9. sınıfın ikinci dönemiydi. İlk haftanın çarşambası. Teneffüste gördüm önce. Bir saniyelik göz teması. Sonra sınıfına girdi. Yeni olmalıydı okulda, ilk dönem mutlaka görürdüm burada olsaydı. Yan sınıfa kayıt olmuştu. Yan sınıftan tanıdığım birkaç kişi vardı ama onun hakkında kimse pek bilgili değildi. Bense tanımadığım bu kıza vurulmuştum. Tanımadan da oluyor böyle şeyler evet. Sesini duymak bile içinize iyi geliyor.
Gel zaman git zaman göz göze gelmelerimiz arttı. Ayaküstü muhabbetlerimiz birkaç dakikayı aşamadı. Onu tanımaya çalıştığım her an en çok zorluk veren şey, etrafına ördüğü duvarlarıydı. Konuşarak aylar geçti.
Bir gün arkadaşlarımla otururken onunla göz göze geldim tekrar. Arkadaşlarımdan biri dedi ki: “Artık ona bakma. Sevgilisi varmış kızın; bizim kızlardan duydum, rahatsız olacak.”
Yıkıldım o an. Oraya serildim resmen. Birkaç gün de o oturduğum banktan kalkamadı yüreğim. Sinirliydim de garip bir de. Madem sevgilisi vardı neden ondan hoşlanabileceğim ihtimali varken, gözlerimden bunu anlayabilecekken, bana gözlerinin içine bakma şansı vermişti?
Önüme gelen ilk kızla konuşmaya başladım ben de. Sinirden ne yaptığımı bile bilmiyordum çünkü. Aradan zaman geçti o kızla yürümedi de zaten, konuşmaktan öteye geçemedi. Aklımda hep o vardı zaten.
Her geçen gün bir önceki gibi boş ve anlamsızca akıp gitti, ders çalıştım, test çözdüm malum lise, bilirsiniz. Son sene de yarılandı. Sınav stresi falan derken zaman su gibi akıp geçti, mezuniyet yaklaştı. Ona her şeyi, olduğu şekilde söylemek için son şanslarımdı.
Perşembelerden birinde derslikten çıkışını gördüm, teneffüste yakaladım tekrar bakışlarını üzerimde. Yanına gittim, ayaküstü muhabbet ettik önceki gibi. Muhabbetin sonuna hafta sonu buluşmak istediğimi ekledim. Gözleri parladı, kabul etti.
O iki gün nasıl geçti hala bilemiyorum. Umut dolu ama bir o kadar da çaresiz. Hatta çok çaresiz. Oturduk bir yerde, yeri ben seçmiştim o da kendine uygun saati söylemişti.
“Dediklerimi sadece dinlemeni istiyorum, yorum yapmadan gidebilirsin, buraya gelmiş olduğun için bile şanslı saymalıyım kendimi.” Dedim. Başıyla onayladı beni, ben de anlatmaya başladım. İlk gördüğüm günden bu güne geçen şeyleri, her kelimesini söylerken yüz hatlarını inceleyişimi, her kirpiğini bir ayrı sevişimi. Bana yaşattığı bitmişliği, sinirimden başkalarını hayatıma sokmayı denediğimi, ve belki de artık zamanın kalmadığını söyledim. Birkaç saniyelik sessizlik oluştu. Bir ömür geçmedi. Ona doğru yaklaşıp kısık bir sesle “Benim için artık ümit yok, sadece bilmeni istedim.” dedim. Karşımda oturdu, birkaç ömürlük daha sessizlik hakimdi masaya. Gözleri doldu, sağ gözünden bir damla yaş yanağını sıyırarak indi çenesine. Çay tabağının kenarına koyduğum peçeteyi alıp çenesinden yukarı doğru yavaşça sildim gözyaşını. Gözleri yeniden dolup damlalar akana kadar, sadece “Ben de.” diyebildi. İlk önce anlamadım, birkaç dakika sonra yerine oturmaya başladı her şey.
Bana “Yaşadığın her şeyi ben de yaşadım.” dedi. Öyle bir boşlukta hissettim ki kendimi. Hani her şeyden vazgeçip o köprüden atlamaya gitmişsinizdir ya düşünün ki birisi atlamamanız için elinizden tutar. Elinizden güzellik dolar ya içinize. Her şeyden vazgeçmeye hazırken bir şans daha olabileceği düşüncesine kapılırsınız ya. Öyle bir şey.
O arada sevgilisi olmasının sebebininse kendini bana layık görmemesiymiş, ben de ona açılmadığım için mutluluğu başkalarında aramasıymış. Bana dedi ki “ Sana bende ayırdığım yeri kimse dolduramadı.”
Bunun üzerine başka bir söz söylenmedi masada. Birer çay daha söyledik, içtik, onu minibüse bıraktım ama bunları nasıl yaptım inanın emin değilim.
O günden sonra sürekli konuşmaya, görüşmeye başladık. Mezuniyet balosuna beraber gittik. Sınavlara son günlere kadar beraber çalıştık. Sınav sonuçlarına göre tercih listelerimizi beraber yazdık. “Sevgilim olur musun?” sorusu hariç sevgili olmanın insana yaptırdığı şeyleri yaptık. El ele tutuşup sahili adımladık. Lunaparka götürdüm onu. Romantik filmlerde göreceğiniz çoğu şeyi beraber paylaştık, sinemaya gittik, müzeleri gezdik, balonlar aldım ona, evine bir koli pamuk şeker gönderdim. Üniversiteler belli olduğunda yine yan yanaydık. Günler cennet misali akıp gitti ta ki o güne kadar.
Babası zaten rahatsızdı, kalp krizi dediler. Yıkıldı, yanında olmaya çalıştım elimden geldiğince, sürekli aradım, aklını başka şeylere yönlendirmeye çalıştım. O günden sonra değişti. Sürekli aramama rağmen telefonlarımın çoğunu açmıyor, açarsa da ciddi konuşmalar yapıp kapatıyordu. Üniversite muhabbetleri geçti genel olarak aramızda. Artık biraz ilgisiz gibiydi.
3 Ekim. Yazmayı bıraktı. Sadece yazmayı değil, sanki hayatı bırakmıştı. Instagram, Facebook, Twitter ve diğerleri. Adına dair her şey silinmişti, hiç var olmamış kadar. Sevdiğiniz birini arayıp sesini duymaya en çok ihtiyacınız olduğu anda “Bu numara artık kullanılmamaktadır.” sözü kadar incitecek bir şey var mıdır bildiğiniz? Kimsenin gittiğinden haberi olmamış. Çok arkadaşı a yoktu gerçi, olanlar da habersizdi, benim gibi.
Evine uğradım. Ne bulduğumu siz de tahmin edersiniz zaten. “KİRALIK” Ben ona ulaşmaya çalışırken koca bir ay geçti. Son çare üniversitesine gidecektim. Bir gidiş, iki dönüş otobüs bileti ve bir demet papatya parası koydum cebime. Gittim. Gözüme kestirdiğim ilk çiçekçiye girip bir demet papatya istedim. Kadın bana “Genç kızlar da hep papatya seviyor bu aralar, ne biçim iştir bu.” dedi. Dediğine kulak asmadan “Süslü bir şey değil, ben toplamışım gibi olsun. Öyle sever.” dedim. Kadın imalı sözüne cevap aramadı, ben de başka bir kelime etmeden çıktım dükkandan. Üniversiteye bin bir zorlukla girdim, rektörlük binasını birkaç kişiye sorup buldum. Kayıt listesi hala asılıymış Allahtan, yoksa gidip insanlara soracaktım birer birer. Binlerce kişinin olduğu listeyi oturup isim isim inceledim. Soyada göre sıralı listelenmişti. Belki bir yanlışlık olmuştur diye teker teker her isime baktım. Listede ismi yoktu. İşte o gün de ben yok oldum.
Eğer bir yerde bu yazıyı görüp de okuyorsan;
Lütfen geri dönme.














