir yerlerde
I
şimdi gece oldu, soğuk ayaklarımı yakıyor bak nasıl da değiştirdiler beni, bak artık uzun uzun anlatmaların yerini çizgiler, kareler alıyor. bak artık yüzüme vurmuyor perde rüzgarda o perde bile yok artık burada. bak ama, bakmıyorsun ki! ben belki denizde takla atan bir kız çocuğuyum saçlarımın ağırlığından boğuluyorum suda. bazen içimden seni aramak geliyor. ne desem, ne desem eğreti.
II
ne desem eğreti. belki on yıllık yapay çiçekler tozlanmış duvarda (iyi bir tahmin bu) garson sirkeleri kaldırıp masaları siliyor 32 lira borçları varmış az önce tuzlama isteyenlerin önce onu ödesinlermiş. tamam diyorum, üzerime vazife mi tamam diyorum turşulara bakıyorum rengarenk, saate bakıyorum 04.48, gelmeyecek bir açıklama bekliyorum.
III
beceriksizce yapılmış birkaç fedakarlık, yarın üzerinde hak iddia ediyor. layık görmüyor insan kendini bir süre sonra. sen bu yükün altına girmek istemedin bir kutu deniz kabuğu topladım sana, biraz yıldız yanında, sen bu yükün altına girmek istemedin.
IV
bata çıka ilerliyorum bir yere varacak gibi, varmaya niyetim de yok hayatımın kapıyı çektiğim an anahtarı arkasında unuttuğumu farkettiğim bir günündeyim
V
anlam derken içimde barajlar yükseliyor, dümdüz ediyor kurulmuş ne varsa ben bu dili sana ulaşmak için öğrenmedim mi, ben bu dili anlaşılmak için öğrenmemişim gibi, ağzımdan çıkan her kelime dönüp beni vuruyor. elimde bir kuru başım, bir de anlam kalıyor.
VI
usanmadım bitmemiş hikayeleri öylece bırakıp, tüm olmuşluklarıyla bir anıt gibi karşımda dikilenleri yeniden yazmaya çalışmaktan.
VII aç gözünü diyor anne, başaşağı sarkmış ağaçtan. aç gözünü diyor, bir yaprak olup düşüyor suya, huzursuz ediyor kalabalıkları aç gözünü diyor bir yaprak olup, üzerindeki satırlardan ağlamaktan kuruyan bir çift göz alıyorum
ben kuyuya düşüyorum. sen bu yük-ün altına.
1117.329
tek bir güzel anımız var seninle kendimi rafa kaldırdığım bir zamandan tozlanmaya başlayan bir kendilik duygusu ve çer çöp arasında görünmeyen bir sevilmek isteğiyle birlikte o kadar yüksek ki uzanamıyorum ama uzanacağım, biliyorsun aklımdaki düşünceleri tek tek hatırladım günlerce yolda kaç kere vazgeçecek olduğumu yürüdüğüm karanlık sokakları yüz kere tereddüte düşüp gene de sonra o merdivenleri inişimi çirkin salonunu, kirli koltuklarını küçücük pencereyi nefret ettiğim tasarruflu beyaz ampülün buz gibi duvarlarını saçlarımın kızılını tedirginliğimi, heyecanımı baştan aşağı beni o çirkin renge boyayışını bazen hayat sandığımızdan daha edebi daha sinematografik daha bir televizyon dizisi tek bir güzel anımız var seninle bütün bu çirkinliklere rağmen kendimi güzel hissedecek olduğumda ya da vahşi bir hayvan gibi bana saldırma isteğini veya beni kandırmayı başarmış olmanın rezil gururunu bu gururla gülümseyişini sevgi sandığımda sözüm ona kendini nasıl da ele verdiğini çünkü aslında iyi bir insansın sen senin dediğine bakılırsa haksızlığa uğramışsın hakkını savunmuşsun aslında iyi bir insansın, ama kime? iyi, ama neye göre?
el ele bir geceye gittik bir ormana salonunun çiğ beyaz ışığı aydınlattı etrafımızı bana bir sırrını verdin el altından, siyah bir poşetin içinde korkunç, bir taşla ezilmiş, eksik parçalarıyla ben de o sırrı alıp kendim bile göremeyeceğim bir yere koydum hiçbir şey korkutabilir miydi beni? bu gece anlıyorum, o sırdan daha korkunç bir şey varsa hatta seninle o ormanda olmaktan da korkunç olan bir şey o salonda seninle çırılçıplak olmaktı tek bir güzel anımız var seninle yerin dibindeyiz, beni dansa kaldırıyorsun beni sevdiğini söylüyorsun, ilk ve son defa nasıl ve neden anlamadan bütün sırlarını açıverdiğini bana bunda anlamayacak ne var? benden sana zarar gelmez benden bana zarar gelir ancak ya da senden bana bunu sen de biliyorsun her şey senin suçun mu? değil elbette ben de bir insan bu denli alçalabilir mi dediğim her an senin yüzüne değil yukarıya, bir deliğin ağzında gibi görünen gökyüzünün uzaklığına bakıyorum
gecenin bir saatinde, planlar yapıyorsun ikimiz için beni kolumdan tutup aceleyle mutfağa götürüyorsun buzdolabını açıp yumurtaları gösteriyorsun sabah gidip ekmek alacaksın ve harika bir kahvaltı hazırlayacaksın bize sonra dışarı çıkacağız ilk kez sevişmek dışında bir şey yapacağız seninle çok güzel olacak diyorsun yüzünde ilk kez insani bir duygu görüyorum delilik derecesinde bir sevinç insanlığını görüyorum, inanamıyorum tek bir güzel anımız var seninle o da bu hayali kurduğun an olasılığın sevincinden gerçekleşmeyeceğini görmüyorsun
ağzımda bir ekşi tat uyanıyorum sabah, tiksintiyle tuvalet aynanda gördüğüm yüzümden bir parça ışık girmeyen evinden yerdeki kıyafetlerinden, yatağından, bu evin kokusundan senden ve sana dair tüm olasılıklardan iğrenerek uyanıyorum aslında iyi biri olman yetmiyor gündüzleri o sabah ben “aslında” iyi biri olduğun için geceleri görüştüğümüzü anlıyorum yine de deniyorsun şansını “gidiyor musun, kahvaltı edecektik?” midem bulanıyor, eve gideceğim diyorum sen de görüyorsun tiksindiğimi senden tek bir güzel anımız var seninle, o da bu hayali kurduğun an kendime uzanmamın tek yolu senin hayal kırıklığından yapılma bir merdivenden geçiyor istesen de istemesen de o rafa uzanıyorum
zihnim benim yuvamdır ve hep dağınıktır ama ben neyin nerede olduğunu, genelde bilirim.
durmayalım dedim. yürüyelim durmayalım. çok gücendi bu söylediğime. evet tamam ne istiyorsan o olsun, duramayız çünkü sürekli yürümemiz lazım çok hızlı olmamız lazım dedi sinir içinde yürürken. biraz afalladım. hareket halinde olmaya bu kadar çok ihtiyaç duyduğumu farketmek afallattı.
yorgun günler var. yorgun günler yatak kocaman bir ağız oluyor. çiğniyor, çiğniyor, çiğniyor beni. sonra bir kuvvet tükürüyor. işte o zamanlar herhalde, o ivmeyle, o canhıraş, o kendimi ağızdan kurtarmış olmanın acelesi ve duracağım herhangi bir yerin ağza dönüşüp beni tekrar çiğneyecek olma ihtimali. bundan dolayı duramıyor olabilir miyim?
madem girdik ağzımızın içine, buradan devam edelim.
bazı yaraları dilimle yeterince dürtmeden veya orada olduğunu bile bilmeden geçmişim. şimdi dönüp güvenli bir şekilde dürtmek istiyorum. artık orada yara yok, acımayacak, ama artık orada yara yok, ne anlamı var?
her şeyin bir zamanı var.
hep o duraktan geçerken aynı haksızlığı anmanın bir zamanı yok gibi ama. o yok yere dayak yemiş hissi yediğin yerin yanından yöresinden geçerken bir tekme tekrar sallıyor. ben ne büyük bir haksızlığa uğramışım ya diyorum kendime gelerek. her seferinde.
ama durmamışım, bu dayak beni durduramamış. öyle bir canhıraş kaçmışım ki belki yatak ağzından. aylarca, farklı tekmeler. sağ kroşe. çeneye bir aparkat. sol kroşe. karın boşluğuna sert bir yumruk. kafaya alınan seri darbeler. hiçbiri beni durdurmaya yetmez.
duramam başka türlüsünü bilmiyorum çünkü. yürümem lazım. çok hızlı olmam lazım.
628.16
bir şeylerin düşüncesinin kendinden daha güzel olduğu o zamanlar, nasıldı sahi? zaman nasıl bir şey anlamak benim için güç. daha dün gibi olan şeyler 10 yıl öncesine ait. daha dün olan şeyler bir asır önce olmuş gibi unutulup gitmiş zihnimde. bazen kollarımı sıvayıp dirseklerime kadar daldırabilsem keşke diyorum beynimin içine. karıştıra karıştıra bulsam aradıklarımı. sahi nasıl seçiyor zihnim neyi arayacağını? sanki seçen ben değil gibiyim bu anıları, sanki olan biten olup bitmeye devam ediyor bitmeksizin. ve bazılarına bakasım geliyor ara sıra. işte ben bulmak istiyorum o bakasım nereden geliyor. bakasımın geldiği yere gidince sanki upuzun bir sıra bulacağım, farklı farklı zamanlardaki benler tek sıra halinde. su parklarındaki kaydırak sırası gibi. botlara oturup oturup geliyorlar su yüzüne. sankiler ve belkilerle yürüdüğüm bomboş bir yol bu yaşamak. sanki öyle gibi, ama bilmiyorum. belki böyle olabilir, ama bilemiyorum. kendimi anlamayı çok istiyorum ama yapamıyorum. anlamak ve kabul etmek farklı şeyler demişti terapistim. evet ben çoğu zaman sadece kabul edebiliyorum.
8214.26
hiçbir şey bilmiyorum. zihnim çok puslu, düşünceler birer silüet gibi görünüp kayboluyorlar. kelimelere dökmek isteidğimde etrafta hiçbir şey yok. ama uyumaya çalıştığımda ayağımın altı çok dolu.
daha önce de hayatımla ilgili büyük bir karar almam gerekmişti ve ben donup kalmıştım. bu karardan kaçmıştım, kendimi uzun zaman toparlayamamıştım. belki böyle bir şey gerekiyordur, belki bu kez daha planlı bir şekilde kurgulayabilirim bunu, kendime biraz zaman verebilirim. iyi bir fikir.
çok yorgunum, yorgunluğumun sebebini düşündüğümde çok eften püften şeyler geliyor aslında aklıma. birleşince belki bir şey oluşturuyorlardır. ne olduğunu tam çözemediğim bir şey ya da o da kaçındığım başka bir gerçeklik, bilemiyorum. dediğim gibi zihnim sisli, zihnim puslu.
zihnimde sanki açmak istemediğim bir telefon ısrarla çalıyor ve ben o telefonu aynı zamanda eden kişiyim, aslında telefonu etmekten de açmaktan da kaçmak istiyorum ama o zil sesi hem arayanın hem arananın kulağına vuruyor işte bu şekilde. çok zor, neden ki?
193.21
27 yaşına geldim, buna inanmak çok zor. yine de buna inanmaktan daha zor şeyler olduğu için bu konuya çok takılmamaya karar verdim. çok uzun süredir hayattayım sayılmaz. ancak hayatta olduğum sürenin ne kadarını mutsuz geçirdiğimi düşününce bir şaşırma dalgası geliyor üzerime. özellikle üniversitenin ilk üç yılı, nasıl bir üzüntü ve nasıl bir mutsuzlukla geçmişti. neden üzüldüğümü anlamaya çalışıp, bulamadıkça kendime nedenler yaratırdım. aslında kendinden büyük bir şeyin semptomu olan şeyleri, mutsuzluğumun asıl kaynağı zannederdim. kendimi anlamak için o kadar çok uğraşmıştım ki. şimdi düşününce, evet, yine şaşırıyorum.
üzerinden bunca zaman geçtikten sonra, evde geçen bir yıldan, boş boş geçirilen bir geceden sonra. 27 yaşındayım, sabah 5.52 ve ben neden o kadar üzüldüğümü anlıyorum. neden o kadar üzüldüğümü hayatımda ilk kez anlıyorum.
The Wodaabe (Fula: Woɗaaɓe) are a small subgroup of the Fulani ethnic group. They are traditionally nomadic cattle-herders and traders in the Sahel, with migrations stretching from southern Niger, through northern Nigeria, northeastern Cameroon, southwestern Chad, western region of the Central African Republic and the northeastern of the Democratic Republic of Congo .The number of Wodaabe was estimated in 2001 to be 100,000. They are known for their elaborate attire and rich cultural ceremonies.
1. Wodaabe couple 2. Young Wodaabe women 3. Wodaabe hairstyle 4. Niger by Annie Leroy 6. Wodaabe woman from Niger 7. Wodaabe nomad woman pounding millet, Niger, by Victor Englebert 8. Wodaabe by Marie-Laure de Decker 9. Wodaabe man, Niger, 1997 10. Wodaabe brides
82002.1
ne güzel bir soru, çoban mı önce gelir, yoksa sürü mü? nedensellikle el ele, dönüp duruyoruz.
Aoyama Masaharu (Japanese, 1893-1969) - Cat on Tile Roof, 1950
Yuki Ogura, Bathing Women, 1938