Bilmem ki ne rûzgâr esdi Gül soldı hezâr savtı kesdi
Misplaced Lens Cap
Fai_Ryy
🪼
Claire Keane
No title available
art blog(derogatory)

No title available
Lint Roller? I Barely Know Her

titsay
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
noise dept.
I'd rather be in outer space 🛸

PR's Tumblrdome
h
almost home
taylor price

❣ Chile in a Photography ❣
Cosmic Funnies
Monterey Bay Aquarium
TVSTRANGERTHINGS
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from T1

seen from United States
seen from United States
seen from T1

seen from Kenya

seen from Malaysia
seen from United States

seen from T1
seen from Jordan
seen from Algeria
seen from United States
seen from Switzerland
@zarfumazruf
Bilmem ki ne rûzgâr esdi Gül soldı hezâr savtı kesdi
Bir gün
Şairin dediği oldu: “Her şey birdenbire oldu.”
Çaylar, kahveler höpürdetiliyor; sayfalar çevriliyordu. Perdeler ve tespihler kendi ritminde çekiliyordu. Mevsimler desen geçiyordu ayın on dördü suretinde. Kocam yaşlanıyordu, hoşsohbet oğlum büyüyordu. (Daha n’olsun)
Otobüse biniyordum, camili durakta iniyordum. Yol boyu aynı şarkıları dinliyordum. (Ne güzel)
Yol boyu düşünüyordum da -nasıl söylesem- belli bir düzen içinde. Bir billuriye gezer gibi… Ayağım takılmadan, cebimdeki taşı düşürmeden düşünüyordum. (Aman ağzımızın tadı bozulmasın)
Derken bir şey oldu. Arkama baktım.
Salyangoz izi gibi bir iz…
Ya kim geçti gözlerimin önünden, kaşlarımın arasından, alnımın üzerinden?
Kim dayadı bu merdiveni kırka?
Kim dedi yiyeceğin bir lokma, giyeceğin bir hırka?
kim bu azize
içimizden biri.
aktif olmanız beni çok heyecanlandırdı, size anon olup da sorduğum soruları çoktan unutmuştum... yalnız büyük iştiham benimle, eğer başka bir yerde yayınlanıyorsa okumak isterim, daha çok okumak isterim sizi.. sizinle tanışarak da okumayı isterim. hasılı başka bir mecrada var mısınız, bu mektupların güzergahı, yalnız, elçilere sır mı?
teşekkür ederim. mektuplarımın yollarının gözlenmesi beni mutlu etti. bu, avazı çıktığı kadar bağırmasalar da, azize ve diğerlerinin sesinin duyulduğunu gösteriyor bana. şimdilik sadece burada yayınlanıyor mektuplar. günün birinde başka bir yerde de yayınlanacak olursa buradan duyururum. selamlar...
53. Mektup
azize,
en son hatıram o devasa avize. onun üzerindeydim işte. ayaklarım yanıyormuş, gözlerim sönüyormuş. amaan bana ne. peri pervane kimliğim cebimde mi? cebimde. daha ne?
keyfim yerindeydi doğrusu. cami cemaati kuş bakışı. nasıl oldu anlamadım. çın çın öterek düştüm akşam namazını eda eden hacı amcanın önüne. kim gördü kim kördü, bilmiyorum. fakat yetiştim “semiallahülimenhamideh” demesine.
kendimi küçük düşürmüştüm. yine de beni gördüler mi? görüp kaldırdılar mı? evet, hepsi oldu.
-hanım kızım, bir bardak su için.
-hanım kızım, hangi akla hizmet siz avizenin üzerine…
omuzlarımı kıstım:
-hatırlamıyorum hacı amcalar, hacı abiler.
-kimsin, necisin?
-bilmiyorum hacı amcalar hacı abiler.
ceplerimi karıştırdılar. biri ikametgâh kaf dağı, bulutlu köşk dedi. diğeri, zümrüdüanka biniş bileti... öbürü ne dedi hiç duyamadım. kâğıtlara uzun uzun baktılar. Sonunda biri “deli” olduğumu bildirdi. imam onu ayıplayıp bana döndü:
-kızım, deli misiniz? dedi.
-yüksekten düştüm, dedim. şüpheyle baktılar.
-imam efendi, dedim, meleklere imanınız yok mu?
-kadııın! diye gürlediler.
-size söyleyeceğim bir şey yok, dedim başımı iki yana sallayıp.
bana güldüler. cemaati edeple selamladım:
-“ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz, bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz, kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı günlere geldim, bunu bana öğretmediniz”
hiçbir şey söylememişim, hiç orada olmamışım gibi kıbleye döndüler.
en son hatıram o pirinç yığını. onun yanındaydım işte. yol yoktu, ufuk yoktu. peki, peri pervane kimliğim cebimde mi? düşürmüşüm. bir tespihle bir çift takunya aşırdım kızgınlıkla. peri pervane kimliği denen işe yaramaz şeyden kime ne.
sen de olmasan kim olurum bilmem azize.
merhaba, 27. mektubunuzdaki ilk cümle çok hoşuma gitti, bunu kendi yazımda kullansam sizin için sorun olur mu?
kaynak gösterdiğiniz takdirde elbette...
belki milyar ışık yılı geçti, belki bir gün kadar.. azize’yi ve bizi mektupsuz bırakalı ne kadar oldu?
ışık yılı ya da sadece bir gün... hepsi bir mektupluk hikâye.
İyi geceler, merhaba. Ben bu mektup sayılarını merak ettim. Yani sizin yazdığınız mektup sayısı mı?
merhaba,
sayılar, burada yayımladığım mektuplara verdiğim sayılar. yazdığım mektuplar yayımlananların epey üzerinde.
Artık azize’ye daha yakın olduğunuzu, bu yüzden de mektuplaşmak lüzumunun kalmadığını sanıyorum. Yanlış mı? Kaldı ki artık kelime tasarrufunuzla Leon ilgileniyor olsa gerek. Zaten o da niçin burada mektuplar yayımlasın...
azize ile eskisi gibiyiz sanıyorum. yoksa aramız mı açıldı? bilmiyorum. fakat mektuplardan ve leon'dan önce biz -azize, ben ve diğerleri- vardık. biz eskiden de bazen konuşur bazen çok susardık.
52. Mektup
Azize,
Sana onun hikâyesini anlatacağım. Çünkü gönül kırıklığını kanaviçelerce haykıran biridir. Bizdendir.
Ben onu yalnızlığımın ikinci evresinde tanıdım. Akşamdı. Kirli, demir ranzalı bir odadaydım. Bıraktığım kenti düşünüyordum. İçim buruktu ve avuçlarımda keskin bir karanfil kokusu vardı.
Sabah olunca kapımı yeşil bir gülüş çaldı. Elimden tuttu ve beni gümüş bir sininin önüne oturttu. Sinide ne vardı? Badem kesim birkaç Oltu taşı, belki bir kibrit kutusu büyüklüğünde Lüle taşı… Vakit tamam oldu. Kalktık. Beni seyrüseferimin başlangıcı olan yeraltına indirdi.
Ben o gün onun sayesinde yolumu buldum. Erlik’e ve dokuz oğluna görünmeden gittim ve döndüm. Yanılgımın ikinci evresindeydim. O sene melekler gibi ağladım, Yeşil Gülüş gibi güldüm.
Onunla ortak geçmişimizde içinde lâleler olan uzun gece sohbetleri vardır. Bir kanadı dil bir kanadı gül olan ne kırklar uçurduk birlikte. Doğacak güzel günler şerefine…
Azize,
İkimiz için de güzel günler geldi. Güzel günler yaz yağmuru gibi. Serinliyorsun, devam etmesini diliyorsun. Fakat olmuyor. Bir yerde kaynayan cadı kazanının buharı göğe yükseliyor yükseliyor ve elma büyüklüğünde dolular düşüyor üzerimize. Masal kişisi has kızın ve masalı dinleyenlerin başını yarma niyetine…
Canım Azize;
Sinisinde birkaç Oltu taşı, Lüle taşı olan Yeşil Gülüş; masalında çeyizlik sinilerce elmas, zümrüt beklemedi fakat payına sabır taşı düşeceğini de hiç bilemedi.
Çünkü kimse bilemez Azize. Allah bilir.
Biz boyun bükersek güzel günler belki temelli gelir.
Sonsuz özlemle…
51. Mektup
Azize,
“üstün” sün. uyumsuz ve huzursuz ve burnu büyük... bizim kadrodaki en sahici ve en sevilmez kadın ey! ne gözyaşıyla şekillenirsin ne sabırla işlenirsin.
canım, ben senin kadar öğrenmeye dirençlisini görmedim, evet. oysa öğretme işinde fena değilimdir. eğemedim de seni. kırılman kimin kazancı olurdu ki?
bildiğin gibi benim öykümde de girdaplar, kuyular, ölüler, iblisler oldu. ben akıl ve sağduyu ile silkinip kurtulmayı bildim. ağız dolusu gülmedim belki ama senin gibi de inlemedim. sana baktım azize, ayna oldum, eşik oldum, pusula oldum, yol oldum. sen burnunu kılavuz seçtin.
kadife’yi sana örnek vermek isterim. çünkü herkese göre dinginliğin vücut bulmuş hali… dinginliği ve yumuşaklığıyla kendine bağlıyor sırmaları, ibrişimleri. evet, düşündüğün gibi. biraz huzursuzlansa kopup dökülecek hepsi altın iplerin. fakat kadife hiç huzursuzlanmıyor, gösteriyi bozmuyor.
“üstün” azize. uyumsuz ve huzursuz ve burnu büyük. ve “acıları dev aynasında gören rezil bir hassasiyet” . yaşama karşı dağınık dikkat, sayfalar arasına kement atmış bir çift göz... sen busun. yıllar geçiyor, herkes yaşlanıyor. sen neden aynı kalıyorsun? daima zayıf ve daima on yaş genç. nasıl olabiliyor bu? hem bu kadar dertli hem böyle kerli ferli… kıskandığımdan değil, soruyorum sadece. benim en azından iki kaşımın arasında bir düşünce yolu var artık. şişman kadınları hor görmüyorum. her söylenene burun kıvırmıyorum.
azize, darılma ama senin sorunlarının kaynağı burnun. burnunu kaf dağı’ndan beri getirebilirsek sıradan bir insan olmanın tadına varacağına inancım tam.
sevgi ve selamla…
Madame de Prie, donmuş kanının bu karmaşanın ortasında yeniden ateşlenip akmaya başladığını duyumsadı. O da kadınların çoğu gibi tümüyle başkalarının ruh halinden beslenirdi. Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman âşıktı. Ondan çok şey istendikçe o daha fazlasını verirdi. Ama onunla kimsenin konuşmadığı, onu kimsenin görmediği, duymadığı, arzulamadığı yalnızlığı sırasında çirkinleşmiş, sersemlemişti, çaresiz kalmış ve mutsuz olmuştu. O ancak yaşamın içinde canlanırdı, yalnızlıkta çöküp gölgeye dönüşürdü. Şimdi ise eski yaşamının yansıması onu sarıp sarmalarken bütün neşesi, tasasız şirinliği yeniden tepe noktalara çıkmış, parıldıyordu; Madam şimdi yine nüktedandı, hoştu, çevresini büyülüyordu, sohbet ediyordu, üzerinde toplanan bakışların körüklediği ateşle tutuşmuştu. Bu insanları neşesiyle kandırmak istediğini unutmuş ve gerçekten coşmuştu, her gülümsemeyi mutluluk, her sözü gerçek kabul ediyordu; uzun zamandır özlediği kalabalıkların zevkini çıkarmaya bir sevgilinin kollarına atılırcasına tutkuyla bırakmıştı kendini.
Bir Çöküşün Öyküsü
50. Mektup
Azize,
Bir günümü sana nasıl anlatayım? Hayatlarımız, birbirine yol ayrımında başıyla selam verip geçen iki eski dost oldu.
Hiç unutmuyorum, bir kez seninle sokak ressamı olmuştuk. Köprübaşını hatırlıyorsundur, insanlar karşılıklı gelip geçiyordu. Biz ise tecessüsle bakışları yakalamaya çalışıyorduk. Ne göz çizmiştik o gün. Çok göz çizmiştik. Ne hikâyeler yazmıştık ve her zamanki gibi kendimiz gülüp kendimiz ağlamıştık. Hey gidi…
Evet, canım. O mükedder ve mütebessim anlar nasıl bizim eserimizse şu birbirimize kuş tüyü gibi değip geçmemiz de bizim eserimiz. Mektuplar ağırdı, çoğu zaman ağlatıyordu. Rüyalarımda kocaman bir konakta kayboluyordum, tüm döşemesi vişneçürüğü olan o konakta. Hanım buyurmuş hizmetçilerine: “Yaz! Perdeler kadife, vişneçürüğü; halılar, vişneçürüğü; hamam mermerleri, vişneçürüğü…” Minderleri üst üste koyar pencereyi bir türlü açamazdım. Çaresizce koşardım, çıkış kapısını asla bulamazdım. Merdivenlerde narin kızcağızlar vişne suyu ikram ederlerdi, kanlı gözyaşı dökerek uyanırdım. Hayır, bu senin kalbinin yükü değildi, ben ikimizinkini taşıyamadım.
Bu kararı birlikte aldık. Sen de hayata karışmak istedin. Sürekli biriktiriyorduk; mektup, resim, kalem, kuru çiçek… İşimiz seyir olup çıkmıştı, hep pencere önündeydik. İşin kötüsü etrafta kumaş tozları, kırpıntıları ve sonsuz vişne çürüğü kokusu vardı. İşe gitmek, dedikodulara bir iki cümle eklemek, söylenenlere aldırış etmemek istedik. Başka rüyalar görmek, başka dualara âmin demek istedik.
Sonra ne oldu? Doğrusu o ağır konaktan kurtuldum ve kara bir boşluğa düştüm. Hafızam gitti. Uyudum, uyandım, taklit ettim. Sorgulamadım, düşünmedim. Zaten kesintisiz bir makas sesi vardı ve biçilenler için duygulanmaya zaman yoktu.
Ara ara köprübaşında kalabalıklar içinde görüyorum şimdi bizi.
Vişneçürüğü gözlerimizi.
Selam.
Hâsılı İstanbul'u sevmiyorum vesselam... Memur olmak da istemiyorum. Müşkül mevkideyim. Çok yanan bir lamba gibi gazım bitiyor. İki sene daha bu gürültü içinde yaşarsam bunayacağım. Kenarlarda bir köye çekilmek için münâsip bir üslup arıyorum. Fakat ihtiyaç, o meşum para ihtiyacı beni İstanbul'a bağlamış. Ben hayal ve güzel yazı yazma iştiyakı içinde ihtiyarlıyorum. Yüzüm çirkinleşiyor ve gittikçe buruşuyor. Muhitim bir cehennem, bir ahır... muhâsede, kin, garaz, hakaret... Gençler hoppa, fikirsiz, saçma... İnsan hakiki ve sıcak bir el bulamıyor ki sıksın. İşte benim gayem: Civar köylerden birisinde küçük bir ev, birkaç dönüm tarla tedarik edip çekilmek.
Ömer Seyfettin
“Sütü övmeye hergün soyunulsa yeridir: insanın süt içmesi, titizlikle, özenle yoga yapması demektir (...)”
Nuri Pakdil