after a while, somewhere after 2017
occasionally subtle
macklin celebrini has autism
sheepfilms

Product Placement

blake kathryn

Game Changer & Make Some Noise

Discoholic 🪩

Jimmy Eat World
The Bowery Presents

Jar Jar Binks Fan Club

ellievsbear
EXPECTATIONS

@theartofmadeline
Phantogram Three

if i look back, i am lost
Interview Vampire Daily
🪼
untitled
Lint Roller? I Barely Know Her
One Nice Bug Per Day

seen from France
seen from Italy
seen from Ecuador
seen from Saudi Arabia
seen from Italy
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Algeria
seen from Spain
seen from United Kingdom

seen from Malaysia

seen from Hungary

seen from Iraq

seen from Australia
seen from Vietnam
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from United Kingdom
seen from Italy
@plakvardinlermiyiz
after a while, somewhere after 2017
Toplantı arası kahve molası
Yazmak, yazmak, yazmak. Nereden başlayacağımı bilip bulamadığım için son yazım 2017′nin sonlarına çakılmış kalmış. Aşırı da agresif bir dille. Şimdi yeni gelenlere ve gelmekte olanlara kısa bir açıklama borçlu değilim ama kendime de not olsun diye bir şeyler karalayalım bakalım giriş olarak. En son yayınlanan ürünüm agresif bir şiir fark ettiyseniz hemen şu aşağıda bir yerde “öl benden sonra” olan. Bu şiir benden 5 yaş büyük, sosyoloji okumuş, genç kızken vurulup gittiğimiz serserilerin entel versiyonu diyebileceğimiz biri için yazıldı. Kimileriniz onu “Konyalı” diye de biliyor. Aslında Konyalı olan o değil. Konyalı sadece beni aşağılamak ve cahilliğimin onun gözündeki yerini belirtmek için kurduğu cümlelerin en komiğinin bir ögesi.
E peki ne oldu da ben yazmayı bıraktım bu rasta beyden sonra?
1. Hayatımın aşkını bulduğumu sandığım, evliliğin aklıma girdiği ve çıkmak bilmediği iki yıla yakın bir ilişki 2. Yaklaşık bir yıllık bi intihara meyilli depresyon 3. Depresyonu yok edip constant intihar meylini bırakan 1 yıllık bi karantina 4. Karantinamsı karantinalardan birine denk gelip 1 yıl sürebilen hapis bir ilişki 5. Ve günümüzün yazılmaya değer karmaşası (bana yazma kararını aldıran manik dönemin de diyebiliriz belki haha)
Tabi ki bu blog ve bu yazılar seviyesiz olduğu için 3-5 ayda Fransızca öğrenip Fransa’ya taşındığımı, Fransa’da önce bir yıl çalışıp sonra master bitirdiğimi ve şuan eli kulağında emekliliğe kadar güvenceli kontratımı imzalayacağım mükemmel prestijli bir iş bulup Paris’e yerleştiğimi anlatmayacağım.
Bunların yerine bol ırkçı penis ve vajina değerlendirmeleri, bitik karakterlerle bitik ilişkiler, depresif bunalımların ürettiği 16 yaş şiirleri ve yazıları falan olacak. Bi de bu site benim için biraz yeni belki saçma sapan şeyler de paylaşabilirim kendimi tutamayıp. Ölen ex sitemin cenazesi hüzünlü ve yorucuydu. Her şeyi sıralı bi şekilde eklemek zorunda kaldım. Alttaki hashtaglere çok takılmayın sadece yazının hangi yıl yazıldığını ya da olayın hangi yılda geçtiğini falan oradan öğrenebilirsiniz. Gerisi biraz komik kendimden utanıyorum ben de ama sanırım 20 kişiden fazla okunmak istiyorsam bunu yapmam gerekiyor hahahahaha
Özlemişim yazmayı, geri geleceğim, hadi bye!
Yeni başlangıçlara !
ÖL BENDEN SONRA
ÖL BENDEN SONRA
Hangisi daha mutlu eder beni Benden sonra yalnızlık çekmen mi İstemediğin benden daha beteri mi Bilemiyorum Ama Öl bence benden sonra Sokağın ortasında bağırış anları O anlarda bile saçmalığı Kavga edebilmeyi sevdim Seks Ben dünyada yokken geçen 5 yıl mı O beş yıl mı karar veriyor Bilemiyorum Ama Nasıl ben doğdumsa senden sonra Öl bence benden sonra Yalnızlık Hisset içinde Her seferinde Hatırlamazsın beni sen Sırf bu yüzden Öl benden sonra Beni içine kabul etmediğin o ruhunda Öl Neden istediğim bile belli Saçmalık Ellerime özlem duy diye öl bence Bedenimin kıymetini bil Gülüşümü bir kez olsun gör Bırak o makineyi elinden Ben seni resmederken benim halimi gör Sadece bende görebileceğin o şeyi gör Ama Benden sonra öl bence Madem görmemeye kararlısın Diğeri gibi bir kör ol Sonra da öl bence Elinin tersiyle Ve sırtınla İtip uzaklaştırdığın bedenimden Sevgimden Benden Benden sonra öl Öl Öl benden sonra
Tampon Bölge - Madrid
Bu güzel Madrid sabahında işe gitmeden önce sizlere bir deneyimimden bahsetmek istiyorum. İlk tampon kullanışım… ben yanıma yüz tane ped aldım görgüsüzler gibi ama bir tane tampon koymayı akıl etmedim çünkü daha önce kullanmamıştım ve sürekli erteleyip duruyordum denemeyi de. Şimdi gavurun memleketine gelince ben nasıl değiştiysem artık döngüm bile kaymış sıcaklardan ve işimin yüzde yetmişi havuzu girmekken tampon kullanmam şarttı. Patronumun verdiği üç çocuk annesi genişliğindeki tamponlarımla baş başa kaldım bu sabah. Tabi biz fakir memleketiz bunlar Avrupalı, tamponları bile sokma mekanizmalı acayip bir teknoloji. Fotoğraf atıyorum bizim hatunlara, herkes bir şaşkın herkes bir “Bu ne la?” modunda. Akıllarda büyük bir soru var. Oturarak mı sokmalı ayakta mı? Yatarak da olabilir tabii ama önce mekanizmayı bir anlamak lazım. Kadından ödünç almışım zaten markasını bile bilmiyorum bırak kullanma kılavuzunu. Neyse bir şekilde soktum ben bunu. Tabi bir SATC klasiğidir o sahne Carrie’nin içinde kalır ve Samantha yardım eder çıkarmasına. İster istemez etkileniyor insan böyle şeylerden. Takma aşamasından sonra “o kadar da zor değilmiş be” diye gezinirken içimde bir şeyler kımıldamaya başladı. Sürekli çişim varmış gibi hissetmeye başladım. Keşke orgazm olsam, efsane komik olurdu diye düşündüm. Çünkü sen olma olma o kadar zaman, sonra bir tampona dhsjfakhdsjahfjkas
İşin en acılı kısmı çıkarmaktı. Hızlıca yapmak lazım sadece, onun dışında pek bir şey yok aslında söylenecek. Geçmiş olsun. Bir daha kullanır mıyım bilmiyorum ama kullanırsam kendi boyutlarımda kullanacağım kesin.
Bir Fransız, Bir Osmanlı Askeri ve Bir Samantha Jones
Günlerden cumartesi İstanbul’da. Allah’ın hikmeti dedikleri şeyden ötürü olsa gerek Ramazan ayına özgü sıcak olmayan bir yaz günü yapmışlar. Çocukluğumu canlandırmaya çalıştığım son bir hafta boyunca izlediğim İkinci Bahar dizisi bitti. Ben de bittim ama. Ne dizi izleyesim kaldı ne film. Eh boş boş da oturulmuyor malum yaz tatili. Ben de napayım bari şu eski dizi misali hikayelerimi yazayım. Hikâye dediysek hepsi gerçek hepsi bizzat benim başımdan geçti. Maalesef.
Bu mareşalin hikayesi. Biliyorum hepiniz bunun komik olacağını bildiğiniz için yaz diye tutturdunuz. Ben biraz çekindim açıkçası. Çünkü bu yazının esas oğlanı sitenin adresini biliyor. Ne kadar önemsedi hafızaya attı orasını bilemem tabii.
Bu sadece bir erken boşalma hikayesi değil. Aynı zamanda bir IBAN gönderme hikayesi de olacak. Bu iki yakın dostu birleştirmesem ben de çok üzülürüm. Beraber geldiler ve geldikleri gibi gitsinler efendim.
Bir gece peteklerdeyiz, yanımızda da taş gibi bir oğlan var benim yürüdüğüm. Garip biri zaten sonra çıktı kokusu. Neyse, aşağıdan yukarı çıkanlarla bizim hikâyenin alıp veremediği. İki yakın arkadaş olan başrollerimizden biriyle seviyeli bir sohbetim vardı uzun zamandır, diğerini de tanımam etmem. Tanıdığım beye Mareşal diyelim (okul halkının yüzde sekseni gibi), tanımadığım Fransız Bavyera’sına da IBAN demek istiyorum.
O akşam IBAN benle geldi saat 3 gibi. Akıllara gelebilecek en beklenmedik ve en tuhaf ortamda seviştik. Ama ne sevişmek! Herif ön sevişmeden anlıyor ama bir gariplikler bir şeyler var benim anlamadığım. Bu salak oğlan prezervatifi ters taktı. Evet ters taktı. Böylece elimizdeki son prezervatif de piç oldu. Gecenin üçünde tanışıp girdiğimiz evden sabahın altısında Fransa’ya Erasmus eylemeye gitti. Tabi oğlan korunmadık diye benden daha gergin, tutturdu ilaç alalım parasını bölüşelim. Sabahın altısında kafa mı kalır yok falan dedim gönderdim. Üç dakika sonra da aradım alalım diye. Yetişmesi gereken bir uçak olduğu için IBAN göndermem konusunda anlaştık. Sabah uyanınca masaya bıraktığı not bu saçmalığı temizledi bir nebze ama ne haber geldi oğlandan ne de para. İşin parasında değilim de amaçsız kalan havada uçuşan saçma IBAN numaramın derdindeyim. Bilsem yollamazdım arkadaş. O ne öyle Sex and The City bölümleri gibi hayat yaşıyoruz. Yaşıyoruz bu hayatı be!
Fransız gidince haziran sonuna kadar dönmeyeceği anlaşıldı. Zaten telefonuma da Temmuz diye kaydetmiştim, bilen bilir. Bu IBAN meselesi ve alınan ilacın etkisi hem vücudumu hem de beynimi sikip atmıştı. Ben de kendimi Mareşal ile dertleşmeye yakınlaşmaya adamıştım. Bir akşam şaraplı yemek yapmalı bir buluşma ayarladık Mareşal evinde. Dertleştik ağladık ve birbirimizin duygusal boşluklarını doldurduk. Tabii iş duygusal boşlukları doldurmakla bitmiyor. Diğer boşluklar da dolsun istiyor insan biriyle aynı yatağa girince. Güzel bir başlangıç hazin bir son. Değdi mi şimdi buna dedirtecek bir “sevişememe”.
Her iki denemesinde de Mareşal erken boşaldı. Kapıda kaldı. Giremedi. Artık her ne demek isterseniz. Sabah güney kampüste tatlı bir öpücükle vedalaşmış olsak da sonrasındaki gerzekliğini ve aptallığımı kimse duymak istemez. Fakat şöyle garip de bir olay var bu ikilinin ardında. IBAN gönderdiğim arkadaş bakirmiş. Hiç çaktırmadı helal osun. Gerçi prezervatifi başka hangi gerizekalı ters takıp piç eder bilemiyorum.
Mareşal arkadaşının dönmesine az kaldı diye beni uyarmıştı birkaç kez. Kadere bak ki ben o Fransa’dan dönmeden Madrid’e gitmiş olacağım. Eylül akşamları bize ne sunar bilemem ama bu ikiliyi çoktan çıkardım hayatımdan. Mareşal sağolsun.
Ya Feridun Abi Ya ?!
Geçen yıl bu tarihlerde Ankara’daydım. Her şeyin başlamasından üç beş gün önceydi. Şimdi neredeyim? İstanbul’da evimde kafa dinliyorum. Son bir yıl içinde çok fazla mutlu ve mutsuz anım oldu ama şu anki mutluluğum hepsini ezip geçebilir. Çünkü olaylardansa kendimi ve nerede olduğumu görme fırsatı buldum ilk kez. Adamlar gelir gider, olanlar ve sonlar hiç değişmez ama ben değişirim. Ben değiştim. Hayallerim değişti bir kere. Bir yıl içinde fazla sayıda adamla seviştim garip yerlere garip zamanlara koydum o adamları. Hepsiyle ilgili hayallerim ve bir yerden sonra kaçan heveslerim oldu. Bugün öğrendim ki ben bitti demeden bitmiyormuş. Kendimi iki gün önce Olgun diye ağlarken buldum. Çünkü öyle bitmemeliydi. Çünkü Brüksel’de nasıl sarıldıysak öyle bitmesi gerekiyordu ben Ankara’dayken. Şu zamana kadar tanıdığım en iyi kalpli adam Olgun. Ne kadar çocuk ne kadar saçmalayan biri olmasını bir yana koyalım, gerçekten çok iyi bir kalbi vardı, aksini asla söyleyemem.
Ben sana soruyor muyum kimi si*iyorsun diye?
İki tane masum oğlanı harcadım bu yılda. Üç tane aşkı erittim çarşaflarda. İki yakın çevre arkadaşını harcadım. Bir tane hayvanı Kadıköy’e gömdüm sanırken Beşiktaş’ta kustum. Bir tane de beş para etmez büyük p*n*si yok ettim hafızamdan.
Bunun normali…
Bilmiyorum. Sonra daha detaylı yazacağım… şimdi mutluluğumu yaşamak istiyorum.
Seni 'yeni'cem istanbul!
Selam! Hayatımı bok varmış gibi yakından takip eden dostlarım! Kabul ediyorum bok gibi bir hayatım vardı ve siz de bunu takip etmekten ve kaostan hoşlanıyordunuz. Bir özgeçmiş yapacağım tabii ki bu bokluklara bir açıklama getirmek adına. Ama spoiler vermek istiyorum! Ben çok değiştim! Gülme. Ciddiyim. En azından artık standartlarım var. Geçen seferlere göre diyelim de içinizi rahatlatalım. Hazırsanız 2016 Kasım sonrası yıkılmalarımdan başlıyorum bugünkü yazıma.
Kasım’ın on beşinde yerden bitme, götten bacak Anıl beni aramıştı ve artık beni görmek istemediğini söylemişti. Yaklaşık iki saat süren telefon konuşmasından sonra üç saat boyunca ağlamış, tüm hikâyeyi gecenin üçünde anneme anlatmış ve ağlamaktan yorulup olduğum yerde sızmıştım. Bu süreci atlamaya çalışırken büyük bir depresyona girdim. Bu depresyon ve kendimi mi öldürsem ulan halleri beni epey bir etkilemişti. Kimi zaman buna ne oluyor dedirten bir sessizliğe düşüyordum, kimi zamansa ağlama krizleri geçirip çevremdeki salakları korkutuyordum. Tam da bu evrede sikik takım arkadaşlarım yanımda olmak yerine beni dışlamayı tercih ettiler. Sanki onlara üç tane satır iki tane testereyle koşuyormuşum gibi korku ortamı yarattığım söylendi. Sikerler! Yılbaşı geldiğinde ne dışarı çıkasım vardı ne de televizyon izleyesim. Oturup ders falan çalıştım tüm gece. Çünkü beni Kasım ayında ağlatan bir diğer şey de Erasmus çıkmamasıydı ve ikinci başvuru için elimde gelen her şeyi yapmaya hazırdım. Tüm bu kötü olaylar başımda dolanırken daha da kötü bir şey olamaz diyordum. İyi bok yemişim! Selanik’e gittim ve en yakın arkadaşımla kavga ettim. Bu da üstüne gelince olaylar katlanılamaz bir hal almıştı. Artık daha da kötü bir şey olmaz diyordum ve olmadı da. Şubat ayı dolaylarında hayatım kötülüklerinden arınmamış olsa bile bambaşka bir hale döndü ve hiç bitmemesi için uğraştığım bir sürü iyi şey geldi başıma.
Şubat ayının 22’sinde götten bacak embesil Anıl sıçmamın tam ortasında aradı. Tekrar görüşmek istediğini buyurdu sadrazam torunu it! Telefon konuşması boyunca tabii ki de henüz hayatım değişmemişti ve ben açık kapı bırakmaya hala devam ediyordum. Telefonu kapatmamla beraber hayatım değişti. Ertesi sabah Erasmus yolcusu olan yumurta gibi bir çocuk başlattı değişimi. Bu arada ben çoktan ilk dövmemi yaptırmıştım ki elin oğlundansa kendi bedenimdeki dövmenin bu değişimi başlattığına inanmayı daha çok istiyorum. Kısa bir süre sonra Erasmus açıklandı ve bu sefer her şey yolunda görünüyordu. Anıl embesili yazıp duruyordu ve bir İspanyol’a çoktan âşık olmuştum. Kısacası hayatımı bir nebze de olsa yoluna koymuştum. Hatta Olgun’la bile zamanında yapılması gereken hüzünlü ayrılığı yapmıştım. Brüksel maceram da ne Ankara malıyla ne de Viyana balıyla sonlanmıştı. İkisini de sikip atabilecek bir İspanyol heykeliyle kesişmişti hayatım. Şimdi mesaj attı gitmem lazım…
Nazar değdirenin ağzını yüzünü yırtarım. Kıçınızı kaşıyın dilinizi ısırın beni de ilk gördüğünüz yerde gelip öpün. Seviyorum sizi, bok varmış gibi. :)
Bil'me'diklerim
AH BU DİŞ ETİ KANAMALARI (09.03.2017)
Kasım ayının ortalarında terk edildim. Bir hafta sonra da tanışmamızın yıldönümü. Aslında hiç var olmayan bir ilişki nasıl biter bilmiyorum. Ama bu da öyle bir ilişkiydi. Ve sonunun gelmesi de terk edilmemle olmuştu. Terk edilme vaktimin geldiğini de diş etlerim kanamaya başladığında anlamıştım. Birkaç sancılı hafta ve buluşmadan sonra, bir gece yarısı saatler süren bir telefon konuşmasıyla terk edilmiştim. Diş etlerimin kanaması daha da ağırlaşmıştı. Doktora gitmek istemeyişim üşengeçlikten değildi. Düzeleceğine inandırmıştım kendimi çoktan. Fakat her şey gibi bu da düzelmiyordu.
Kasım ayında aşkın başka olduğunu savunan mecralar çok haklı. Her terk edilmemde biraz da âşık oldum. Ya terk edene ya da kendime ama her seferinde biraz daha âşık oldum. Bu seferki bambaşka geliyordu, her zaman olduğu gibi. Ama sahne hep aynıydı. Beni sevmediğini söyleyen bir adam, beni sevdiğine emin olduğum aynı adam ve ben. Birini incitmemek için ondan uzaklaşmaya çalışan adamlara hiçbir zaman inanamadım. Ayrılma meselesini gözlerinde büyütüp bir kılıf uyduruyorlar sadece.
Diş etlerim kanamaya devam ediyordu ama ağzım kan içinde uyanmaya başlamam o telefon konuşmasından sonra olmuştu. Gece üç. Bir tarafta bu konuşmayı yapmak için uyumayan bir salak, diğer tarafta ise sarhoş ve ne dediğini bilmeyen bir aptal. Konuşma sona erdiğinde ben annemi yatağıma davet etmiş ve yaklaşık iki saat sonra bittiğini hatırladığım ağlamalarıma başlamıştım. Yanımda unutacağımı ve geçeceğini söyleyen orta yaş bir kadınla bu durumu o anda atlatamazdım. Ağlamaktan yorulduğumda gözlerim kapandı ve sabah ağzım kan içinde uyandım.
İnatla doktora gitmiyordum. Telefonda söyleyemediklerimi kafamdan geçirdiğim her gece dişlerimi daha da çok sıkıyordum. Sabah gördüğüm rüyanın hıncını dişlerimi fırçalarken çıkarıyordum bilinçsizce. Her yürümemde her otobüs beklememde olamadığım kadını oynuyordum. Ve her durağa gidişimde onunla karşılaşmayı umuyordum saçma bir şekilde. Terk edilmemin birinci ayı dolmak üzereydi ve elimde sayfalarca yazı, gözyaşı ve sebepsiz sohbetler vardı. Bir de diş eti kanamalarım.
İlk bir ayı mahvolmuş bir halde gezdim. İkinci ayı kendime gelmiştim bu cephede fakat başka cephelerde çok kan kaybetmiştim. Üçüncü ayda savaştan çekilmiştim ama daha kimseyle sevişmemiştim. Üç boyunca devam etti diş eti kanamalarım. Biraz azalmıştı ama yine de vardı sıkıntım. Üçüncü ayın sonlarına doğru bir film izlerken anlamsız bir ağlamaya tutuldum. Filmi durdurup ağlamaya devam ettim. Unuttuğumu sandığım üstü örtülmüş zaafım bir anda ortaya çıkmıştı. Bir yanım arayıp içimdekileri bağırmak istiyordu, bir yanım da kendine gel diye bağırıyordu. Kendime geldim. Üç ayın sonunda, kendime geldim. Diş etlerim hariç.
Üçüncü ayın sonunda aradı. Tekrar görüşmek istediğini söyledi. Bu görüşmelerin arada bir olması gerektiğini vurguladı gereğinden fazla. Sonra da haftaya araması üzerinde anlaşarak kapattık telefonu. O akşam rahatlamıştım ve hayatımın en güzel günlerinden birini geçirmiştim. Aradan konuşulmayan saçma iki hafta geçti. Diş eti kanamalarım da geçti.
Kim bilir kaç hafta daha konuşmayacağız. Eskiden düşündüğüm anda arayan adam artık yok. Kendimden de emin değilim hislerimden de. Üç aylık sürecin neresine geri döndüm ondan emin değilim. Diş eti kanamalarımın geri gelmesini istemediğimden eminim sadece. O kadar.
6 Eylül 2016
Yazın son demlerinde yanımda bir ayran kutusu ve üzerimde pijamalarım bir şeyler yazmaya karar verdim. İyi mi yaptım yoksa sıçmaya bir adım daha mı yaklaştım bilmiyorum ama bazen hiçbir şey daha kötü olamaz dersin ve devam edersin yaptığın şeye. Ayranımdan bir yudum aldım ve acaba nereden başlasam? En iyi seçenek günümüz sanırım çünkü hepsi taze kan ve hepsi eleştiriye açık. İlk defa dinlermiş gibi her seferinde ölürüz bir şarkının nakaratına hani. İşte ben de biraz benden beklenmeyecek bir hamleyle, Anıl diye birine âşık oldum. Belki hormonlar tavan yapmıştır, kelebek falan değildir o karnımdakiler ya da kedidir kedi. Önce biraz kendimden bahsedeyim size ki bu zımbırtının bir aşk hikâyesinden çok seks günlüğüne daha yakın olduğunu anlayıp okumaya devam edin.
Evet, dediğim gibi 21 yaşında bir kadınım ve bu bilgilere ek olarak günümüz Türkiye’sinde ailesiyle yaşayan bir “tek çocuğum”. Herhalde bu, Amerika’da sakat lezbiyen çiftin Asyalı bir çocuğu olması gibi bir koşul, söz meclisten dışarı ve ötekileştirmeden. Feminist ve maskülen bir karakterim olduğunu söylerken dikkat çekmek isterim ki heteroseksüelim ve eğer kalıplarınızdan tam şuanda kurtulmazsanız bu zımbırtıyı okumayı bırakınız.
Aşkı değersiz, uzun ilişkileri çöp, seksi bir oyun ve erkekleri insan olarak görmekten mütevellit -bunu hep cümle içinde kullanmak istemişimdir- ve bu kelimeden sonra nasıl devam edeceğini bilmeksizin! Hayata bakış açım siz okudukça anlamlanacak bir şey olduğu için bu mevzuya daha fazla girmiyorum.
Eveeet, ne diyorduk? Anıl. Adam bir afet, bir yağız delikanlı yani kanlarımız deli akıyor. Mart ayından beri aklımın ve hormonlarımın bir köşesinde öylece biblo gibi durmakta, arada bir canlanıp mesaj atıp aramakta fakat hiçbir zaman tam anlamıyla benim olmamakta…
28 Eylül 2016
- Cuma gününe ders koymak zorunda kaldım. Üzgünüm.
- Yok ya ne olacak…
Umursamaz görünmeye çalışmışım yine. Problem değilmiş planımızı iptal etmesi ve hiç özlememişim taklidi yapılması gerekiyormuş gibi yine.
Benim yerime yine başka şeyler konuluyordu birinin hayatında. Alışmıştım, alıştırılmıştım. Alışkanlık en kötüsü bu hayatta, kudurmaktan beter; dedeler bile söylemiş.
Sanırım ölüyorum, hislerim ölüyor. Umudum değil de inancım gibi bir şeylerim kayboluyor işte. Karşıma çıkan adamlardan ve onların yaralarından olsa gerek. Özlemekten yoruluyorum çoğunlukla ve özlediğim kadar özlenmemekten. Özlenmediğim için iptal edilen programlarımdan ve hayatımın talihsizliğinden ağlıyorum neredeyse her akşam. Bir hata olarak bakamaz insan ne kendine ne de değer verdiği birisine, kim olursa olsun. Böyle bir döngünün içine giriyorum ben de ve bulamıyorum bir çözüm genellikle. Sonu hüsranla biten derin sıkıcılıkta depresif yazılar ve ben, yeni kararlarımla yine ben. Yaşadıklarımız bizi şekillendirir ya hani, işte beni de sizler yarattınız. Siz, benim yaşadıklarımsınız. Uyumadan önceki hayal ettiğim sen, sarılarak uyuduğumu düşünürken bir anda daldığım garip rüyadaki sen ve hala etkisinden kurtulamadığım rüyamı beni uyandıran halinle sen. Keşke burada olsaydı, keşke arasaydı ya da keşke anlatabilseydim şuan ona tüm bu haksızlıklarımı dediğim her dakikadaki sen. Hep derim zaten adamlar değişse de olaylar benzer ve bir süre sonra bütün dertler aynı kapıyı çalıyor. Yalnızım. Değilsem bile öyle hissetmek beni yoruyor artık. Cümlelerimin ucu klavyede kaybolmuş, kim bilir aklım yine kiminle kaçmış? Sevdiğim şarkılara, mekânlara bile yüklemişim anlamları fütursuzca. Böyle olduğu vakitler…
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Özlemişim, beş hafta olmuş. Adamın yüzünü, gözünü, ellerini özlemişim. Gereksiz zamanlarda fırlayan cengâver cesaretim aramama yol açmış geçenlerde. Bir plan yapmışı görüşelim diye, ben çok mutlu ayrılmışım o telefon konuşmasından. Sığ hayatım devam ederken günleri saymışım tek tek, günlere resmen katlanmışım. Ama hissetmiştim böyle olacağını. Biliyordum, bilirsin çünkü. Sen de çok dile getirmekten ben diyeyim çok istemekten, bir şeyler engel olmuş yoluma gidememişim.
Fazlasıyla vurdumduymaz görünmeye çalışıyordu kadın. Önceki yaşadıklarına sayıyordu, tecrübelerinden besleniyordu biraz da. Uç noktalardaki adamlar onun standardıydı ve o hayatını bu standartlara oturtmuştu aylar öncesinden. Kafasında hep bir kenarda duruyordu o sözler
Nefret ediyorum bu gibi şeylerin hiç yolunda gitmemesinden. Her seferinde aynı şey oluyor ve ben akıllanamıyorum bir türlü. Bir şekilde ekiliyorum ve üzülen ben oluyorum. Çünkü daha çok özleyen ve ihtiyacı olan taraf da ben oluyorum. Bunu karşımdaki adama yansıtmamak için gösterdiğim çabayla biraz ıkınsam bir kıta daha çıkarırım dünyaya. Takmayan, söylenmeyen o rahat hatun figürü olmak istiyorum erkeklerin gözünde. Ama aslım bu değil benim. Kimsenin aslı bu değildir. Karşımdaki adam kim olursa olsun daha çok özleyen ve görmek isteyen taraf hep ben oluyorum. Bu çok saçma bir şey, Murphy kanunu gibi bir şey.
Yazmakla da çözemiyorum bu sorunu. Hiçbir şekilde çözemiyorum. Gerçekten hayatımın böyle olmasından bıktım.
Saat gelmiş on ikiye, yarın bir sığ ve sıkıcı gün daha ben bekliyor. Katlanmaya devam ediyorum ve bir motivasyon arıyorum. By!
Bir Küçük Beyrut Dosyası
Bir Küçük Beyrut Dosyası (1)
Bazen insanları mekânlarla eşleştiririm kafamda, hatta telefonuma bile öyle kaydederim ertesi gün uyandığımda unutmamak için. O gece aynı mekâna ikinci bir kişiyi kaydetmek zorunda kalmıştım. Ne kadar iyi birisi ya da güler yüzlü olmasının pek anlamı yok sadece yan yana durmaması gerektiğine inandığım iki insan yan yanaydı. İkisi de aynı mekânın adıyla telefonumda kayıtlıydı. Beyrut.
11 Mart 2016. Güzel müziklere rağmen vasat bir parti dönüyordu mekânda, ben yarı ev sahibi. Kendimi aynada kandırmışım da öyle çıkmışım evden, kimse aksine inandıramaz beni, o gece çok güzeldim. Pisliğine aldırmadan güzel duracağıma inandığım o barın köşesine oturdum bir biblo gibi. Biraz solmuş şarkıma klip çeker gibi ya da cidden ayakları sallanan biblolar gibi. Çok dikkatimi çekmemişti o ana kadar ve hatta adını bile hatırlamıyordum, olur ya duymamaktan değil umursamamaktan. Merak da etmemiştim adını, ta ki;
- Seni oradan alsak mı biraz? Barın o kısmını kullanacağız da (?)
Bu küstah tavrına flörtöz bir havayla cevap vermemem imkânsızdı. Beni biraz tanısaydınız anlardınız, o gece boş geçmemeliydim ve herifin tipi standarttı. Ve standart benim için iyi demekti.
Sonra kaybettim onu gözden. Ara ara oradan oraya koşuşturmaları dışında pek ortalıkta görünmüyordu. Bir ara ben dans ederken gördüm uzaktan ve önümden geçerken durdurup dans ettirmeye başladım. Eğleniyor gibiydi, ben de muhabbet edebilmenin bir yolunu bulmuştum, kısa sürse bile. Sonra bir köşeye oturdu ve istemsizce beni izlemeye başladı. Bense otlaya gelen bu balığın sudan çıkışını keyifle izliyordum.
Güzel müziklerle başlayan parti, kötü bir canlı müzik performansıyla daha da vasatlaşırken sigara içilen alana çıkıp kafamı dinlemeye karar verdim. Kitleyenim bol sohbetim çoktu o anda fakat gözlerim ondaydı. Hemen yanımdaki sandalyede oturmuş tek başına birasını ve sigarasını içerken fazlasıyla hüzünlü ve sevilmeye muhtaç duran gözlerindeydi gözlerim. İnsanların gitmesini bekledim ve sonunda yalnız kalabilmiştik.
- Adın neydi senin ya?
- Anıl.
- Burada çalışıyorsun ama ne iş yaptığını tam anlamadım ben boş geziyorsun biraz sanki.
- Canlı müzik için ses ayarlamaları falan yapıyorum işte bitti ama işim oturuyorum.
- Anladım.
Bana ne yaptığımı sordu sonra da kendini anlattı hiç direnmeden. Sanki pat diye kaldırmıştı o duvarlarını ve gözlerindeki hüzne ulaşmamı kolaylaştırmıştı istemsizce, bir küçük çocuk gibi. Küçük bir adamdı gözümde, konservatuarda okuyan, yarı ünlü sayılan bir adamın arkasında gitar çalan ve taksimdeki bazı mekânlarda tonmayster görevi gören bir serseri. Mesleki deformasyonları ya da ucundan ünlü oluşu beni etkilememişti. Asıl etkilenmeye başladığım nokta ilişkiler üzerine kafamda kurduğum cümleleri benden çalmışçasına bana söylemesiydi. O anda etkilendim çünkü anladım bir yerlerden tanışıyorduk başka bir dünyada.
Konuştukça dinleyesim geldi, gözlerime baktıkça gözlerindeki hüznü çekip alabilmek. Bu kadar zaman geçmesine rağmen bazen hala aynı hisse kapılıyorum gözlerime baktığında. İçeri geçmeliydim artık çünkü insanlara ayıp oluyordu ve onlarla ilgilenmediğim için “trip” yemek istemiyordum.
- O zaman ben bir öpüp kaçayım?
- …
Yetmedi o kısa öpücük bana içeri gittim ve geri geldim, tekrar öpüşmeye başladık. Bazen durup konuşmaya devam ettik, söyledikleri ne çok fazlaydı ne de çok az, hem sıkıcı değildi hem de bencil.
- Benim sevgilim var. Ve gördüğün gibi dürüstlükten öleceğim bir gün.
Daha da tutkulu öpüşmeye başladık nedense. Belki de bir kadına tercih edilmek ve herhangi bir adam için bir an için bile olsa birinci sırada yer almak, o an istediğim tek şeydi. Gitmesi gerekirken telefon numaramı istedi, ona zorunda olmadığını söyledim. “Çünkü istediğim tek şey beni fiziksel olarak birinci sıraya koymasıydı, aklındaki birinci kadın olmama gerek yoktu.”
Bir Küçük Beyrut Dosyası (2)
Aradan birkaç ay geçti birkaç kez konuştuk ve benimle sevişmek istediğini gayet açık bir dille belirtti. Bir kere görüştük sadece konuştuk, saatlerce sohbet ettik, araya sıkıştırılmış bir programdık birbirimiz için o anda. Bu keyifli sohbetten ilişkisinin bittiğini ve beni sadece fiziksel olarak arzuladığını anladım. Bunların yanında çevresindeki tek zeki kadın olduğumu ve bazen benimle konuşmayı özlediğini de itiraf etmişti.
Görüşemediğimiz süre boyunca hayatımda milyonlarca şey değişti. En yakın arkadaşlarım değişti, algılarım değişti, vücudum ve kalbim değişti. Başka fikirlerde aynı adamları yaşadıkça ruhum eskidi ve yapım değişti.
22 Ağustos 2016. Kampüs. Aylardan sonra görüşmek için sözleşmiştik. Onda uyuşturucu etkisi yaptım, hoşun(/m)a gitti.
- Üçgen çizemiyorum!
- Ne?
- Boş ver.
- …
- …
- …
- Ben aynı olan şeyleri, yıldızları, ağaçları falan birleştiririm sürekli, üçgenler çizerim. Kendimi engelleyemem. Daha önce sadece bir kere kafam çok güzelken yapamadım. Bir de az önce.
- …
- …
- Çok tavla oynadıktan sonra misafirliğe gidince Ahmet Dayı’yı Nurten Yenge’nin üstüne kapı almak gibi yani?
- Hahaha, biraz öyle evet.
Bende ne olduğunu anlamlandıramadığım fakat kötü biteceğini bildiğim bir etki yarattı. İki gün sonrası için sözleştik o akşam, yetmemişti. 24 Ağustos. Ev sahipliği. Diş fırçamı kullandı. Çocukluğuma indi, derinlerde gezdi.
- Ben duygusal bir adamım, seninle de duygusal oluyoruz.
- …
- Ya da sadece ben oluyorum.
- Ben de oluyorum ama söyleyemem, sonra daha kötü oluyorum.
El ele ve dudak dudağa, bir odaya bir balkona. Kollarında huzurlu bir uyku sonra sıcak bir duş. Ben hazırlanırken oraya aitmiş gibi yatağımda uyuması. Çay hazırlıyorum ikimize, iki şeker ona. Müzik açıyor, sandalyeme oturuyor. Ben de kucağına oturuyorum sırnaşmıyorum huzur vermek için. Boynumu öpüyor sarılmış biraz da.
Sırtımı cama çarpıyorum, canım acıyor ama umurumda bile değil. Onun o anki yüzünü görmek bana mutluluk veriyor, içi acıyor diyorum demek ki bu adam hissediyor. Tüm gece çalmayı unuttuğumuz bizim şarkımız çalıyor bir anda.
- Ah ya! Bak bunu unuttuk.
- Evet ya…
- Çok seksi oldun böyle.
Sonra apar topar çıkıyoruz, ben sabah iltifatımı bile almışım, her şey mükemmel. Ben bir otobüse o bir minibüse biniyor ve ayrılıyor yollarımız. İçimde aynı garip his var. Bir daha ne zaman görüşeceğiz?
Bir ay boyunca görüşmüyoruz. Bu sürede üç beş telefon konuşmamız oluyor, her seferinde ayrı bir mutlu hissederek kapatıyorum telefonu. Ve aynı sürede hayatıma birkaç adam giriyor. Bilirsin ya o hissi hani, içim almıyor. Canım çekmiyor. Ben bir göz istiyorum, ben Anıl’ı istiyorum, ama gökten kulak yağıyor. Telefonum istenmeyen adamların çağrıları ve mesajlarıyla doluyor, şarjım bitiyor. Biriyle görüşüyorum, diğeriyle konuşmuyorum. Tek ortak noktaları, içim almıyor…
Bir Küçük Beyrut Dosyası (3)
İki yakın dost. Güzel mi güzel iki kadın. 23 Eylül 2016. Beyrut. Tarih tekrar ediyor, Anıl gece 3 gibi gelecek. Bir aydır görüşmemişiz, birbirimizi istiyoruz, onu istiyorum. İçeri iki çocuk giriyor. Gülümseyen iki masum görünüşlü çocuk. Biri esmer diğeri sarışın. Belli iki yakın dost. Kim bilirdi ki o gün aynı mekâna ikinci bir adamı eşleyeceğimi. Çocuklar güzel, komik ve iyiler belli duruşlarından.
- Şu sarışına bayıldım, onu bana yap.
- Tamam, halledeceğim, tanıyorum… Böyle gelsenize , hem benim arkadaşlarım da yalnız kalmamış olur sohbet edersiniz.
Hemen muhabbete başlıyorlar. Konu nasıl bir anda sosyolojik bir boyuta ulaştı derken, öpüşmeye başlamalarını görüyorum bir zaman sonra.
Uğur, esmer olan, tek kalmayı hak etmeyecek kadar iyi bir insana benziyor, yanına gidiyorum ve öteki ikilinin saçma muhabbetini sonlandırmak için telefon numaralarını almaları için çabalıyorum. Uğur başlıyor gülmeye, hepsi gülüyor. Ama Uğur çok güzel gülüyor. Bir anda dans etmeye başlıyoruz ve yakınlaşıyoruz. Mekânın yarısıyla zaten yakınlaşmışım zamanında ama bu sefer durum başka. Anıl var, Anıl gelecek. Aklım onda. İçim almıyor. Ama güzel çocuk, iyi çocuk neden içim almıyor? Anıl’ı arıyorum.
Kafam karmakarışık ve yardım istiyorum beni anlamayan insanlardan. Damla’ya gidiyorum sonra.
- Bence yapma Anıl’la bir şeye başladınız, mahvetme üzülürsün.
- Ama Uğur çok iyi birine benziyor ve güzel de.
- Sen bilirsin.
- Mutlu musun?
- Evet.
Ben de mutlu olmak istiyorum. İki masum güzelliği arkadaşıma teslim edip Anıl’ı merdivende sarılarak karşılıyorum. Soğuk davranıyor. Dışarı çıkıyoruz ve yürüyoruz istiklalde. Sonra Cihangir’e dönen yolun bir kuytusunda öpüşüyoruz sakince. Nasıl özlemişim anlatamam.
Yüzümü avcuna alıyor. En sevdiğim yeri elleri, ipince ve tertemiz. Yanaklarıma bastırıyor hafifçe ve şişen dudaklarıma yaklaşıyor, üflüyor. Nefesini içime çekiyorum, kalp atışlarım ve nefesim kesiliyor bir anda. Boynunu öpmek istiyorum. Kulaklığı boynunu kapatıyor, kabloları göğsüne sarkıyor.
- Benim her yerimde alet var ya.
- Evet biliyorum.
- …
- …
- Bana sarılır mısın?
Sımsıkı sarılıyorum ve aynı hüznü hissediyorum bir anda. İlk tanıdığım günden beri gözlerinde saklanan o kocaman hüzün… Gözlerime baktığında o hüznü çekip almak istiyorum.
- İyi misin?
- Adadayken kötüydüm, toparlıyorum yavaş yavaş…
- Anladım.
- Sen? Geçen gün kötüydün aradığında.
- Kötüydüm, bir şeyler etkiliyor işte bazen. Şu an da mutluyum mesela, neden acaba?
- …
Adada eski sevgilisini görmüştü. Biraz bahsetmişti o zamanlar. Hala rüyalarına giren iki yıllık bir ilişki ve anlattığı kadarıyla Anıl’ın ilgisizliğinden bitiyor. Ve bir daha olursa kesinlikle istemiyor. Çünkü sonuçlarını ve onu ne hale sokacağını biliyor. Ama ben bilmiyorum. Bana anlatması, bana haksızlık olurmuş öyle diyor.
- Gezi’de ne yapıyordun?
- Buralardaydım… Eski sevgilimle koşturuyorduk…
- …
İçim burkuluyor anlamsızca. Aramızdaki ilişkinin nasıl bir şey olduğunu ikimiz de biliyoruz. Az çok bir anlaşma gibi yüklemiştik fikri birbirimize. Kaçamadığımız için birbirimizden ama aynı zamanda bazı kalıplardan kaçmaya çalıştığı(mız) için girmiştik bu ilişkiye. Belki kimse bir ilişki demezdi ama benim tam da istediğim şeydi. Mutluydum ve her zaman olduğu gibi bunda da bir sorun bulmaya çalışıyordum rahatsız gibi.
Hoşuma gitmeyen bir şeyler vardı. Reelde olmayan bir kadının anıları ve acıları vardı karşımda. Onlarla yarışacak kadar aptal değildim ama bir şeylerin eksikliğiyle yanıp tutuşan kalbim “beni seç” diye bağırıyordu. Aklındaki ikinci kadın olmak istemiyordum. Hem de o kadar şey söyledikten sonra. O kadar güzel şey yaşadıktan sonra…
“Çünkü insan insanı, hakkında bir yargıda bulunamadığı sürece sever, yüceltir; özlem, eksik tanımanın bir sonucudur.”
Üzülecek bir sorun bulmakta üstüme yoktur. Var olan güzel durumu soruna çeviririm kafamda. Şimdi de aklındaki ikinci kadın olmayı kaldıramıyordum.
Çocuklarla ve arkadaşımla tanıştı garip bir soğuklukta. Sonra bana sarıldı.
- Cuma geliyorum?
- Aynen.
Ve gitti. Neyse, zaten hep giderler…
Bir Küçük Beyrut Dosyası (4)
Çok öncesinden yapılmış bir plan. Cuma gününe ayarlanmış bir deplasman. Çarşamba gününe kadar konuşmuyoruz. Sonra bir mesaj ve iptal olan bir plan. Ders koyması gerekmiş ve grip olmuş, bana bulaşsın istemiyor. Bir süre yazmama kararı aldım, kendimi birçok anlamda garip hissediyordum. Sonra ailemin tatile çıkmasıyla beraber, buluşmak istediğimi söyledim. Yine grip olduğunu öne sürerek reddetti buluşmayı. Sonra duramadım, ısrar etmemeye çalışarak onu görmek istediğimi söyledim.
- Vakit geçiririz diye demiştim…
- Olur, o zaman gelirim.
Kafam karışıktı onu görene kadar. Ne kadar naz yapsa da buluşmalara sıcak bakmıyormuş gibi görünse de, yüz yüze geldiğimiz o ilk anda olanlar kafamın karışıklığını sildi süpürdü. Saatlerce konuştuk, seviştik, uyuduk… Sabahki dersini ekti, gidemedi, ayrılamadık. Beşiktaş’a indik kahvaltı ettik. Hayatımızdan konuştuk. Gittikçe daha çok şey paylaşıyorduk ve bu hem bizi korkutuyordu hem de mutlu ediyordu bilinçsizce. Konuştuklarıyla kafamdaki boşlukları doldurdum teker teker, ona dair ne varsa aklımda.
- Nasılsın?
- İyiyim, sen?
- Ben de iyiyim, eve gidiyorum.
- Hangi eve?
- …
- …
- Geliyorum.
Başımı yasladım sağ elime, hafif sağa yatık. Sağ kaşımı yukarıya kaldırdı sağ elim. Sol gözüm daldı önce uykuya. Sonra sağ kaşım direndi, düşmemek için. Bıraktım yavaşça o da uykuya dalsın diye. Anıl içeride uyuyordu ve ben çok mutluydum. En huzur verici dumanı üfledim ciğerlerimden, sigaranın zehri ve sevdiğim adamın nefesiyle birlikte. Sigaramı söndürdüm ve soğuk havanın getirdiği temiz oksijeni çektim içime. Aldığım en sakin nefesti, yaşadığımı hissettiren. Verdim nefesimi tekrar ve uyumuş mudur diye düşündüm. Bana ninni gibi gelen horlaması başlamış mıdır diye geçirdim içimden. Onu rahatsız etmeden yanına uzanmak ve beni fark edip gözlerini araladığında beni içine hapsetmek istermişçesine sarılmasını beklemek için içeriye geçtim yavaşça. Dişlerimi fırçaladım, kokumu değiştirdim biraz daha sıkı sarılabilsin diye. Uzandım yanına ve derin bir nefes aldım. Nefesimle varlığımı hissetti ve beklediği gibi dönüp sarıldı sıkıca. Hiç bırakmayacakmış, bırakmak istemeyecekmiş gibi sarıldı. Ninnimi başlattı bilinçsizce ve en huzurlu uykuma daldım 21 yıllık ömrümde.
Biraz daha fazla vakit geçirebilmek için yarım saat öncesine kurduğumuz alarmla uyandık. Hem uykuya hem de birbirimize olan açlığımız savaşmaya başladı. Sonra biz savaşmaya başladık. Kemeriyle göz bandım aynı tondaydı. Kemerle önce bileklerimi birbirine sonra da beni de yatağın baza kaldırma teline bağladı. Mavinin bilmem hangi tonu olan göz bandımı gözlerime geçirdi ve sessizce çıktı odadan. Gergin bir bekleyişteydim. Vücudumu kontrol edemiyordum ve yerimde sakin kalamıyordum. Üstüme çıktı ve yavaşça öptü. O anda ağzındaki buzu hissettim, sonra çok geçmeden göğüs uçlarımda buz. Karnımda belimde ve vajinamda buz… En yoğun dakikalarımızı geçirdik. Bazen narin, bazen hararetli. Sonra toparlanıp çıktık evden ve birbirimizden uzaklaşırken tüm geceyi geçirdim gözlerimin önünden. Soldan sağa akan resimlerde önce sol gözüm daldı huzura sonra sağ gözüm hevesle bekledi ve kavuştu aynı huzura.
Perşembe akşamı arkadaşlarım geldi. Yaşadıklarım anlatıldıkça güzelleşti. Huzurum içten içe yükseldi ve içtiğim şarabın hüznü vurdu beynime. İnsanlar gitti ve ben tek kaldım sevdiğim bütün kokularla yıkanmış çarşafın üzerinde. Aradım ve dakikalarca konuştuk. Sonra huzurlu bir uykuya daldım. Bir önceki geceden farklı ve daha garip bir mutlulukla.
Milyonlarca hayal
Denizin olmadığı yerde yaz aşkı mı olurmuş? Olmadık. Olgun'laşamadık.
Terleyince sen kokuyorum büsbütün. Seviştik. Gözlerimi gözlerine kilitliyorum ve gözlerin derin, ağlamaklı, hüzünlü. Sanki çok büyük şeyler yaşamışçasına ve kimseyi üzmek istememişsin gibi kaçırdın hüznünü gözlerimden. Bakamadın uzun uzun, korktun aklından geçenlerden. İçimden geçen her şeyi bilip de dışa vuruyormuşsun gibi. Ellerimiz yapış yapış, ellerimiz terli ama o hisse alıştırdık kendimizi. Hissettiğimiz bu acıdan da zevk alıyoruz artık. Her an her dakika zevk alıyoruz. Şarabın tadına bakıyorsun dudaklarımdan ve çok klişeydi biliyorsun. Şarkılar dinliyoruz ve olağan dışı duygusallığımıza acıyarak bakıyoruz. Böyle olmamalıydı. Yokluğumuz ve varlığımız bir olmalıydı. Çünkü biz bu hisse alışkın değildik ve kayboluyorduk birbirimizde. Günler geceler geçiyordu. İnsan hiç mi sıkılmaz yahu?
Sıkılmıyorduk. Eve dönerken o garip sesler eşliğinde acıya bile boyun eğmiş bir halde üstüme üstüme geliyordun. Biz öyle birbirleriyle uyuyup uyanan normallerden olmamalıydık. Belki çok abarttık cool olacağız diye ama kabaran deniz taştı taştı ve bir mesaj gibi yüzü güldüren şimdi geldi çattı. Niye bu kadar ciddiyiz? Neden kalıpları kıralım, patlayalım, akalım gecenin bir yarısı yeni dökülmüş beton gibi? İstedik bunu başarmayı hala da umutluyuz ve en güzeli de şuan olduğumuz yerde küçük iki çocuk gibi öylesine mutluyuz.
Düşünme hiç! Sen ol dominant olan taraf madem istiyorsun al ve çek iplerimi. Tıpkı öpüşürken seni kendime çektiğim gibi. Küçük bir civciv gibi sık beni ve boğulayım. Nefesimi kes yoksa daha fazla yürüyemem. İshal olmuşum diyorum sen bana ne anlatıyorsun! Çünkü doymak enayiliktir ve hayat enayiliktir. Ve nefesin hızlansın ve sıcaklığını her hücremde hissedeyim diye çekiyorum seni kendime öperken. Boynundan ve sırtından tutup çekiyorum. O hamleyi yapmanı bekliyorum ve bingo! Nefesin hızlanmış ve sıcak. Bir alev olup kulağımdan içeri giriyorsun ellerin belimi sararken. Su buharı oluyorsun boynuma değip ter gibi akıyorsun oluk oluk sardığın belimi vücuduna yapıştırırken.
Arzuluyorum. Cumartesi gününü hatırlamıyorum keşke bir hatırlatma yapabilsen. Sevişsek ve hiç bitmese, sabahlara kadar sürse. Çalan şarkıyı hatırlıyorum ve hatırlıyorum boynumu o halde görünce söylediklerini. Söylerken gözlerinin dolu dolu başka yerlere belki de kendi bilinmezliğine baktığını biliyorum.
Hatırlıyorum. Bir müzik eşliğinde boynumdasın sonra dudaklarındayım ve üstündeyim, yerdeyiz. Yak beni çünkü hazırım tutuşmaya ve soyunuyorum. Bir haftadır dibimde hissettiğim sen, artık içimdesin. Ben sen olmuşum gibi artık kokum sen, konuşmam sen, tepkilerim sen. Kötü ve çekilmez bir adam olmuşsun. Aksi. Nalet. Saçmalıyorsun.
Şapşallaşıyorsun, bir köpek yavrusu gibi oluyorsun ve bir köpeğin filmini izlerken büyük kaşık oluyorsun. Büyüyorsun gittikçe gözlerimde ve hissediliyorsun ateş gibi boynumun hücrelerinde. Klişe oluyoruz yine ve tiksiniyoruz bu durumumuzdan. Sonra aynen devam ediyoruz klişe olmaya çünkü neden bilinmez ama o an paha biçilemez. Aksi gibi bir rüzgar esiyor uzaktan, sarılıyorsun sımsıkı ve sarıyorsun bedeninle. Sevişmek istiyorum. Tekrar tekrar. Gitmeyelim uzaklara. Ah! Kal öyle! Terlemişsin. Evet; iğrenç, pis, dokunma bence. Hayır, seviyorum ve siliyorum terini ellerimle. Bütün alnı, sırtı, vücudu ter içinde. Yorulmuşuz bedenlerimizle ama içimizde hala bir arzu, hala bir istek. Bu kadar naif, bu kadar samimi bir başka şey daha var mı yeryüzünde?
Ellerimin arasına oturan yüzünü ezberliyorum. Gözlerini ve kaşlarını ve sakalındaki ufak boşlukta yanaklarını. Pürüzsüz ve sarımsı tüyler arasından öpüyorum. Ya ama oynama sakalımla bozuyorsun diyor küçük sevimli bir oğlan çocuğu. Bence her şekilde güzel ben bayılırım diyor kadın. Kedi gibi sokuldu ve sevdirdi saçlarını başını. Sonra adeta bir fırtına koptu uzakta ama şiddeti buraya öyle derin geldi ki günlerdir uğraşılan yöntemler sonucu hızı tutturduk. Sadece alt dudağın dursa öpüşebilirim saatlerce. Hareket bile ettirmesen olur yani o derece. O zaman kim daha çok hamburger yiyecek yarışı yapalım, ne dersin? Ben de cırcır olmuşum! Ve bir kahkaha tufanından geçiyoruz parantez içlerine. Bu böyle sürerse ölürüz burada. Açın şu parantezleri burada ölücez! Lanet olsun ölücez burada! Sigara kokarken bile çok güzelsin bu nasıl bir şey? Çok saçma! Senin çıkarıp benim güldüğüm ve deneyip yapamadığım o garip ses. Keşke her zaman duyabilsem o sesi. Ve keşke hep biri olsa yanımda derin derin nefes alıp veren ve ne olduğunu sorduğumda senin gibi gülen. Çetin emeç bulvarı, hürriyet caddesi, köşedeki peynirci. Abim geliyormuş hadi gidelim buradan. Özür dilerim izin almıştın bir de. Boynun ne zaman geçer? Nasıl kapatsak onu? Sen de aldın mı kokuyu? Evet, bir gün de buraya gelmeliyiz. Ama güzel bir kuaföre gitmelisin. Aç saçlarını öyle çok daha güzelsin. Uzatacak mısın saçlarını? Niye kısa saç enayilik mi? Yok da uzat bence. Tamam. Bugün soğuk konuşucam seninle, huysuz olucam ve söylediklerimde ciddi olucam. Baştan çıkarıyorsun beni konuşamıyorum sana bakarken ve keşke hep huysuz olsan ben sana bakarken. Durup dururken susturuyorsun beni bir anda ve erkek arkadaş enayiliktir diyorsun. Bakıp gülümsüyorum o haline çünkü o daha bir çocuk ve bunları hak etmiyor. Annem olsaydı çağırırdım onu. Peki. Gülümsüyorum yine bu hallerine. Ağzın küçük çünkü senin. Bak böyle yapınca senden bile büyük oluyor.
Ve günlerdir benim aklımda senin de dilinde olan biz. Diyor ki bir ses; biraz sonra, sonra olacaktır. Ve şiir gibi konuşmak da enayilikti. Çünkü bu hissettiğimiz aşksa eğer aşk da enayilikti. Bu anlattığım ve uzun süre anlatmaya devam edeceğim hikaye ise bir civcivle bir filin kısa süreli enayiliğiydi ve biz seninle biz olabildik ya işte biz olmamız da bir enayilikti. Peki soruyorum şimdi bu öpüşme nasıl özlenmez? Nasıl özlenmez bu? Lanet olsun! Burada ölücez! Açın şu kapıyı ölücez burada!
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Benim gibi bir hatuna bu yapılır mı be? Ben ki bu zamana kadar salon kadını çizgimden kaymayayım diye yıllardır kıvranıp durmuşum. Sen kimsin? Hangi hükümet, bu seni koruyan? Ülkece sıkılmamış mıydık biz mahalle baskısından, ne oldu da bu hale geldik? Ne oldu da insanların bize ne kadar yakın olduklarını önemsemeden fikirlerine bu kadar değer verir olduk? Kendini başkaları için şekillendirdiğine değer miydi güzelim? Aklımdaki sorular senin de aklında var. Sen de biliyorsun cevaplarını benim çok iyi bildiğim gibi. Her şey lafta kaldıktan sonra ne önemi var söylenenlerin? Günün birinde bir adama çok değer verdim ve ağzıma sıçtığını sandım. Hâlbuki benim çocuksu bedenimi ve gelişmekte olan aklımı yanlış yollara sapmaktan kurtarıyormuş. Bana onu arzulamamın sadece lafta kaldığını söylemişti ve bu şartlar altında sevişmek istememişti. Ta ki ben arzularımı dilimden bedenime ve dilimle onun bedenine dökene kadar! Her şey zamanında ve mükemmel bir halde oldu ve bütün bunlar onun sayensindeydi. Bir insana, o insanın fikirlerine ve bir insanın kendi fikirlerini ne kadar saygı duyması gerektiğini öğretti. Ben de saygı duydum kendime ve söylediklerimin sadece söz olarak kalmamasını sağladım çünkü harekete geçmezsek biz ne kadar varız? Kimseyi dinlememeyi öğrendim bu süreçte ve sadece kendi istediğim şeyleri yapmayı, gerçekten yapmayı… Aslında önceleri de kimseyi takmaz kafamın dikine giderdim. Fakat bu sefer daha farklıydı. Önceleri gençliğimin ve heyecanımın verdiği ufak inatlaşmalarla kendimi oradan oraya savurmaktan ibaretti. Şimdi kendime ve en önemlisi de fikirlerime saygı duymamla ilgili bir şey bu. Kendimi seviyorum. Fikirlerimi benimsiyorum ve sahip olduğum ideolojiye uygun yaşamaya çalışıyorum her fırsatta.
Şu sıralar hayatımda olan adam da bu saygıyı duysa keşke kendi fikirlerine. Ama insanız hata yaparız ve her şekilde etkileniriz başkalarından. Hem de karşında üç günlük bir kadına hissettiklerin ve yılların dostluklarının fikirleri savaşıyorsa. Ve senin çükün rahat durmuyorsa. Başını alıp gidiyorsan ve “başının” gittiği yönde gidiyorsan eğer kalbini at çöpe o çok önemli değil de beynini nerede bıraktın diye sorarlar adama. Sen beynini vermişsin insanlara. Senin yerine onlar düşünmeye başlamış ve sen her ne söylüyorsan onlar var kelimelerinde. Sen artık sen değilsin ve fikirlerin kalmamış. Arada bir sıçrayan balıklar gibi senden kelimeler görüyorum ama ne fayda? İstemez senin olsun o kelimeler hatta ver arkadaşlarına dağarcıkları genişlesin fakirlerin. Düşünce ve saygıdan yoksun sevgi fakirleri onlar.
Bir insanı ağlatmaya yönelten sözler, fikirler ya da hareketler aslında nelerin/kimlerin eksikliğinin dışa vurumu? İnsanlar o kadar niyetsiz, o kadar kötü kalpli olmuşlar ki… Alın o savurduğunuz düşüncesizce düşleriniz ve önyargılarınızı; rahatsız etmeyin beni. Uzak durun! Ben eğer bugün ağladıysam hıçkıra hıçkıra ve bunun sorumlusu ben değilsem, yazıklar olsun bana! Yazık olmuş bu zamana kadar yaptıklarıma.
Neye kızdım ben şimdi? Neye kızdım bu kadar da kalktım sıcacık yatağımdan çıktım geldim bu klimasından kaçamadığım yere, ağzımda mango tadı. İnsan boşluğa düşmesin! Kızacak ya da ağlayacak şey bulmak çok kolay boşluğa düştüğünde. Çocukluğumdan beri kızdığım tek bir şey var: Önyargı. İnsanların düşüncesizce savurdukları ve nereye gittiklerini bilmedikleri o sözler ve bağırıyorlar “Önyargı!”. Ağlıyorum ben de burada tamamen boşluktan ve kaçıyorum fırlatılan, savrulan düşünce taşlarından. Kafamı yarıyor bir tanesi. Neden mi? Sıkıntıdan. Ağlıyorum sonra sebepsiz yere ve elimde bir sigara. Kafam bozuk ayakları yapıyorum, önümden klişeden serilmiş kırmızı bir halı. Bu halimi de bu halıyı da hiç ama hiç sevmiyorum çocuk.
İstanbul 7 dakikaydı çünkü ve biz gülmüştük arsızca, Ankara sokaklarında. Günlerdir boşalmayan o insan kalabalığı ılık otoparkta hala gezinip dururken bize “bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti”. Artık kimin yazdığını bile umursamadığımız başka bir şiir vardı dudaklarda. Biz benimsemiştik o şiirin saçmalığını çünkü “Biraz sonra, sonra olacaktır.” demiştik ve inanmıştık buna tüm kahkahalarımızda. Daha çok şey vardı yapılacak bu kısıtlı günlerde ve yetişmeliydik. Yetmiyordu sadece önünden geçerken koklamak ve gülümsemek anasonla. Ve yine aynı şekilde seni koklamak tam bir enayilikti.
Yine romantik ezgiler ardında romantik yazılar yazma vakti gelmiş. Ve adeta biz seninle biz olmaktan korkmuşuz. Sen korkmuşsun çünkü beynini dostların almış eline. Sana bıraka bıraka bir kalbini bırakmışlar yaşamaya. Bir de “başını” vermişler herhalde onu da sen bırakmazsın diye.
Ben. Güçlü ve kendini bilen, istediği şeyi alan bir kadınım. Sen de diğerleri gibi bir kapana düştün ve yok edilmeyi bekliyorsun habersizce. Seni uyaran o patavatsızlar haklıymış fazlasıyla. Çünkü ben böyle bir kadınım. Beni üzemezsin ya da âşık edemezsin kendine. Kapattım kendimdeki acizliği daha çok küçükken. Üzemezsin beni. Zor. Ama sen zorlama.
Sana da hak veriyorum, sen de insansın ve hatta bir çocuksun. Madem öyle neden danışmıyorsun bana ne gerek var saklamaya. Ama sen de haklısın çocuk. Çünkü “Bir insanı sevmekle başlıyordu her şey ve boşanmak için en az iki şahit gerekiyordu.”. Belki bizimki aşk değil. Yaz aşkı hiç değil çünkü deniz yok Ankara’da. Ama bu bizimki her ne olursa olsun biz mutluyuz ya yan yana, daha da bir şey düşünmeye gerek olmamalı aslında.
Ben nasıl tanıtmışım kendimi değil de nasıl tanıtamamışım bunca insana? Sorgulamak iyidir, yaşadığını gösterir. Baktım bugün aynaya ve sorguladım kendimi. “Beni sevmeyen” dedim “defolup gitsin” ve gittiler arkalarına bakmadan bu kadar yıl boyunca. Sen, önce bir sen ol sonra da sokma sana değer vermeyenleri hayatına. Seni o halinde kabul etmeyen birinin senin hayatında işi yoktur çünkü. Bu alıp bir fotoğrafını bir yerlerde paylaşmak gibi bir şey değil. O kadar basit değil ama mantık aynı. İstersen takip edersin, istersen beğenirsin. Yok, olmadı mı; o zaman siktir olup buradan gidersin. Velev ki kimse seni burada tutmamakta zorla.
Bir şeyi iki kişi yaptıysa ve bu bir sorun yarattıysa, o sorunu iki kişi de üstlenmelidir. Bu sözü bir yerlerden duyup söyleyebilirsin. Önemli olan bunu söz olmaktan çıkarıp durum haline getirmek ve gereğini yapmak fırsatın varken.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Erkeklerde mi var bu sadece emin olamıyorum ama korkuyorlar. Kaybetmekten de sevmekten de korkuyorlar. Hatta kimi zaman öyle ironik öyle çelişkili hallerdeler ki kaybetmekten korktukları anda sevdiklerini fark edip sevmekten korkuyorlar. Eşeğini sağlam kazığa bağlamak bu ve kaçıyorlar. Konu konuyu açıyor ve sıra onlar için hep kaçmaya geliyor. Ya biz salağız ya da hepimiz. Büyük ihtimalle hepimiz salağız. Sallantıda olan bir hayatta koşarken düşmekten de korkuyoruz. Hâlbuki biz böyle doğduk böyle büyüdük ve buna alışmış olmamız gerek. Ama ne yapıyoruz? Neden kaçıyoruz? Neden kaçıyorsun çocuk? Neden korkuyorsun? Güzel güzel sevişmek varken neden sen her seferinde uzun uzun konuşup tartışmayı seçiyorsun? Neden?
Sorular sormaktan yorulduk artık ve cevap aramaya gücümüz kalmadı. İlişkiler enayiliktir çünkü ve biz hepimiz enayiyiz bu hayatta. Çünkü hayat enayilikmiş, var mıydı haberimiz çocuk? Keşke unutabilsek bütün kafalardaki soruları. Oturmuş kara kara düşünen bu koca yeşil kurbağaları unutabilsek keşke. Ben ağlamaktan yoruldum artık ya da bunalıyorum ve beni darlıyorsun, yeter artık. Çükümün derdine düşmüşüm günlerdir ve bu acıya katlanıyorum. Senin mühim doku diye sözünü ettiğin vajinam da korkmuyor, ben de! Ne istiyorsun? Ne dememi bekliyorsun söylediğin şeyle karşısında, korkunun çizdiği bu aciz tablonun karşısında?
Bir hata mı yaptık bilmiyorum. Her şey nasıl başladı anlatayım.
Bir yıl öncesine kadar tanışmıyorduk. Tanıştığımız günden aylar sonra Adana’da bir fasılımsıda karşılıklı oturmuş bir rakıyı ucuza getirmeye çalışıyorduk. Ve yudumlarken o anason kokusunu yavaş yavaş, ben seni izliyordum. Yorulmuş ve mahzunlaşmış bir adam vardı karşımda ve ben merakla o adamı inceliyordum. Üzerindeki desenlerle çantamdaki desenler birbirine göz kırpmış bize sohbet için yol yapıyordu inceden. Dönüş yolunda benim gözüm başkasını ararken, neden bilinmez yanıma geldin ve saçma bir yerden konuşmaya başladın. Sahip olduğumuz tek ortak noktadan bir samimiyet kurmaya çalıştık ve sonra sen Ankara’ya ben İstanbul’a dağıldık. Aylar boyunca telefonda inen bildirimlerde sıklıkla gördüm senin adını ve adın kazındı aklıma. Ben de kazınmaya çalıştım sana. Birkaç yorum ya da birkaç telefon şakası yavaştan bir yol çiziyordu günümüze. Aylar geçti ve Ankara… Sen namussuzca vücut bulmuşsun kaslarında ve ben hala o adamı görüyorum gözlerinde. İncelemeye devam ettim o gün seni ve sen de beni anlamaya çalıştın. Nereden çıktı bu der gibi bakıyordun yüzüme. Sahi, nereden çıkmıştı bu? Neden sana takılıp kalmıştım ve neden konuşmak istiyordum seninle. Çirkin bir yurt kantininde, çirkin olduğunu savunduğun bir yemeği beklerken oldu olanlar. Sen bir şeyler sordun ve beklemediğin ama duymak istediğin cevapları verdim sana. Şaşırdın. Belki biraz korktun. Sonra o cumartesi günü… Seni ve beni bir arada görebilmek tuhaftı o ana kadar, sarılmış yerde uzanırken utanmadan insanlardan. Fakat çok alışıldık ya da bilindik bir tadın vardı havan vardı. Sonra utandın ya da korktun. Hissettiklerinden korktun. Öpmek istedin ama yapamazdın. Hislerinden korktun, nedenini bilmediğin ve alışık olmadığın, insanlara saçma ve tuhaf geleceğinden emin olduğun o hislerinden. Bir şeyler sordum. Sonra kalktın ve uzağa oturdun. Çünkü kaçmaktır en basiti ama en karmaşık hale getireni korkuyu. Kaçtın. Olacaklardan bir haber kalktın ve gittin oradan. Ben çakırkeyif, ben biraz ağlamaklı ve ben bir anda bir mesajın ucunda sonra bir yurdun odasında ben. Başka birisiyle ve sen kaçtın. O her kimse geçer gider. Ertesi gün senin olanları duyduğundaki tavrın kalır geriye.
“İttim seni o gün neden bilmiyorum ama ittim. Uzak dur istedim benden çünkü tiksindim duyduklarımdan.”
Hissettiklerinin ne olduğuna dair hiçbir fikrin yoktu ama kurcalıyordun kafanı kendi kendine. Uzak durmaya çalıştın yine çünkü belki geçer diye. Zorladım her seferinde herkese yaptığım ve sonrasında pişman olduğu o anlardaki gibi.
“İki gündür çıkmıyorsun aklımdan. Neden?”
Korkma çocuk. Korkma. Korktuğun o hislerine bırak kendini. Yaşın kaç daha ve daha ne yaşamış olabilirsin ki? Neden bu kalkanları koyup dururuz önümüze? Hepsi birer engel bize, hepsi birer sıkıntı, sorun. Bir şeyden korktuysanız düküm, gelin bir de bana sorun.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İstanbul 7 dakikaydı çünkü ve bir gidişin Mersin’e, her şeyi değiştirmişti. Şimdi ne olacak bilmiyorum ama her gün içime bir sıkıntı oturuyor sayende. Neden bu hale geldik? Hep mi böyle olacak? Hepsi birbirinin aynısı ve her şey farklı yollardan geçip aynı sona yuvarlanıyor. Bir an önce gel de bir kadeh rakının son demlerini yuvarlayalım midemize ve sadece sevişmek gelsin aklımıza sorunsuzca ve umursamazca sevişmek.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bir süre böyle devam etti tabii ki, insan olduğumu kendime kanıtlama çabasıyla ağlamam gerekiyordu çünkü. Birkaç arkadaş ortamında anlatıp, başkalarıyla seviştikten sonra ağlayıp kendime insan olduğumu kabul ettirmem ve başkalarını da bu duruma şahit olarak almam gerekiyordu. Yaptım bunu bir süre başarılı bir şekilde. Sonra gerçekten çok sıkıldım bu durumdan ve zamanında başıma açtığım ufak bir Beyrut dosyasına çevirdim bütün hayatımı. Şimdi de onun insanlığını kendime yedirmeye çalışıyorum soluksuzca. Ağlıyorum. Niyeyse hep ben ağlıyorum.
Bir Demet Yase'MAN'
I.
Salıyorum kendimi sana doğru İster tut ister tutma Çok mutluyum umurumda bile değil Kartlarım açık oynuyorum görüyor musun Ya bak ya da bakma Kazanmak umurumda bile değil Çok mutluyum çünkü şu anda Sevişirken doluyor gözlerim Islaklığı hem hisset hem de hissetme Mutluluktan ağlıyorum çünkü Korkuların umurumda bile değil
Geçen gece hissettiklerim bunlar ertesi günün akşamında araman da öyle her seferinde bir yolunu bulup farkında bile olmadan belki beni mutlu etmeyi başarıyorsun özledim belki yetmiyorsun belki bu kadar kısa zamanda elimizden gelen de buysa ve yapacak hiçbir şey yoksa şu birkaç dakikada sarıl bana ne yapar ne eder bir şekilde uzatırız yavrum
II.
Bir şarkıyı dinlerken hatırlarım seni Sen hayatımda olduğun günlerden kalma Benim söylediğim Ben söylerken senin beni dinlediğini Hayal ettiğim Bir şarkı Hatırlamama yeter seni Senin hayatımda olduğun günleri Güzel günlerdi Huzurlu günlerdi Öyle keyifli günlerdi de O yüzden mi sonu geldi Her şeyi sorgulamaktan mı Yoksa sonumuz geldi Her güzel şeye kaçınılmaz olduğu gibi Telefonum her çaldığında hatırlarım seni
Sen ki Beni anlamsız her dakikada Aramayı başaran Yüzümde bir an olsun gülücükler açmasını sağlayan Telefon çaldığında hatırlarım seni Adını hatırlarım Telefonda kayıtlı olduğun halini Telefonunda kayıtlı olduğum halimi O geceki halimi hatırlarım Bir de şimdi ki halimi hatırlarım Seni hatırladıkça Sensizleşen buruk halimi Hatırlarım
Biraz acıklı bir yazı
Kadının yüzü unutulmuştu artık. Lise yıllarında başlayan saf ve umut dolu bir ilişkinin kadın rolü onundu. Adam kendi parasını çalışarak kazanan ve müziğe ilgi duyan, gitar çalan biriydi. Kadının adı Ö. adamın adı B. (başka bir yazının konusu olan B-file). Altı yıllık bir ilişki, beraber büyümüş iki kişi. Kadın aldattı adamı, sonra da siktir olup gitti hayatından. Adam yalnız kalmaya ve sevgisizliğe alıştırdı kendini. Ruhu bozulmuştu, doktora gitti. Battaniyesini seviyordu adam onun, sıcak ve yeşil battaniyesini, hediye aldığı. Evinin her yerindeki anısını seviyordu ve o gittikten sonraki yalnız, sevgisiz hayatını seviyordu adam. Denedi birkaç kez başka kadınlarla, sevmeyi beceremediği gerekçesiyle o kadınları da öldürdü ve kadınlar siktir olup gitti. Yaşlanmış ve yalnız yaşamı benimsemişti. Kalbi olmadığına inandırılmış bir adam, ruhsuz ve cansız.
Çirkin biriydi adam, çok fazla arkadaşı yoktu. Kel ve yaşlanmıştı, ruhu yoktu. Kadın onun zekasını sevdi ve tavrını sevdi. Gözlerini sevdi kadın, küçük ve boş bakan gözlerini. Adamın adı B. kadının adı BEN. Üç yıla sığdırılmış bir iyileştirme süreci. Kadın onun hissettirdiklerini sevdi ve ona olan inancını. İyileştirmeye çalıştı ve inandığı gerçeklikten uzaklaştırmaya adamı. Vermekten bir saniye bile çekinmediği ve asla bitmek bilmeyen sevgisini verdi adama, üç yıl boyunca. Adama sarılıp uyuduğu yatağı sevdi. Nereden geldiğini bilmediği yeşil battaniyesini sevdi adamın. Kadın adamı da çok sevdi. Bir yere kadar gidebildi kadın çünkü adam izin vermedi. Sonra durdu kadın, düşündü biraz ve kapıyı açık bırakıp gitti.
Kocaman etli yanakları vardı kadının ve bembeyaz bir teni, ince telli saçları, renkli gözleri. Adam iki yıl boyunca uğraşmıştı arkadaşlıklarını, samimiyetlerini başka bir kategoriye taşımak ve sevgili diyebilmek için ona. Başardı günün birinde, nasıl olduğu bilinmez bir şekilde. Kadının adı Z. adamın adı A. (malum Beyrut dosyası). Başlaması ve bitmesiyle altı yıllık bir ilişki. Adam kadına beklediklerini veremedi ve sonra siktir olup gitti kadın. Nefesini seviyordu onun, öperken içine çekip yükseldiği tadı güzel nefesini. İki yıl sürdü öyle ya da böyle, kimse bilemez onlardan başka bunu. Sonra bir boşluğa düştü adam ve ruhu yok oldu. Ruhu bozulmuştu, doktora gitti. Yanaklarını seviyordu onun, dudağından öperken sıkıştırdığı yanaklarını. Denemeli yanılmalı ya da sorunları aşmalı koskoca bir kâbus misali iki yıl geçirdi. Yorulmuş ve yalnız yaşamayı istemişti. Yalnız yaşayacağına inandırmış adam kendini, ruhsuz ve cansız.
Ufak tefek, hüzünlü ama güzel bir adamdı. Elinde birası ve diğer elinde sigarası vardı, gözlerinde ise hüzün. Kadın gözlerindeki hüznü sevdi adamın, yaklaştı ve öptü eğilip. Ellerini sevdi kadın, küçük ve yerinde durmayan ellerini. Adamın adı A. kadının adı S.. Birkaç ay geçti ve sonra âşık oldu kadın. Adamın yanaklarını sıkıp nefesini içine çekmesini sevdi öpüşürken. Birlikte nefes alıp verirlerken yükselmelerini sevdi. Hala bitmek tükenmek bilmeyen bir sevgisi vardı kadının, sorgusuz sualsiz verdi adama. Sarılırken verdi, öperken. Adamın ruhunu sevdi ve inandıklarını unutturmaya olan umudu sevdi kadın. İyileştirmeyi sevdi kadın, mutlu etmeyi ve sevmeyi sevdi. Adam günü gelince yalnız bir hayat istedi ve kadın ancak onun izin verdiği yere kadar gidebildi. Sonra durdu kadın, düşündü biraz ve kapıyı açık bırakıp gitti.
Aşk değil bu. Birinin hayatından siktir olup gitmek aşk değil. Ben hep kapıyı açık bırakıp giderim, sebepsizce. Ruhunu kaybettiğine kendini inandıran adamlar geldi. Biraz gezindiler odamda çırılçıplak. Yapamayacaklarını anladılar sonra ve giyindiler. Sonra durmadan, düşünmeden, öğrendikleri ve gördükleri gibi siktir olup gittiler. Ben belki fark ederler de geri dönerler diye o kapıları yine açık bıraktım. Ama bu ruhu olmadığına inanan adamlar siktir olup gittiler.