Benim halim memleketin hali. ...
Can Yücel
Interview Vampire Daily
Lint Roller? I Barely Know Her
todays bird

shark vs the universe
Sweet Seals For You, Always
Fai_Ryy
🩵 avery cochrane 🩵
official daine visual archive
I'd rather be in outer space 🛸
The Stonewall Inn
tumblr dot com
taylor price

Origami Around
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

#extradirty

ellievsbear
Keni
art blog(derogatory)

bliss lane
Color Me Curious
seen from France
seen from United States
seen from United States
seen from Lithuania

seen from United States

seen from Malaysia

seen from Germany

seen from Malaysia
seen from Germany

seen from United Kingdom

seen from Malaysia

seen from South Korea
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Brazil

seen from Malaysia
seen from Bangladesh
seen from United States
seen from India
seen from Ecuador
@pukeleka
Benim halim memleketin hali. ...
Can Yücel
Yok öyle kulübeye sığınmak ...
Filmin başrolü ben değildim. Mandıra Filozofu filminden bahsediyorum. Filmin başrolü o güzel manzaralı ormanlık araziydi. Sırf bu yüzden iki sene bu ormanlık araziyi aradık. İlk sene bulamayınca filmi çekmekten vazgeçtik. O kadar önemliydi. Olmazsa Olmazdı. Olamazdı. İki sene arayıp bulduğumuz o güzel ormanlık arazi, iki saatte yandı bitti kül oldu.
Filmin diğer başrolü Rasim Öztekin abimdi. O da bir koca çınardı. Bir çınar gibi tek ve hür ve bir orman yangını gibi aniden çekti gitti. Ardında bir aydınlık bırakarak.
Israrla eski Türk filmlerini seyredenlere rastlıyorum bazen.
“Biz filmi seyretmiyoruz ki abi” diyorlar “biz eski İstanbul’u seyrediyoruz“
Bundan sonra bizim filmi seyredenler de hikaye için, oyuncular için değil de o yanan, o güzel ormanlar için seyredecekler belki de...
O zaman geldiğinde, ormanların neden yandığını ve neden söndürülemediğini daha net bilecekler.
Bugün havada kelimeler uçuşuyor.
Küresel ısınma diyorlar.. Uçak fiyatlarından bahsediyorlar.. Uçak kiralamalardan bahsediyorlar.. Orman yangınlarıyla mücadelenin özelleştirilmesinden bahsediyorlar. Yanan ormanlara otel dikilmesinden bahsediyorlar... Maliyet yüzünden işten çıkartılan pilotlardan söz ediyorlar...
Bu cümlelerde geçen kavramlar hangi sistemin kavramları?
Orman yangınları için bir sorumlu bir suçlu aranıyor. Şu havada uçuşan kelimelere bakarak arayalım suçluyu, tıpkı bir kelime bulmacası gibi...
Hani bazı kelimeleri birleştirip anlamlı bir cümle elde ederiz ya.. havada uçuşan cümleleri takip ettiğimizde bir tek kelimeye ulaşıyoruz: Kapitalizm..
Bana hep soruyorlar;
“Gerçek hayatta Mandıra Filozofu gibi yaşamak mümkün mü?”
Hep diyordum;
“Bu sistemde Mandıra Filozofu olmak için bile para lazım. Çünkü O araziyi almak için de para lazım”
Artık şunu da eklemek istiyorum;
Meğer ayrıca yangın uçakları, yangın helikopterleri filan da lazımmış. Yangınla mücadele organizasyonu da lazımmış.
Yok öyle sistemden kaçıp bir kulübeye sığınmak.
Bu kapitalist düzen veya kapitalist düzensizlik orman yangını şeklinde gelip seni kulübede buluyormuş.
MÜFİT CAN SAÇINTI
MANDIRA FİLOZOFU
Tarihi Değiştiren Hastalıklar ve Korona Tarih boyunca yaşanan Veba, Sarıhumma, Çiçek, Sığır Vebası gibi salgın hastalıklar, hanedanlıkların çöküşlerinden, sömürgeciliğin artışına, iklim değişiminden, kilisenin gücünün kırılmasına, sanayi devrimine yol açmasından, isyanlara büyük ve kalıcı etkileri oldu. Korona’nın da olacak. Şimdiden gündelik hayatta yarattığı doğrudan sonuçları yaşıyoruz ancak esas etkiyi, mevcut devletlerin işlevlerinin sorgulanması, ekonomik sistemin radikal eleştirisi, sosyal yaşamın topyekun dönüşümü konularında göreceğiz. Muhtemelen yıkıcı bir sürecin ardından yeni bir dünya ile tanışacağız
14. yüzyıl vebası ve Batı Avrupa’nın yükselişi 1350’lerde Avrupa’yı vuran veba, nüfusun yüzde 3’ünü öldüren çok büyük bir salgındı. Ancak milyonlarca insanın ölümü sonrası, salgından etkilenen ülkeler büyük bir hızla büyüdü ve bugün dünyanın en zengin ülkeleri haline geldi. Yüksek oranda insanın ölümüne sebep olduğu düşünülen hıyarcıklı veba (bubonik veba) çoğunlukla köylülerin hayatına mal oldu. Bu da toprak sahiplerinin işgücü sıkıntısı yaşamasına yol açtı. Geride kalan sağlıklı tarım işçileri, daha fazla pazarlık gücüne sahip oldu. Yani işçilerin, toprak sahiplerinin borçlarını ödemek adına çalıştırıldığı eski feodal sistem parçalanmaya başladı. Bu parçalanma Batı Avrupa’yı daha modern, ticaret odaklı ve nakit bazlı bir sisteme itti. İşlerini yaptırmak için insanları çalıştırmak daha pahalı hale geldiğinden, iş sahipleri işçilerin yerine geçecek iş gücü tasarruflu teknolojilere yatırım yapmaya başladı. Sanayileşmenin, insanın yerini makinelerin almasının önü böylece açılmış oldu. Bu sebeple salgının Avrupa emperyalizmini cesaretlendiği görüşü hâkim. Deniz yolculukları ve keşifler o döneme kadar son derecede tehlikeli görülmüştü. Ancak vebanın neden olduğu yüksek ölüm oranları, insanları salgından kaçmak için uzun deniz yolculuklarına çıkmaya daha istekli hale getirdi. Bu da Avrupa sömürgeciliğinin yayılmasına yardımcı oldu. Ekonomiyi modernize etmenin, teknolojiye yatırım yapmanın ve dışa açılmayı teşvik etmenin etkisiyle Batı Avrupa, zaman içinde dünyadaki en güçlü bölgelerden biri oldu. Batı ülkelerinde kilisenin etkisi giderek azaldı.
Amerika’daki çiçek hastalığı ölümleri ve iklim değişimi Amerika kıtasının 15. yüzyılda sömürge haline getirilmesi pek çok insanın ölümüyle sonuçlanıp dünyanın iklimini değiştirmiş olabilir. University College London’daki bilim insanlarının yaptığı araştırma, yalnızca o yüzyıl içinde, o dönem dünya nüfusunun yüzde 10’una denk gelen bölge nüfusunun 60 milyondan 5-6 milyona düştüğünü gördü. Bu ölümlerin çoğuna, sömürgeciler tarafından getirilen hastalıklar neden oldu. Çiçek hastalığı aralarında en fazla can kaybına yol açan etkendi. Diğer ölümcül hastalıklar arasında ise hıyarcıklı veba (bubonik veba), sıtma, humma ve kolera vardı. Bunların bölgedeki yıkıcı etkisinin yanı sıra tüm dünyada da bazı sonuçları oldu. Hayatta kalan az sayıda insan, elde kalan arazileri yeterince işleyemediği için çok büyük alanlar ormana veya çayıra dönüştü. Tahmini 560 bin kilometre kare alan, yani neredeyse Kenya büyüklüğünde bir yer bu yönde değişti. Bitki ve ağaçlardaki bu muazzam büyüme, karbondioksit seviyesinde azalma sağlayıp dünyanın geniş bölgelerinde sıcaklığın düşmesine sebep oldu. Bilim insanları, volkanik patlamalar ve güneş aktivitelerinin azalmasıyla beraber bu olayın da, dünyanın pek çok yerinde sıcaklığın düştüğü ”Küçük Buz Çağı” adı verilen dönemin başlamasına neden olduğuna inanıyor. İronik olan ise, bu olaydan en çok etkilenen alanlardan biri, düşük oranda mahsul ve kıtlıklarla mücadele eden Avrupa’ydı.
Sarıhumma ve Haiti’nin Fransa’ya başkaldırısı Haiti’de meydana gelen bir salgın, Fransa’nın Kuzey Amerika’dan çıkmasına yardımcı oldu. Bunu da ABD’nin kıtada büyümesi ve hızla güçlenmesi izledi. 1801’de Avrupalı sömürge güçlerine karşı çıkan bazı isyanların ardından, Fransa’nın işbirliğiyle Haiti’yi Toussaint Louverture yönetti. Ancak Fransız lider Napoleon Bonaparte kendisini hayat boyu yönetici olarak açıklayınca, adanın da tüm kontrolünü ele geçirmek için on binlerce askeri Haiti’ye yolladı. Savaş meydanında oldukça başarılılardı. Ancak sarıhummanın etkisi savaşın seyrini değiştirdi. Salgın sebebiyle Fransa’dan gelen yaklaşık 50 bin asker, subay, doktor ve denizcinin öldüğüne ve sadece 3000 kişinin Fransa’ya geri dönebildiğine inanılıyor. Afrika kökenli hastalığa Avrupalı güçlerin hiçbir doğal bağışıklıkları yoktu. Askeri güçleri bozguna uğrayan ve demoralize olan Napolyon, sadece Haiti’yi terk etmedi; Fransa’nın Kuzey Amerika’daki tüm hedeflerinden de vazgeçti. Askeri güçlerinin Haiti’deki isyanı durdurmak için başlattığı ancak başarısız olan operasyondan sadece 2 yıl sonra Fransa lideri 2 milyon kilometre kareden daha büyük bir araziyi (‘Louisiana Alışverişi’ olarak da biliniyor) ABD yönetimine satıp, genç ülkenin boyutunu ikiye katladı.
Afrika sığır vebası ve sömürge yayılması Hayvanları öldüren bir hastalık da, Avrupa’nın Afrika’yı sömürgeleştirmesini hızlandırdı. 1888-1897 yılları arasında sığır vebası virüsü (rinderpest), Afrika’nın sığırlarının yüzde 90’ını öldürüp Afrika Boynuzu, Batı Afrika ve Güneybatı Afrika bölgelerindeki toplulukları harap etti. Büyük baş hayvanların yitirilmesi açlığa, toplumda bir çöküşe ve sığınmacıların salgından etkilenen bölgelerden kaçmalarına yol açtı. Mahsul yetişen yerler de etkilendi. İnsanların birçoğu toprağı sürmek için öküze güvendiğinden ekin yetiştirme alanları da etkilendi. Hastalığın neden olduğu kaos, Avrupa ülkelerinin 19. yüzyılın sonlarında Afrika’nın büyük alanlarını sömürgeleştirmesini kolaylaştırdı. Planları sığır vebası salgını başlamadan sadece birkaç yıl önce başlamıştı 1884-1885’te Berlin’deki bir konferansta, aralarında Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, Portekiz, Belçika ve İtalya’nın da olduğu Avrupa’dan 14 ülke, Afrika üzerindeki emellerini görüştü. Planlar bu konferansın sonrasında resmileşti. Bu planlar kıtada çok büyük bir etki yarattı. 1870’lerde Afrika’nın yalnızca yüzde 10’u Avrupa kontrolü altındayken 1900’lere gelindiğinde bu oran yüzde 90’a çıkmıştı. Haksız toprak alımı, sığır vebası salgınından oluşan kaos ile desteklendi. İtalya, nüfusun neredeyse üçte birini öldüren Etiyopya’daki kıtlık nedeniyle başka bir Afrika ülkesi olan Eritre’ye 1890’ların başında yola çıktı.
Veba ve Çin’deki Ming hanedanlığının düşüşü Ming hanedanlığı, Doğu Asya’nın geniş kısmında büyük bir siyasi ve kültürel etki kullanarak Çin’i neredeyse 300 yıl boyunca yönetti. Ama bu yönetim, korkunç bir salgın hastalık sonrası son buldu. Salgın, Çin’in kuzeyine 164 yılında, muazzam can kayıplarıyla birlikte geldi. Bazı bölgelerde nüfusun yüzde 20’si, bazılarında yüzde 40’ı öldü. Veba, kıtlık ve çekirgelerle aynı zamanda ortaya çıktı. Tarlalarda mahsul bulamayan insanların yiyecekleri yoktu ve bazıları salgın kurbanlarının cansız bedenlerini yemeye başladı. Kriz büyük olasılıkla hıyarcıklı veba (bubonik veba) ve sıtmanın bir birleşimiydi. Kuzeyden gelip hanedanlığı tahtından edecek olan istilacılar tarafından getirilmiş olabilir. Kaosla artan haydut saldırılarını, Ming hanedanlığının yerine geçip yüzyıllar boyu sürecek kendi imparatorluklarını kuran Qing Hanedanlığı’nın istilası takip etti. O ara hasta olan Ming liderinin karşı karşıya kaldığı, aralarında yolsuzluk ve kıtlığın da bulunduğu pek çok sorun vardı ancak ülke çapında yayılan ölümcül salgın hastalık, yönetimlerinin çok daha hızlı şekilde son bulmasına yol açtı. Dünyalılar
"öyle çok doluyuz ki
öyle çok ki işimiz
değil bir değil iki
on yılları tek bir yıla sığdırıp gideceğiz
bu doyumsuz dünyadan"
" Bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk, her küstah acı, bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır. Anlam da bizde, anlamsızlık da."
Edip Cansever
Sana Bir Özlem Bıraktım
Her gece bir yıldız kaydırıyorum semada Bir yıldız gördüğünde dileğimizi anımsa Al onu, öksüz bırakma gökyüzünde
..Sür yangın kokan saçlarına, bir de alnına
Sana bir özlem bıraktım, gürül gürül bir umut Sana bir kavga bıraktım, gürül gürül bir onur
Her gece iki yıldız çalıyorum gökyüzünden Biri sana biri de bana, ki sevdamız yıldız olsun Al onu, öksüz bırakma gökyüzünde Sür yangın kokan saçlarına, bir de alnına
Bana bir umut bıraktın, gürül gürül bir özlem Bana bir onur bıraktın, gürül gürül bir kavga…
Ümit İLTER
“Ergen yaştaki gençlerde görülen bir toplumsal etki var: ‘Balık sürüsü davranışı’. Birileri bir şey yaptığı zaman hepsinin onu yapmaya koşuştuğu bir davranış kalıbı. Ancak sürüleşme etkisi yalnız gençlere özgü değildir. Kimi zaman toplumlar da sürüleşir. Bu davranışı en iyi keşfedenler pazarlamacılar. Gençleri sürü davranışına iten şifreleri çözerler. Bir ayakkabı markası. Bir kahve. Bir cep telefonu. Facebook. Toplu gidilen bir mekan. Bir içecek. Bunlardan birisi bir gençlik tutkusu oluverir, gençler de ‘balık sürüsü’ etkisiyle oraya koşarlar. O, artık neyse bir ürün değildir, bir ‘kimlik’tir. Pazarlamacı da bundan yararlanır. Sürüleşme etkisi yalnız gençlere özgü değildir. Kimi zaman toplumlar da sürüleşir. Neden mi? Sürüleşme ‘ortak kimlik’ kazandırır. Ortak kimlik, kişiyi bireysel sorumluluktan kurtarır. Bireysel sorumluluk, taşınması zor bir süreçtir. Sorgulamaya dayanan zorlu bir süreci göze alacaksınız. Soracaksınız. Duraksamadan soracaksınız. Tabularınız olmayacak. Sorularınıza kişisel yanıtlar vereceksiniz. Onaylanmamayı göze alacaksınız. Bu yanıtların sorumluluğunu üzerinize alacaksınız. Bu sorumluluğun gereklerini yapacaksınız. Bedeli varsa -ki her zaman vardır- ödeyeceksiniz. Kazancınız ‘özgürlüğünüz’ olacaktır. Özgürlüğün bedeli budur. Oysa, sürünün özgürlüğü yoktur. Ama sürünün kendi başına ödediği bir bedel de yoktur. Elle gelen düğün bayramdır. Bireysel özgürlüğünü isteyenler, sürüleşmeye karşı çıkarlar, bedelini de öderler. Birey olmanın ya da sürüden biri olmanın ayrımı budur. Toplumlar ne zaman sürüleşir. Soru sormaktan korktukları zaman. Soru sormaktan vazgeçtikleri zaman. Kendi olmanın bedeli ağırlaştığı zaman. Ortak kimlikleri bireysel kimliklerinden daha güçlü olduğu zaman. Bilincin yerine inancı koydukları zaman. Bireysel sorumluluktan vazgeçtikleri zaman. Günümüze bakalım. Toplumların sürüleşme sürecine bakalım. Kapitalist pazar ekonomisi toplumları sürüleştirir. Uluslararası markalar. Uluslararası ürünler. Aynı standartta hizmet biçimleri. Tektipleşme. İnsanları sürüye katma yöntemleridir. Birey sürüye katılır. Toplum da sürüleşir. Korkuya dayalı yönetimler de toplumu sürüleştirir. Nazi Almanya’sı sıradan insanları böyle nazi yapmıştır. Mussolini İtalya’sı sıradan İtalyanı böyle faşist yapmıştır. İdeolojisi inanca dayalı sistemler toplumu sürüleştirir. Onlara ortak kimlik kazandırır. Onları kitlesel gücün bilinçsiz bir parçası yapar. Bütün çağların büyük tehlikesi budur. Çözüm mü? Bilinçli yetkin birey. Bilince dayalı örgütlü toplum. Birey sorumluluğuna dayalı, ortak değerler demokrasisi. Bilime dayalı toplum yönetimi. Dünya ne yazık ki kapitalist küreselleşmeyi göremiyor. Çeşitli eksenlerde inanç toplumları yaratılıyor. Biz görebiliyor muyuz? Hiç sanmıyorum…”
— Erdal Atabek
MEDET YA HÛ
madde ile mana arasındaki sır kime malum
ah ile aşk arasındaki cana ve canana hû…
el el, dil dil üstüne çiçek baskı kime nasihat
altta kalanın canına üsttekinin heyecanına hû...
şiir ve sihir meşk etmek hangi dervişe çile
harf ile cümle arasında dilsiz kalana hû...
şairin şiirine yenilmesi kime mahcubiyet
imge ile gerçek arasındaki yalana hû…
devrim ile devrimci arasındaki sır kime malum
devrime yenilmeyen devrimcinin şanına hû...
kendi dilinden yoksun çocuk kime beddua
bir aşk çekip karşı ki dili yıkmayana hû…
devrim ile devlet arasında boğulmak kimin kederi
heves ile nefes arasında kalanın heyecanına hû...
şaman ile zaman arasındaki geçimsizlik kimin derdi
zamanın gövdesinde gölge heyelana hû…
ney ile neyzen arasındaki sırça yol kime yokuş
haram suların mecazı haramilerin haram aşklarına hû…
ten ile tin arasında araf'ta kalan kime eşik
sır ile sirtaki arasında hevesnefes kalana hû...
devletle beş vakit yatıp şaşı kalkan ahali kime kötülük
tarihin marangoz hatası devletlere kanana hû...
insanı iptal edip yeni bir insan seçelim medet ya hû
devleti yukarılarda aramayın herkes birbirine devlet ya hû
sezai sarıoğlu
Sen yokken gittim
Korkularımın üstüne
Hiç ardıma bakmadım
Gümüş şiirler yazdım sen yokken
Çok yangın çıktı yüreğimde
Küllerini bile savurmadım
Irak denizlerin fırtınasıydım
Uzak iklimlerin sert rüzgarları
Kulaçlarken denizinde gurbeti
Kanlı savaşlarım,
Belalı sevdalarım olmadı hiç
Ama hep sustum,
Hep ağladım, hep yandım sen yokken.
Bekliyorum dönüşünü yeniden,
Bir gelsen,
Hayatın önünden alsan beni
Bir gelsen,
Sellerin önünden alsan beni
Bir gelsen,
Ölümlü düşlerimden alsan beni.
-Cahit Külebi
Mezara girdiği gün değildir insanın öldüğü gün, bedeninin mezar olduğu gündür. Bu ölü doğanlar ülkesinde biz uzun ölürüz.
Kiminin buz tutmuş köy yollarından, kiminin ise neon ışıklı Nişantaşı bulvarlarından gelip girdiği aynı sınavlarda geleceğimiz çalındığı gün ölürüz!
Yaşamakla, onursuzlaşmak arasında tercih yapmak zorunda kaldığımız ilk yol ayrımında, içgüdüsel olarak yaşamayı seçtiğimiz gün ölürüz.
Tarlalarımızı, bağ-bahçalarımızı devletin karanlık plânlarının uzantısı üç kuruşluk “teşvik primleri” karşılığında ekip biçmekten vazgeçerek bilmeden ruhumuzu sattığımız gün ölürüz.
Daha sekiz-on yaşlarındayken, daha tüylerimiz çıkmamışken, düğün denilen telli duvaklı pornografik-histerik-toplumsal kurban ayinleriyle kırk yaşındaki adamların altına sürüldüğümüz gün ölürüz.
Aşağılık ikiyüzlü toplumsal ahlâkın pompaladığı cinselliklerini nerelerine sokacaklarını bilemeyen erkeklerin kendilerine neredeyse “hak” gördükleri tecavüzlere uğradığımız gün ölürüz.
Sevdiğimiz adamlar tarafından dövüldüğümüz gün ölürüz.
Çocuklarımızı büyütebilmek için çalmak, kadın ya da eşcinselsek yaşayabilmek için tek çare bedenlerimizi satmak zorunda kaldığımız gün ölürüz!
Soykırımlara, toplu katliamlara, sürgünlere maruz bırakıldığımızda, köylerimiz yakıldığında, sevdiklerimiz faili meçhul edildiğinde, dillerimiz yasaklandığında, dinimiz, cinsiyetimiz, yoksulluğumuz aşağılandığında ölürüz, ölürüz, ölürüz, ölürüz! Uzun uzun, yana yana, tüte tüte, ölemeye ölemeye ölürüz!
Bazılarımız dayanamaz, uzun ölmemek için kavgaya gireriz; biz de, şubede filistin askısına asıldığımız, eşimize tecavüz edilişini seyrettirildiğimiz gün ölürüz.
Ölülerimizi ölüm oruçlarına sokarız sonra bazılarımız, daha iyi ölebilmek için!.. Bir ölü daha iyi ancak uzun ölebilir! Uzun uzun ölürüz! Uzun uzun ölürüz!
Ve en çok da, bizi öldürenlerin hiç utanmadıklarını, en ufak bir vicdan azabı duymadıklarını, bilakis kötülüklerini göğüslerini gere gere birer gurur madalyası gibi taşıdıklarını gördüğümüzde ölürüz.
Alışkınız biz uzun ölmelere…
Ama hiç böyle uzuuun ölmemiştik!
Hiç böylesine mesnetsiz, böylesine şizofren bir gerçek dışılıkla böylesine uzun ölmemişti bir çocuk ve o çocukla birlikte binlerce insan!…
Berkin vurulduğu gün biz de vurulduk! Daha önce ölmeyen binlerce insan daha eklendi uzun ölenler listesine!..
Berkin’imiz tam iki yüz altmış dokuz gün ve gece öldü!
Hiç duydu mu bilmiyorum annesinin “ne olur dön bana yavrum!” diye yalvaran sesini ve dönemediği için hiç ağladı mı bilmiyorum ölüm uykularında, ama, dilerim duymamıştır, dilerim ağlamamıştır!
Ah Berkin’imiz çok uzun öldü!
Ve biz de Berkin’imizle birlikte EN UZUN ÖLDÜK!
Ahımız gökyüzünü yırtsını! Razıyım, biz uzun, çok uzun, daha uzun ölelim!
Ama katilleri ölemesin!
Onlar, ölmek için yalvarsınlar ama ÖLEMESİNLER!
Bazı kadınlar herkesin ortasında ağlayamadıkları için gülerler. Aslında şimdi ağlamak isterdim ama yapamam gülüşüdür o. Yüzüme gülümsemelerden bir maske takıp insanların arasına çıkıyorum gülüşü. Bir kere ağladım ve hiç kimse neden ağlıyorsun diye sormadı gülüşü. Anlatmaya başladığım anda ağlarım onun için susuyorum gülüşü.
Hiç kimseler: hiç kimselerin çocukları, hiçlerin sahipleri. Hiç kimseler, hiç kimsesizler, tavşan gibi kaçanlar, yaşarken ölenler.
Olabilecekken olamayanlar.
Dil değil lehçe konuşanlar.
Din değil kör inanç sahibi olanlar.
Sanat değil süs eşyası yaratanlar.
Kültürleri değil folklorları olanlar.
İnsan değil insansal kaynak olanlar.
Yüzleri değil kolları olanlar.
Adları değil numaraları olanlar.
Dünya tarihinin sayfalarına değil de yerel gazetenin zabıta sayfasına geçenler.
Canlarını alacak kurşuna bile değmeyen hiç kimseler.
Hiç kimseler.
Eduardo Galeano
İnsanın Putu ve İbadeti
İnsan yaşamı putperestlikle doludur. Bir telefon satın alırken onu özelliklerine göre alan insanları çok az görürsünüz, onlarda bu alanda bilgi sahibi insanlardır ve çoğunun işi bu alandadır. Ancak geriye kalan büyük yüzdelik sadece “adı var” diye satın alır. İnsanlar arasına konulan merdivene çıkmanın ilk basamağı: Markalaşmak. Marka, insanlar arasına bir set koyar ve şık, güzel durmasından ziyade değerini ona verdiğiniz fiyat belirler. Bir nike ayakkabıyı ele alalım, son derece şık, daha hızlı koşmaya ve zıplamaya yarayan bir ayakkabı, krampon. Ama insanlar için bu pek önemli değil. Bu özelliklere sahip bir ayakkabı herkesin alabileceği bir fiyatta piyasaya sunulsa kimse tercih etmez, alanlar da “aynılaşmak"la suçlanır. Çünkü bir mertebe, rütbe belirtmez. İnsan, kendisine nesne olarak aldığı putların hayatına girmesine izin verir, neredeyse bunlar olmadan yaşamın olmayacağını düşünür. Gelişim insanlara ihtiyaçları olanı vermiyor, sadece oyalanmaları için put üretiyorlar. Bu putlar insana mutluluk veriyor ve insanların peşinden koşmasını sağlıyorlar. Putlara ulaşmak için insanın ibadetini gerçekleştirmesi gerek, o ibadet de puta ulaşmak için oluşan çalışma isteğidir. Ne kadar çalışırsa elde edeceği putun önemi o kadar artar. Bu önemi yıkacak olan tek şey putun toplum tarafından kabul görmemesidir. Örneğin iphone 5ler, 3-4 sene önce piyasaya sunuldu ve şuan önemini yitirdi çünkü artık işletim sistemine güncelleme gelmiyor. Bu da insanları yeni putları almaya sevk ediyor. Müthiş bir pazarlama taktiği. Purperestlik hiç bozulmadan devam ediyor, inanç değişmiyor, ibadet değişmiyor, değişen şey sadece neyin put olduğu.
“Ruhsal benliği zayıf olan insanlar, kendilerinin sosyal benlikleriyle tanınmasını istiyorlar, onunla övünüyorlar. Başkaları da onlara yaranmak için, gururlarını okşayan sözler söylüyorlar. Böylelikle toplum bizi, kendimizden gizliyor; olduğumuz gibi değil, olmak istediğimiz gibi tanıtıyor. Sahte benliğimiz bizi esir ediyor.
Sosyal benliklerine esir olanlar, onu kaybedince halkın gözünde küçülürler korkusuyla, kaybetmemek için çevrelerinin istediği gibi davranmak zorunda kalıyorlar ve bu yüzden kendi gerçek benlikleri olan ruhsal benliklerini çiğnemek durumuna düşüyorlar.
Halkın büyük adam diye adlandırdığı ve yüksek makamlarda bulundukları halde ruhsal benliği zayıf olanların çok defa çirkin ahlak düşüklüklerine kapılmaları bundan ileri gelmektedir.”
Nurettin Topçu
BİZİ AHLAKÇILIK AHLAKSIZ ETTİ Türk sinemasının başyapıtları arasında gösterilen 1968 yapımı Vesikalı Yarim’den haberdar mısınız? Lütfi Akad’ın yönettiği filmin başrollerinde Türkan Şoray ve İzzet Günay var. Hikayesi Sait Faik’ten uyarlanmış. Manav Halil ile konsomatris Sabiha’nın sonsuz aşkını anlatıyor. Defalarca izlenebilecek bu film, “ahlaksız” bir dekor içine serpilmiş insan edebini ve yüceliğini o kadar güzel işliyor ki hayran olmamak elde değil. O sıradan, günahkar insanların asaletini bugünün “günahsız” dindarlarında bile görmek zor. Yarım yüzyıl sonra filme baktığımızda geçirdiğimiz kültürel dönüşümler karşısında nutkumuz tutulabilir. Süslü mukaddesat dekorları içine sığışan hak yemelerimiz ne kadar da çoğalmış! Toplumun kirli bir ceket gibi içi dışına çıkmış adeta. Günümüzde günahlar sevap sayılan pek çok iş karşısında masum kalıyor… Merak etmeyin; ahlakçılık yapacak değilim. Zira insanları en fazla bozan şey, onlara taşıyamayacakları miktarda edep dayatmaktır. Böyle edep gereksiz, hatta zararlıdır. Çünkü insanı önce riyakar, sonra çiğ kılar. İnsanın dozunda hatalar yaparak olgunlaşması hatasız bir softa olmasından çok daha kıymetlidir. Asırlar boyunca tutarlı, içten bir disiplin kültürü içinde yaşamış atalarımız. Sonrakiler bunu sürdürememiş. Disiplin gevşeyince geminden boşalmış gibi etrafa koşuşmuşuz. Hürriyet demişiz. Ama kendi takıntılarından da hür olmayı içeren sahici bir hürriyet değil. Acı çıkartan, hınçlı bir hürriyet. Korkudan doğan, tekinsiz bir talep… Böyle hastalıklı bir hürriyete iştahlanan farklı kesimlerin savaşı sürüp gidiyor memlekette. İdraksiz, içgüdüsel hareketlenmeler ortalığı kaplıyor. Devlet mütemadiyen hoşnutsuz olup devreye giriyor ve tarihi disiplin reaksiyonunu gösteriyor. İnsanlara anladıkları dilden konuşuyor çünkü aciz, çünkü insanları geliştiremiyor. Cahil devlet erbabı disiplin toplumlarının ışığının uzun zaman önce söndüğünü görmüyor. Dünyada özgürlük fikrini olgunlaştıran, zor kullanmadan toplumsal ahengi kuran ülkeler öncü… Hayt huyt ile insanları ölüp öldürecek kıvama getirmenin tatmini bir başka olabilir. Ama meyvesi yoktur. İşte görüyoruz: Hangi kesimden gelirse gelsin siyasilerimiz benzer reflekslerde buluşabilmektedir. Sanırım buna mecburlar çünkü dayandıkları halkın kodları manipülatif, eli sopalı karakterler yaratıyor. İnsanımız zayıfsa disiplinden bıkmıştır, benmerkezci bakarak hürriyet ister. Belki boyun eğer, bulunduğu kabın şeklini alır. Güçlü tarafta ise disipline etsin ister. Hindi gibi kabarır. Tüm bocalamalarını da ahlakçı perdelerle gizler. Ama laik ama dindar: Tabu yığıntıları altında kör dövüşü eder. Kafası, kalbi hayli karışık bir ülkeyiz. Birbirini bozmaya devam eden devlet ve halk kuvvetleri arasındayız. Yuhalayan, alkışlayan tribünler… Atmosfer türlü değer sloganları ile dolu olduğu için ahlakçılık yapmayacağım dedim. Tam tersini savunuyorum: Bizi ahlakçılık ahlaksız etti. Bizi değer dayatmaları köle etti. Batıcılığıyla, doğuculuğuyla, Türkçülüğüyle, Kürtçülüğüyle… Bizi fikir adamı sanılan demagoglar, lider sanılan siyaset esnafları küçülttü. Halbuki göstermek gerek kötülükte saklı iyiliği ve iyilikte saklı kötülüğü… Savaşımız kendi iyiliğimizle, barışımız da başkasının kötülüğü ile olmalı biraz… İşte o zaman elimizde bir şey olacak: Derin, samimi anlayış.
Emir Kaya, Bizi Ahlakçılık Ahlaksız Etti (via tutunamayangiller)
Turkish:
Hepimiz biriz.
Turkish:
Musluman 100% insan. Eşcinsel 100% insan. Zenci 100% insan.
Eiketler kıyafetler için.