İnsanın elini nereye koyacağını bilemediği bir zaman geliyor mutlaka. Söylemiş bulunduğumuz kelimenin ardına ekleyecek bir başka kelime bulamadığımız zamanlar oluyor. Meramımızın bir kedi yavrusu gibi içimizde kıvrılıp kaldığı günler. Sessizliğin söylenmesi gerekenden fazlasını söylemesine engel olamadığımız dakikalar. Ne öylece bakıp kalabilmeyi, ne gözlerimizi başka bir yere kaçırabilmeyi başaramadığımız anlar. Herkesin başına geliyor böyle şeyler. Bize sanki dünya durmuş, hayat durmuş, hareket eden her şey durmuş, tanıdığımız ya da tanımadığımız bütün insanlar nefesini tutmuş da bizi izliyormuş hissini veren bir şeyler oluyor mutlaka. Hep yapageldiğimiz şeyleri hep yapabildiğimiz gibi yapmamıza izin vermeyen bir şeyler oluyor. Şaşırıyor, dağılıyoruz, parçalarımız savrulup yeryüzünün hiç görmediğimiz yerlerini sürükleniyor sanki. Oluyor bu, başımıza bir şeyler geliyor, kulağımıza bir söz dolaşıyor, içimize bir ateş düşüyor ve bir hercümerç yaşanıyor varlığımızda. Bir an için, belki birkaç dakika için, belki günler boyu süren ve belki ömür boyu hiç bitmeyen, ara vermeyen bir gelgit yaşanıyor. Nabız atışlarımızın diğer bütün sesleri bastıracak bir yüksekliğe ulaşarak içimizde çınladığı o an, o anlar, sessizliğin içinde kıyametlerin koptuğu, feryatların içinde fısıltıların işitildiği bir devran yaşıyoruz. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşündüğümüz bir eşikten atlıyoruz sanki. Geri dönüşü olmayan bir mesafeyi aşmış gibi. Sonra bir korna sesi duyuluyor, biri televizyonun sesini açıyor, gök gürüldüyor ya da bir satıcı geçiyor yakınlardan, her şey kendi ritmine geri dönüyor, hiç olmamış gibi oluyor her şey, o şey, hiç yaşanmamış gibi oluyor o an,o anlar, daha tarif bile edemediğimiz bütün o duygular. Fırtına diniyor, sular sakinleşiyor, kıyılar bütün dalgaları unutuyor. Buluyoruz elimizi koyacağımız yeri, söyleyeceğimiz kelimeyi, kelimeleri, kaçırıyoruz nihayet gerçeğimizin hiç uğramadığı yerlere gözlerimizi. Hafifçe esneyip devam ediyor uykusuna kaldığı yerden meramımız olduğunu sandığımız kedi.