Sade Olutola
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Monterey Bay Aquarium
KIROKAZE
NASA

ellievsbear

titsay
No title available
occasionally subtle

No title available
Doug Jones
sheepfilms
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

Product Placement
Show & Tell
Cosmic Funnies

gracie abrams
Misplaced Lens Cap

No title available
cherry valley forever

seen from Pakistan
seen from Mexico
seen from Russia

seen from Russia

seen from United States
seen from Malaysia
seen from Indonesia

seen from Kosovo
seen from Netherlands
seen from United States

seen from Singapore
seen from Singapore
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Singapore
seen from France

seen from United States

seen from Singapore
@sabah-gunesi
Geçenlerde okuldan çıktım keyfim bozuktu, bi banka oturdum evin oralarda müzik falan dinliyordum. O sırada abinin biri geldi, anason kokusundan anladım birinin geldiğini, sağlam içmişti. Oturdu yanıma, baktım bir şeyler konuşuyor kulaklığı çıkardım selam falan verdim. Muhabbet ettik biraz adı Abdullah'mış 30'larının sonunda bi abiydi, dışardan görsen içtiğine inanmazsın öyle bir adamdı. “Abi niye içtin, hayırdır anlat istersen.” falan dedim. Anladım gene aşk mevzusu, dedim hayırlısı. Adam da sarhoş olunca başladı anlatmaya…
Bir kadın var, bak bu öyle sıradan biri değil. Tanıdığım en güçlü kadın, bu kadınla uzun zamandır yaşıyoruz. İsmi yok bu kadının, soyutlanmış birisi, hayalim yani. 38 senedir beklediğim biri diyeyim gerisini sen anla. Bakma öyle, “Ruh hastası değilim, sadece hayallerimle yaşıyorum ve hayalimdeki kadını hiçbir bedende bulamıyorum.” benim sevgim taparcasına anlayacağın. Hiçbir kadın kaldıramıyor bunu, ya da ben fazla abartıyordum. Bak bir şair vardı, Ümit Yaşar Oğuzcan'dı herhalde, biliyorsundur muhtemelen. Bu adam gibi benim sevgim, fakat ben onun gibi şiir yazamıyorum, süslü cümleler kuramıyorum en fazla sarılırım. Bak bu hayalimdeki kadın işte, kimsenin kaldıramayacağını düşündüğüm sevgiyi kaldıran kadın. Onunla tanıştım bir ay önce, kafenin birinde görüştüm o gün, aynı günün akşamında barın birinde karşılaştım onunla. Dikkatimi çekti güzel ve alımlıydı, dudakları dolgundu, kumral saçları vardı uzun uzun, teni biraz kavruktu ve gülümsemesiyle ortaya çıkan mükemmel bir gamzesi vardı. Etkilenmiştim, yanına gidip oturdum birkaç bira ısmarladım sonra o bana ısmarladı derken kafamız hafiften çakır olmaya başladı. O anlattı ben dinledim, ben anlattım o dinledi. Benim kadın halimdi büsbütün gösterdi kendini, barın kapanma saatine doğru evine davet etti içmeye devam edelim, sohbet edelim falan dedi. İşim yoktu gittim. Yolda sordum, bira falan alalım mı diye, “Gerek yok gel” dedi. Vardık evine, 5. katta oturuyormuş, girdik kapıdan içeri salonu gösterdi “Otur sen, ben geliyorum” dedi. Evin her yanı kitaptı ve bu kitaplar aptal aptal yazarlara ait değildi, Oğuz ATAY, Sabahattin Ali, hatta inanır mısın Ümit Yaşar OĞUZCAN bile vardı hemde kitaplar ilk basımdı. İsmini bilmediğim bu kadına hayranlık duymaya başladım, kitaplara biraz daha bakıp oturdum koltuğa. O da geldi zaten 5 tane 6'lı bira kutusu biraz çerez getirdi, muhabbet ortamı anlayacağın. Konuştuk öyle kendinden bahsetti, soyutlaşmış birisini yaratmıştım ben zihnimde ve o düşüncelerimin somutlaşmış bir haliydi. Hayranlığım farklı bir noktaya çıktı ona karşı, sevgiye dönüştü, sanırsam aşık olmaya başlamıştım, o anlatıyor ben dinliyordum. Bak sana yemin ederim günlerce konuşsun dinlerdim, sesinde bir şey vardı sanki anlam veremediğim bir sihir… Biralar bitti muhabbet bitmedi, kalktım kahve yaptım içtik, kalktı çay koydu 5 demlik çay içtik. İnan bana muhabbet ettiğimiz sırada aklımda onunla yatma gibi bir fikir oluşmadı, gecenin sonunda yatmadık da zaten. Ancak muhabbeti bile beni baştan çıkarmaya yetmişti…
Sabah koltukta uyandım, burnuma yumurta kokusu geliyordu ve şey kızarmış ekmek kokuyordu. Biraz şaşkındım, hiç tanımadığım, adını bilmediğim bir kadınla sabaha kadar içtik ve sabah bana kahvaltı hazırlıyordu. Gittim yanına günaydınlar muhabbeti falan yaptık, kaçta kalktığını sordum, uyumadığını söyledi. Biraz fazla açık sözlüydü “Sabaha kadar beni izlemiş” öyle dedi. Gülümsedim, kahvaltıya oturduk ismini sordum “İsmimin önemi yok, istersen Begüm, istersen Cansu, istersen Aysu, istesen Müjgan…” dedi. Pekala diyebildim ve kahvaltıyı yaptık. Dışarı çıkacağını, anahtarı kitaplığa koyduğunu söyledi. Şaşkın bir ifadeyle tamam dedim, akşama kadar kitap okudum ev kütüphane gibiydi, diğer bir deyişle cennete düşmüş gibiydim. Akşam saat 8 civarında kapı çaldı, açtığımda kimse yoktu aşağıya baktığımda bir mektup gördüm, siyah bir zarf içinde bir mektup. Mektubu alıp kapıyı kapattım. Hazır çay koymuştum içerken mektubu okumaya başladım.
“Abdullah öncelikle gizemli davrandığım için üzgünüm, ama korktum anlamanı beklemiyorum. Ben Mısra, fazla kurcalama beynini lisedeki o sessiz kızım ben. Bundan tam 21 sene önce tanışmıştık senden, 19.03.1997 yılında yani. Hatırlıyor musun ben sana hoşlandığımı söylemiştim, sen de bana hissiz biri olduğunu söylemiştin. Ah, ne yıllardı değil mi? Ben 21 senedir seni izliyorum, takip ediyorum. Hayatını uzaktan uzaktan izledim hep, yanına gelmeye korktum, çekindim işin açıkçası. Normalde de gelmeyecektim zaten, ancak doktorum rahatsızlandığımı söyledi, ölüm tarihimi falan söyledi. Yani sen bunları okurken ben muhtemelen ölmüş olacağım, dün gece için yaşadım ben hayatımı. Seninle oturup birkaç kadeh şey içmek için bir ömür sürdüm. Oldu da teşekkür ediyorum sana, mutlu ölmeme sebep olduğun için.
Dipnot: Bu ev ve adreste yazılı kütüphanenin tapusu vs aktarım işlemleri için avukatıma gerekli yetkiyi verdim. Hepsi sana ait, binlerce kitap. Benim hayattaki tek varlığım bunlar ve artık onlar senindir.
İlk aşkım, sevgilerimle Mısra…”
Adam bunu anlattıktan gözleri doldu gitti, hiç bir bok anlamadım niye böyle yaptı, neden gitti? Tek bildiğim at gözlüğüyle bakmamak gerekiyor hayata, mutluluk bizi bir yerlerde izliyor olabilir. Kaldırıp kafanızı bakın, mutluluğunuzu çöpe atmayın…
“Terkedilmiş evler kadar yalnız, mevsimsizim. Çalınmayı bekleyen kapı ziliyim, ben isimsizim.”
— Sagopa Kajmer (via yaslicocukk)
Aramıza uçurumlar getirme, bilirsin ki intihar bağımlısıyım.
Üşüdüğümde geceleri sarabildim üstüme, kolların varken.
Dönüp dolaşıp yine sana çıkan bu sokaklara gömdüm hayallerimi.
Yangın var; yüreğimde, iliklerime kadar hissiyatım. Oysa ben hissizleşmeye yüz tuttuğumda bile ellerine yanardım. Sana üşürdüm, sana yanardım. Oysa ben ellerine muhtaçtım, Ve artık Ellerin, ellerin.
Baharımdır, baharın; çiçeklerin intiharı… Ulan mevsim bahardı, çiçekler doğardı Çiçeklerim bile kana bulandı Katran karası yalnızlığım geceyi boyadı Oysa yazdığım şiirlerde hece hece adın kazılı Hani derlerdi ya; gizli özne şairini intiharı Ulan ben şair bile değildim, adın cinayetim kaldı!
Olur da ilkin son demlerinde, son baharın ilk rüzgarı çalarsa adını Bir ıslık farz-ı misal, çalarsa yalnızlık şarkımı O vakit ellerime muhtaç kal vaktimin piri Ciğeri kana bulanan bir ayyaş neyler ki baharı? Güz bile yara kaldı, sinemde intiharlar saklarım ben ey katilim Gelmediğin her güne, bir yaprak takvim-i intiharım saklı.
Oysa tek irtibatımdı şiirler ve bir demlik çay N’için yerini 100′lük yeni rakıya bıraktı? N’için yerini yalnızlığım kapladı? Gelsen dolardı yerin, mevzu derin Gelmedin boşluğun ebedi kaldı, mevzu ince Rakıdır gereken, anason koksun masam Yalnızlığımı paklasın anason kokusu Oysa beni yalnız teneşir paklardı Ulan kollarındı gereken, dört kolluya sarıldım…
İntihar kokuyor cigaram, Ahmed Arif’e hitaben, bahar koksun dağlarımız Ulan gönül vadisinde neyimizeydi yalnızlık? Mevzu aşktı, bilirim. Aşkına aşık olmakta bir bize yakışmadı, bilirim Yalandan değildi diye miydi sevdamız, bilemem Bu denli kasvet sarmışken dört yanımız O şiirin sonunda sen gittin ya vaktimin piri Dağları bile intihar kokar memleketimin Şu garip Anadolu misali, dört yanımı kasvet kapladı Ulan hiç kandan bulutlar yağar mı?
Hayalimdi, eve girdiğim vakit askıya ceket asmak Hayallerimi değildi! Ulan hiç hayaller idam sehpasına çıkar mı? Deniz’leri Gezen bir ağabey vardı zamanında, Ulan hiç Deniz’ler idam sehpasına çıkar mı? Yar dediğim yarım bıraktı Ulan hiç yar yarım bırakır mı? Nargileye 3 köz at katilim Dumanımız tütsün, varsın kaynasın ciğerimde umutlar Ulan sigara, alkol nasıl öldürür ölüyü? Sen uykusuzsun diye ben geceleri öldürürdüm Şimdi geceler kördüğüm, İnsan hiç yalnızlıktan ölür mü? Gülüşüne öldüğüm?
Öldüm, öldüm ulan öldüm! Şairin en sevdiği şiiriydi öldüğü Ben gülüşün kuytusuna gömüldüm Uğrunda cinayetler gördüm Ulan hayaller bile yarım bırakır mı yarım bırakılanı? Oysa sen ne derdin hep vaktimin piri? Yarım bırakılan, yarım bırakmazdı. Yarım kalan son parçamı da yarısını aldığın vakitti Yarım kalmışlığımın son parçası da yalnız kaldı…
Dağlarında Cinayet Saklı Memleketimin
Bir gün aklına gelirsem; sürgün olsam memleket, yuvasız kalsam yuva, susuz kalsam su, aşksız kalsam mecnun, rakıma ve ömrüme yoldaş olurdu bu adam de ve beni bırakıp gittiğini hatırla!
Belki canın yanar, benim öpmeye kıyamadığım gözlerinden akan yaşa sebep olurlar. Sen bana kıysan da ben senin bir damla göz yaşına denizler yakarım hala.
Parmağına diken batsa çiçekleri solduracak, gülüşün eksilse yüzünden gülüşünden verecek, uykusuz kaldığın her gece gözlerine kıyacak, ölsen çocuklarına hem analık hem babalık yapacak bir adamı yarım bıraktım de Eylül yağmurum.
Birkaç demlik çay, birkaç paket sigara, birkaç sayfa kağıt ve kalemle yolunu gözlüyorum. Unuttuğum; sesini, gülüşünü, gözlerinin mavisini, saçlarının kokusunu birkaç cümleye sığdırıp şiirlere sarmak istiyorum.
Belki bir bulut alır götürür şiirlerimi, yağmurlar fısıldar kulağına. Şemsiye açmazdın bir umudum duyarsın, sonrasında beni tekrar hatırlarsın.
Belki de… Dilim varmıyor ama belki de unutmuşsundur çoktan.
Ama şiirler ağlasın, şairler kanasın, bulutlar ağlasın, rakılar susuz kalsın ki ben seni unutamadım.
Mezeye Ahmet Kaya, bardağa derdine kadar rakı koyduğun vakit anlayacaksın, ölmenin nabızla alakasız olduğunu.
Neşet Ertaş her bağlamaya vurduğunda, ciğerlerini çıkarıp masaya koyacaksın, o vakit anlayacaksın ölmenin ne demek olduğunu.
Onu yazdığın kalemin tükenince umut mürekkebi, kalemi şakaklarına saplamak isteyeceksin, işte o vakit anlayacaksın unutmanın mümkün olmadığını.
O plakta Zeki Müren her Elbet bir gün buluşacağız dediğinde, bağıra bağıra söveceksin, işte o vakit anlayacaksın tek dostunun duvarlar olduğunu.
Ciğerlerin yanacak, ellerin titreyecek ellerini tutamadığın için, işte o vakit başlayacaksın cigaraya, işte o vakit anlayacaksın sigaranın değil, insanların öldürdüğünü.
Yüzün varmışçasına rahmet kapılarını çalacaksın , o vakit tanrı bile kapatmış olacak sana kapıları, işte o vakit anlayacaksın pişmanlığın anlamını.
Annen gelip soracak, bu yastık niye ıslak diye göz yaşlarım yağdı diyemeyeceksin, terden diyeceksin, işte o vakit anlayacaksın hayatın ne denli acımasız olduğunu.
Gidip toprağını öpeceksin, her gözünü kırpışın bir damlaya bedel olacak ve toprak ıslanacak, işte o vakit anlayacaksın geç kalmanın ne manaya geldiğini.
Sabah kalktığında yüzünü yıkamayı unutacaksın, ellerin titreye titreye bir sigara yakacaksın, parmak uçlarındaki sarılara baktığında işte o vakit anlayacaksın şairin haklı olduğunu; Özlemek, ölmekten iki harf fazla. Fakat çoktan özlemiş olacaksın..
Bağıracaksın lan, bu sefer kazandım, bu sefer unuttum onu diye, sızlamıyor lan artık yüreğim adı geçince diyeceksin fakat sızlayacak yüreğin kalmamış olacak işte o vakit toprağın altındakilerden tek farkın atan nabzın olacak…
Sokağa çıkacaksın, bu sokakta beraber yürüyemedik diye ağlayacaksın, fakat göz pınarlarında damla yaş kalmayacak o vakit sinende intiharlar saklayacaksın işte o vakit ruhunu yalnız teneşirin paklayacağını anlayacaksın…
Bak seneler geçecek, her şey bitti geçti lan diyeceksin, onu düşünmek canını acıtmayacak, biri gelecek, tüm derdine derman olmasını bekleyeceksin geçmişinin artçı olduğunu anlayacaksın, asıl deprem ondan sonra olacak işte o vakit Azrail’inin güzelliğine ağlayacaksın.
İnan göreceğini bilsem tüm duvarlara sana yazdığım şiirleri yazarım, ama görmezsin sen.