50. Mektup
Azize,
Bir günümü sana nasıl anlatayım? Hayatlarımız, birbirine yol ayrımında başıyla selam verip geçen iki eski dost oldu.
Hiç unutmuyorum, bir kez seninle sokak ressamı olmuştuk. Köprübaşını hatırlıyorsundur, insanlar karşılıklı gelip geçiyordu. Biz ise tecessüsle bakışları yakalamaya çalışıyorduk. Ne göz çizmiştik o gün. Çok göz çizmiştik. Ne hikâyeler yazmıştık ve her zamanki gibi kendimiz gülüp kendimiz ağlamıştık. Hey gidi…
Evet, canım. O mükedder ve mütebessim anlar nasıl bizim eserimizse şu birbirimize kuş tüyü gibi değip geçmemiz de bizim eserimiz. Mektuplar ağırdı, çoğu zaman ağlatıyordu. Rüyalarımda kocaman bir konakta kayboluyordum, tüm döşemesi vişneçürüğü olan o konakta. Hanım buyurmuş hizmetçilerine: “Yaz! Perdeler kadife, vişneçürüğü; halılar, vişneçürüğü; hamam mermerleri, vişneçürüğü…” Minderleri üst üste koyar pencereyi bir türlü açamazdım. Çaresizce koşardım, çıkış kapısını asla bulamazdım. Merdivenlerde narin kızcağızlar vişne suyu ikram ederlerdi, kanlı gözyaşı dökerek uyanırdım. Hayır, bu senin kalbinin yükü değildi, ben ikimizinkini taşıyamadım.
Bu kararı birlikte aldık. Sen de hayata karışmak istedin. Sürekli biriktiriyorduk; mektup, resim, kalem, kuru çiçek… İşimiz seyir olup çıkmıştı, hep pencere önündeydik. İşin kötüsü etrafta kumaş tozları, kırpıntıları ve sonsuz vişne çürüğü kokusu vardı. İşe gitmek, dedikodulara bir iki cümle eklemek, söylenenlere aldırış etmemek istedik. Başka rüyalar görmek, başka dualara âmin demek istedik.
Sonra ne oldu? Doğrusu o ağır konaktan kurtuldum ve kara bir boşluğa düştüm. Hafızam gitti. Uyudum, uyandım, taklit ettim. Sorgulamadım, düşünmedim. Zaten kesintisiz bir makas sesi vardı ve biçilenler için duygulanmaya zaman yoktu.
Ara ara köprübaşında kalabalıklar içinde görüyorum şimdi bizi.
Vişneçürüğü gözlerimizi.
Selam.













