“Arnavut Kaldırımı”
Atölyede arkadaşlarla müzik keyfi...
The Bowery Presents

izzy's playlists!
Noah Kahan
taylor price

Jar Jar Binks Fan Club
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
he wasn't even looking at me and he found me
Misplaced Lens Cap
h
Interview Vampire Daily

shark vs the universe
I'd rather be in outer space 🛸
𓃗

gracie abrams
Cosmic Funnies

❣ Chile in a Photography ❣
No title available
hello vonnie

ellievsbear

Origami Around
seen from Dominican Republic
seen from United States

seen from Sweden
seen from Singapore
seen from United States
seen from United States

seen from Egypt
seen from United States
seen from Singapore

seen from Togo
seen from United States

seen from Sweden

seen from United Kingdom
seen from Netherlands
seen from United States
seen from Türkiye

seen from Japan

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United States
@salyangozsanat
“Arnavut Kaldırımı”
Atölyede arkadaşlarla müzik keyfi...
Perspektif - Koltuk, Masa, Vazo Çizimi / Fatih UĞURLU
Biz O’nu Kill Bill’in ölümcül karakteri O-ren Ishii olarak tanıdık. Aktris Lucy Liu’nun ressam yönü
Lucy Alexis Liu, 2 Aralık 1968'de Queens, New York'ta üç çocuklu Çinli göçmen bir ailenin ikinci kızları olarak dünyaya geldi. Amerika'ya göç etmeden önce babası inşaat mühendisi, annesi ise biyokimyacıydı. Henüz 11 yaşındayken bir pijama fabrikasında çalışan Lucy Liu, arta kalan zamanlarını eğitimine ayırdı ve Stuyvesant High School'dan mezun olduktan sonra 19862da New York Üniversitesi'ne başladı. Ancak bu okulda aradığını bulamayan ünlü aktris bir yıl sonra Ann Arbor'daki Michigan Üniversitesi'ne geçti ve bu okulda Çin Dili ve Kültürü eğitimi alarak 1990 yılında mezun oldu.
Üniversite yılları boyunca tiyatro, dans ve şan dersleri alan Lucy Liu, oyunculuk kariyerine mezun olduğu Michigan Üniversitesi'nde 1989 yılında düzenlenen Alice in Wonderland (Alice Harikalar Diyarında) adlı oyundaki rolle başladı. Mezuniyetinin ardından, kendini tiyatro oyunculuğunda geliştirmek isteyen Liu, aldığı derslerin masraflarını karşılayabilmek için üç farklı işte birden çalıştı.
Televizyondaki kariyerine NYPD Blue, er, X-Files ve Seinfeld gibi popüler dizilerdeki küçük rollerle başlayan Lucy Liu, 1996 yılında Bang, The Cell ve Guy adlı filmlerde rol aldı. Aynı yıl City of Industry adlı filmdeki Cathi Rose rolü için bir ay Los Angeles'daki bir gece kulübünde striptiz yaptı. 1998 yılında milyonlarca insan tarafından tanınmasını sağlayan rol ise Ally McBeal adlı dizide, Liu'nun güçlü, dürüst ve sözünü esirgemeyen bir kadın olarak tanımladığı Ling Woo karakteri oldu.
Televizyondaki başarısı 1999 yapımı Payback'in kapılarını açtı ve Liu bu filmdeMel Gibson'la birlikte rol aldı. Lucy Liu'nun yine aynı yıl içinde görev aldığı diğer film ise, Woody Harrelson ve Antonio Banderas'la birlikte kamera karşısına geçtiği Play It To the Bone (Ölümüne Kadar) oldu. Çinli Prenses Pei-Pei'yi canlandırdığı 2000 yapımı Shangai Noon filmiyle beyaz perdedeki yerini sağlamlaştıran Lucy Liu, 2000 sonbaharında da Cameron Diaz ve Drew Barrymore'la birlikte Charlie's Angels'da (Charlie'nin Melekleri) rol aldı.
2002 yılında Ballistic: Ecks vs. Sever adlı yapımda yeniden Antonio Banderas'la başrolleri paylaşan Lucy Liu, bir yıl sonra Charlie's Angels: Full Throttle'de izleyici karşısına çıktı. Ayrıca Quentin Tarantino'nun 2003 yapımı Kill Bill 1 ve 2004 yapımı Kill Bill 2 filmlerindeki O-Ren Ishii karakteriyle en iyi hain dalında MTV film ödülünün sahibi oldu.
'Tamamıyla özgürüm. Planlarım arasında evlilik yer almıyor. Hatta birisiyle birlikte yaşamayı bile düşünmüyorum.' Diyen Lucy Liu, 2003 yılında beraber olduğu sevgilisi, oyun yazarı Zach Helm'den 2005 yılında ayrılmıştı.
Belinin üzerinde bir kaplan dövmesi bulunan ve akıcı şekilde Mandarin Çincesi ve İtalyanca konuşabilen Lucy Liu, akordeon çalmayı, ata binmeyi, kayak ve kaya tırmanışı yapmayı seviyor; ayrıca Fransızca ve Japonca dersi alıyor.
Charlie’nin Melekleri, Kill Bill gibi filmler ile zirveye çıkan aktris, “Yu Ling” imzası ile uzun yıllardır resim yapıyor. Büyük beğeni alan tablolarında buluntu objelerde kullanan sanatçı filmlerde görsel asistan ve animasyonlarında asistan olarak çalışıyor. Geleneksel Uzak Doğu sanatına da göndermeler bulunan eserleri, galerilerde sergileniyor.
“Çok parası olan fakir bir insan gibi yaşamak isterim.” Pablo Picasso
12 Önemli Eseriyle “Hoca Ali Rıza”
Türk resminin en usta manzara ressamı Hoca Ali Rıza (1858 – 1930), birçok kaynakta farklı yazsa da öğrencisi Süheyl Ünver’e kalan notlarında 1858 yılında Üsküdar’ın Ahmediye Mahallesi’nde doğduğunu yazmaktadır. Aile büyüklerinin genellikle asker ve bürokrat olmasının yanında çeşitli sanat dallarıyla uğraşmaları, Hoca Ali Rıza’nın da resim sanatını keşfetmesinde önemli rol oynar. Çocukluğunda okul kitaplarına yaptığı resimleri hiçbir zaman atmayarak ömür boyu bu çocukluk hatıralarını saklar.
Peyzaj, 1899
1878’te girdiği Mekteb-i Harbiye’de (Kuleli Askeri Lisesi) Osman Nuri Paşa, Süleyman Seyit Bey gibi hocalardan ders alan ve Fausto Zonaro’yla yakın dostluğu bulunan sanatçının, İtalya’ya resim öğrenimi için gönderilmesine karar verilir. Ancak, Napoli’deki kolera salgını nedeniyle gidemez. Hoca, hiçbir zaman yurt dışına çıkamamış olmasına rağmen çağının çok ötesindedir.
Çengelköy, 1908
1911’de sağlık durumu nedeniyle Harbiye’den emekliğe ayrılır. Bazı okullarda resim öğretmenliği yaparak geçimini sağlamaya çalışır. 47 yıllık eğitimcilik hayatı boyunca yetiştirdiği öğrencileri arasında Süheyl Ünver, Pertev Boratav, Sami Yetik, Üsküdarlı Cevat, Dr. Hikmet Hamdi, Osman Asaf, Celal Esat Arseven, Ali Rıza Beyazıt, Sermet Muhtar Alus gibi önemli isimler var. Hoca Ali Rıza, ekonomik sıkıntılar içinde Üsküdar’da kira evlerde yaşar, ama yaptığı resimleri hiçbir zaman satmayan ve satmaya da utanan bir yapıya sahiptir, sadece sevdiklerine resimlerini hediye eder.
Kız Kulesi
“Bu fani dünyadan bir gün göçüp gideceğim. Ama yeniden dünyaya gelmek olanağım olsa, Allah’tan yine ressam olmayı dilerim.” diyecek kadar resme bağlıdır. Sabah günışığının ortaya çıkması ile Üsküdar’daki evinden eşeğine biner, adım adım Üsküdar’ı gezer ve resmederdi. Bu nedenle bir diğer adı da Üsküdarlı Ressam Hoca Ali Rıza’dır. Doğup büyüdüğü Üsküdar, Kız Kulesi, Karacaahmet Mezarlığı, dar sokakları, ahşap evleri, koru ve mahalleleriyle peyzajlarının konusu. Bu nedenle Gebze, Acıbadem, Beykoz, Boğaziçi, Çamlıca ressamın yaşantısında önemli yer tutan çevreler. Çok sevdiği fıstık ve çınar ağaçları, resimlerinde bolca göreceğimiz unsurlar arasında.
Enteriyör, 1911 (Karakalem çalışması)
Sigara kağıtlarının arkasını kullanacak derecede en ufak bir kağıdı dahi resim çizerek değerlendiren bu resim tutkunu, gördüklerini kaydettiği elliye yakın cep defteri ve tuttuğu notlarla aynı zamanda dönemin kaybolan kültürel değerlerini ve gündelik yaşamı günümüze aktaran bir belgeleme ressamı.
Yalılar ve Yelkenli (Karışık teknik)
Hoca Ali Rıza, ayrıntılara gösterdiği özen ve renk bilgisi ile ilk Türk manzara ressamıdır. Hacim yaratmak için ışık gölgeden yararlanması onun en önemli özelliğidir. Karakalem, suluboya, yağlıboya gibi birçok tarzda yaklaşık beş bin İstanbul peyzajı betimlemiştir. Yağlıboya ve suluboyayı da yetkin bir şekilde kullansa da Hoca Ali Rıza’nın asıl ustalığı karakalemdir. Eserlerinde desen çok kuvvetlidir, renk ikinci derecede göze çarpar. Bunu, karakalem çalışmalarında daha iyi anlayabiliriz.
Sümbüllü Yalı (Suluboya çalışması)
Daha ziyade manzara ressamı olmakla birlikte, insan figürlerini ve objeleri resmetmiştir. Figür resimleri, az bulunmaları nedeni ile daha değerlidirler. Manzaralarında da figürü kullanmış, fakat daha çok boyut belirleyici olarak kalmıştır bu figürler. Hoca Ali Rıza’nın natürmortlarında, dalından henüz koparılmış taze bir elma, bir çilek tabağı, bir salkım üzüm ya da mutfağın köşesindeki tencere, kuruyemiş ve benzeri öğeler sıkça görülmektedir.
Denize Açılan Sokak ve Simitçi
Sanatçı, dönemin kahvehanelerini ve buralardaki eşyaları resmederek, kahvehane kültürünü geçmişten bugüne taşıyan sayılı kişilerden biri. Muallim Naci, Musahipzade Celal, Mehmet Akif gibi dönemin önemli simalarını buluşturan ve bir nevi sanatkarlar kulübü olan Çiçekçi Kahvehanesi de Hoca’nın hem sohbetlerine iştirak ettiği hem de resmettiği mekanlar arasında yer alıyor. Resimlerinde bugün antikacılarda bulunan birçok objeyi de resmetmiş, kahve fincanları, tabaklar, zarflar, nargileler, cezveler, kahve ve şeker kutuları…
Natürmort
Çağdaşlarından Fransız ressamlar Corot ve Courbet’ye benzetilen Hoca Ali Rıza’nın resimlerinde pembeler, yeşiller ve maviler ön plana çıkmaktadır. Çizdiği binlerce desenle eriştiği ustalık ve renk bilgisi sayesinde kendi ekolünü oluşturur. Belgeci manzaralarının yanında hayali manzaraları da bulunan Hoca Ali Rıza, bu tür çalışmalarına fikirden diye not düşmeyi unutmaz. Doğadan canlı olarak yaptığı resimlere tabiattan yazısı ile nerede olduğu belirtilmiştir.
İstanbul, 1919
Ön planda yer alan köşk ve taş duvarlarla çevrili bahçesi, tablonun sağ bölümünü kaplıyor. Neo klasik mimari yapı, yanındaki fıstık çamı ve bahçedeki ulu ağaç dikey duruşları ile kompozisyonun yatay gidişini dengeleyen elemanlardır. Bahçe duvarının diyagonal uzanımı ile onu karşılayan taşlar ve çalılar bakışımızı sakin maviliğe ve karşı kıyıya çekmektedir. Köşkün bahçesindeki çiçekler, ağaçlar, taş duvarlar ve irili ufaklı kayalardaki incelikli işçilik zengin dokusal değerler oluşturuyor. Karşı kıyıya doğru yol almakta olan yelkenli, vapur ve kayık hem deniz üzerindeki yaşamın belirtileridir hem de orta plan ile arka plan arasındaki bağlantıyı oluştururlar. Bu manzara, izleyene son derece gerçekçi görünür, çünkü sanatçı doğadan aldığı notları bir araya getirmiştir.
Çubuklu Sırtlarından Boğaza Bakış
Dindar yaradılışta olan Hoca Ali Rıza’nın, ressamlığı dışında da çok yönlü bir kişilik. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin üç yıllık başkanı, Eski Silahlar Müzesi’nde kıyafet albümü hazırlayıcısıdır. Tasarım çalışmalarıyla da ilgilenmiştir. Askeri elbise modelleri, porselen tasarımları, tezhip motifleri, hat yazısıyla bazı terkipler, arma, mobilya tasarımı yapmıştır.
İftar Sofrası, 1919
Öğrencileri ve arkadaşları tarafından çok sevildiği için Hoca lakabıyla birlikte anılan Hoca Ali Rıza resim konusundaki görüşlerini şöyle özetler: “Medeni milletlerce büyük önem verilen resim sanatı, birçok faydalar sağlaması bakımından, hayal etme gücünün ortaya konmasına ve bütün insan topluluklarının okuyup anlayabilmesine vasıta olan apaçık bir dil, bir nevi yazı gibidir.”
Eserlerine zarar vermesinler diye fareleri besleyen ressam için hayat, üretmek ve zamanı değerlendirmek üzerine kurulu idi. Buna örnek de, dostları arasında anlatılarak bugüne ulaşan anılarından birinde, ziyaretlerde boş ve çok konuşan komşu ve akrabalarına oldukça büyük lokumlar ikram etmesi.
Hoca Ali Rıza’nın üç kızı ve bir oğlu olur. 1929’da kızı Kadriye Hanım, Mısır’da eski kocasıyla ilgili bir davasının halledilmesine yardımcı olunmasını istemek için Atatürk’e bir mektup yazar, daha sonra randevu verilir. Ancak, görüşme gerçekleşmez. Kardeşine yazdığı bir mektuptaki bazı ifadelerden, başka nedenlerden şüphelenilip suikast planladıkları düşünülür. Hoca Ali Rıza, kızı ve akrabaları tutuklanır, ama sonra beraat ederler. Hoca bu olaya çok üzülür, sonrasında kalp krizi geçirerek 30 Mart 1930’da yaşama veda etmiştir.
Felemenk Ada Evi Baladı: "Adadaki Son Ev".
Cam üzerine oyun hamurunun yağlı boya gibi kullanılmasıyla her bir karesinin ayrı ayrı resmedildiği bir stop-motion film. Chesapeake Körfezi'nde bulunan ve zaman içinde aşınarak yok olan ufacık adada, en son sağlam kalan tek yapıyı, 1880'lerin sonlarında yapılmış "Holland Island House"ı anlatır. Ne yazıkki yapı, 2009'da adanın son kalan parçasıyla birlikte batmış bulunmakta. Animatör: Lynn Tomlinson
İlahi sese kulak verip kendi sanatını yaratan naif ressam: “Séraphine”
Tam adı Seraphine Louis Arsy, lakabı Senlis’li Séraphine olan fransız kadın ressam, 1864 ve 1942 yılları arasında yaşamıştır.
Babası bir işçiydi ve annesi çiftçi bir aileden geliyordu. Bir yaşında (doğum gününde) annesini kaybetti ve babası yeniden evlendi, yedi yıl sonra babası da öldü. Çoban olarak çalıştı, sonra ve 1881 yılında Providence Sisters ev olarak, Clermont (Oise). Senlis 1901'de burjuva ailelerinden birinde hizmetçi olarak çalışmaya başladı.
Hizmetçilikten kazandığı çok az parayı bezlere, tuval karkaslarına ve farklı kimyasallara harcayarak resimlerini yapmayı sürdürdü. Hizmetkârı olduğu eve sabah ve akşam yürüyerek gidip gelen Séraphine, bu yürüyüşlerini dağlık ve ormanlık arazilerle uzatır, resimlerini yaparken kullandığı kendi imalatı olan boyalar için farklı bitkiler toplardı. Topladığı bitkilerin pigmentlerini yağlarla ezerek yaptığı boyalar, yine onun doğayı yansıttığı tablolarını renklendirdi.
Alman sanat koleksiyoncusu Wilhelm Uhde 1912′te Séraphine’i keşfetti ve onu destekledi. Ama 1914 yılının Ağustos ayında Fransa'yı terk etmek zorunda kaldı ve yerel Senlis bir sergi vesilesiyle, 1927 yılında Séraphine ile görüşmeye devam etti. Ve artık Séraphine, Uhde’un yardımıyla iki metrelik tuvaller alabilmekteydi. 1929 yılında, Uhde bir sergi düzenledi ve Séraphine’i maddi olarak destekleyecek sanatseverler ve ressamlar sağladı.
Fakat maddi sıknıtılar devam etti ve 1930 yılında resimlerinde satın almalar durunca büyük buhranlar geçirdi. Ve en sonunda rahatsızlandı.
Deliliğin sınırına geldi . Bu içten "kronik psikoz" için 31 Ocak 1932 itibariyle psikiyatri hastanesi Clermont yatırıldı. Ancak eserleri halen Uhde tarafından sergilenmekteydi: 1932 sergi Modern İlkeller 1937-1938 yıllarında Paris'te, sergi popüler reality Masters , Paris, Zürih, 1942 yılında New York (MOMA), bir sergi İlkeller arasında XX inci yüzyılda , 1945 yılında Paris'te.
Maillol Müzesi Paris, Senlis Sanat Müzesi , Naif Sanat Müzesi , lam içinde Villeneuve d'Ascq ve Centre Pompidou-Metz eserleri bulunmaktadır.
Ölümü 67 yıldır gizemini koruyan Empresyonist Ressam: Naci Kalmukoğlu
Nicola Kalmikof 1898 yılında Harkof’ta doğdu. Babası İvan, annesi Kladati’dir. Zengin bir kereste tüccarı olan baba Ivan’ın koyun sürüleri de vardı. Bir ara da manifaturacılık yapmıştı. Nico’lar üç kardeştiler. Babası Nico’nın tüccar olarak yetişmesi için onu ticaret okuluna verdi. Nicola, resme olan merakı yüzünden babasının baskısına karşı çıkarak bu okulu terk etti. Sanat enstitüsünde dekoratörlük eğitimi gören Nicola’nın hocası, ülkenin ünlü dekoratörü Profesör Terof’du. Rusya’da 1917 yılında başlayan Bolşevik ayaklanması bu aileyi tedirgin edince, Nicola, 1919 yılında Türkiye’ye sığındı. O yıllarda Rusya’dan kaçarak yabancı ülkelere sığınanlara Cemiyet-i Akvam (Birleşmiş Milletler) yardımda bulunuyordu. Bu örgütün Türkiye’de kurduğu büro, Nicola’yı koruması altına alarak ona dekoratörlük işleri verdi. Sanatına gerekli olan malzeme için para yardımında bulundu. Nicola Kalmikof dekoratörlük ile ressamlığı bir arada yürüterek Türkiye’de yeni hayatını kurdu. Eserlerini ilk olarak 1930 yılında katıldığı Galatasaray Lisesi’ndeki karma sergiye verdi.
Nicola Kamikof, resim alanında tutulunca adını “Naci Kalmukoğlu’na” dönüştürdü.
TÜRKİYE’YE SIĞINAN ÜÇ YABANCI RESSAM
Yakın geçmişte Türkiye’ye sığınmış olan üç yabancı ressam, sanat dünyamıza birbirinden değerli eserler bıraktılar. Bunlar, Nicola Kalmikof (Naci Kalmukoğlu), Abraham Safiyef (İbrahim Safi) ve (Kazimir Rubolowosky) idiler. Bu üçlü meslektaşın oluşturduğu kader dostluğu, Naci Kalmukoğlu’nun ölümüne, Rubolowosky’nin Avrupa’ya ve Amerika’ya gidişine kadar sürdü. Yurtlarını yuvalarını terk ederek İstanbul’a yerleşen bu ressamların lideri, şüphesiz Naci Kalmukoğlu’ydu.
Naci, renkli ve çok yönlü, tarih ve coğrafya bilgisine sahip bir sanatçıydı. Unutulmayacak sanat anıları bırakan bu ressamımız, çok sayıda portreler, panolar ve duvar resimleri yaptı. Eserlerinin bir kısmı, özellikle tarihi konuları kapsayanlar, yurtdışına –daha çok Amerika’ya- satıldı. Naci tarihi konulara yönelirken, o dönem giysilerini, o giysilerin renklerini bilinçli bir biçimde inceler, bunları tuvaline ustaca yansıtırdı. Fatih’in at üstündeki portresi, Kanuni Sultan Süleyman ve Barbaros Hayrettin tabloları, dönemin gerçeklerine uygun eserler olarak bilinir.
Kalmukoğlu, hiçbir zaman özensiz ve gelişigüzel tablolar yapmadı. O, manzara, natürmort ve nü gibi eserlerin, yanı sıra usta bir portreciydi de. İstanbul’da tanınmış kişilerin Türkiye’ye gelip giden yabancı politikacıların portrelerini yapmıştı.
ÇOK SAYIDA SERGİLER, SAYISI BİLİNMEYEN ESERLER:
Yukarıda belirtildiği gibi Naci ilk kez 930 yılında altı yapıtıyla Galatasaray Lisesi’ndeki karma sergiye katıldı. Bunlardan ikisi etüt, biri Ankara’dan manzara, üçüyse portreydi. Portrelerden biri, ressamın aynaya bakarak yaptığı kendi resmiydi. O yıllarda Naci, adını Türkçeleştirmemişti. Bu açıdan sergi kataloğundaki adı (Kalmikof Efendi) olarak yazılmıştı. Üç gün içerisinde satılan bu eserler sanatçıya cesaret, fırçasına güç vermişti. Naci bundan sonra yaptığı tabloları, başka büyük mağazaların giriş mekânlarına koymaya başladı. Bunlar, bu mağazalara girip çıkan sanatseverler tarafından kısa sürede satın alınıyordu. Ünlü sanat tarihçimiz –kendisi de ressam olan- Celal Esat Arseven, Naci Kalmukoğlu’nun Nicolay Kalmikof dönemindeki bazı tablolarını sonradan yaptıklarından daha üstün bulurdu. Naci Kalmukoğlu, eserlerini Ankara ve İstanbul’da sergiledi. Ankara’daki ilk sergisi 12 Şubat 1942’de Atatürk Bulvarında eski (Kutlu) Pastanesinde 80 eseriyle açıldı. Ankara o yıla kadar böylesine çok sayıda tabloyu bir araya getiren sergi görmemişti. 27 Mart 1943 ile 7 Nisan 1944 tarihlerinde aynı Kutlu Pastanesinde iki sergi açan Kalmukoğlu, son olarak Ankara’da 1947’de açtığı beşinci sergisinde 92 eserini sergiledi. Böylesine bol eser arasında Fatih Sultan Mehmet, Fatih’in Türbesi, Fatih’in Kadırgaları Teftişi, Barbaros’un Filosu gibi tarihi eserler yer aldığı gibi, birçok cami, kütüphane, çeşme manzaraları da göz alıcı sanat eserleri olarak serginin kapanışında tümüyle satılmıştı. Bunlar arasında İstanbul’da Taksim, Süleymaniye Camii, Göksu Deresi, Emirgan Çeşmesi, Küçüksu Kahvesi, Üsküdar Camii, Uludağ’daki Cennet Kayası gibi doğal manzaralar –birbiriyle yarış edercesine-alıcı buldu. Naci’nin İstanbul’da en çok eserle açtığı birkaç sergiye de bu arada değinmek yerinde olur.
1943 yılında Eminönü Halk Evi’nde 70, 1945 yılında Beyoğlu’nda İstiklal Caddesinde –zamanın büyük kitapçısı olan- Kitap Sarayı’nda 50, 1946 yılında İstiklal Caddesinde, 357 numarada bulunan İsmail Oygar Galerisi’nde 40 eser sergiledi. 1947 Ocak ayında yine İstiklal Caddesi’nde 197 numarada Ada mağazasında 51 eseri sergilendi. Bunlarda da camiler, tarihi yapılar, Boğaziçi ve Adalar yansıtılmaktaydı. 10 Nisan 1948’de ve Mayıs ayında İstiklal Caddesi’nde –o zamanki Beler Oteli Salonu’nda 40 eserini sergiledi. Boğaziçi’nden, Gündoğarken Kandilli, Göksu’da Akşam, Küçüksu Plajı, Anadolu Hisarı bunlar arasındaydı.
NACİ KALMUKOĞLU’NUN ÖLÜMÜNDE KÜÇÜMSENMEYEN SIR
Naci Kalmukoğlu 2 Şubat 1951 günü, İstiklal Caddesi’nin kesiştiği Bekar Sokağı’nda 9 numaralı Vitalis apartmanının beşinci katından düşerek öldü. Bu ölüm değişik söylentilere neden oldu. Bu söylentiler şöyleydi:
- Naci bir Rus ajanı tarafından öldürüldü! - Naci Rus gizli haber alma örgütündendi. Bu örgütle ilgisini kestiği için apartmana giren bilinmeyen bir kişi tarafından balkondan aşağıya atıldı. - Bunun tersi söylentilere göre, Naci Rusların gizli haber alma servisinde olduğu için apartmana giren bilinmeyen bir kişi tarafından balkondan aşağıya atıldı. - Bunun tersi söylentilere göre, Naci Rusların gizli haber alma servisinde olduğu için Türk gizli servisi tarafından bu olay yaptırıldı.
O günlerdeki söylentiler böyle olmakla birlikte, bir diğer söylenti daha tutarlı gibi geliyordu. Oturduğu dairenin karşısına rastlayan apartmandaki bir hanım, Naci’yle flört etmeye başlamış. Belli saatlerde bu hanım penceresinin perdesini açarak Naci ile işaretleşirmiş. Naci, bu saati bazen balkonuna çıkarak beklermiş.
Naci’nin eşi aklen biraz rahatsız olduğundan onunla ilgisi zayıfmış. Karşı apartmandaki sevgilisiyle işaretleşerek buluşurlarmış. Naci onun portresini yapmak için gelmesini istermiş. Bir gece terlikle çıktığı balkondan işaretleşirken, yağmurdan ıslanan zeminde ayağı kayıp kaldırıma düşmüş! Bu söylentiler arasında intihar ettiği de vardı. Ama asıl güçlü söylenti, apartmanın karşısındaki bu hanımla ilgiliydi.
Atölyede yağmur sonrası...
Atölyede Gitar ve Yan Flüt düet denemeleri…
Perspektif 1. Ders: Düz Kenarlı Dönen Merdiven - Fatih Uğurlu
Hem Oyuncu Hem Ressam: Zerrin Tekindor namıdiğer “Matmazel”
5 Ağustos 1964 Burhaniye doğumlu ünlü tiyatro oyuncusu Zerrin Tekindor, her ne kadar oyunculuk yönüyle tanınsa da kendisi aynı zamanda ressam kişiliği ile büyük başarılara imza atıyor. Kendini bildi bileli resim yaptığını söyleyen başarılı oyuncu aslında liseden sonra resim okumak istemiş ama annesi çok sıcak yaklaşmamış bu duruma. Sanata gönlünü ve aklını kaptıran her kişi gibi Zerrin Tekindor’un yolu sonunda resim ile profesyonel olarak da buluşmuş. İstanbul’da resimlerini Galeri Selvin’de sergileyen Zerrin Tekindor yurt dışında da ülkemizi temsil ediyor. Almanya’da Art Stuttgart’ta, Amerika’da Aqua Art Miami fuarına katılan Tekindor, Aqua Art Miami’ye katılan tek Türk sanatçı olarak da ülkemizi gururlandırdı. Uzun yıllar sonra üniversiteye dönerek Bilkent Üniversitesi’nde resim bölümünü bitiren sanatçı, Mehmet Güleryüz ve Bedri Baykam gibi ünlü ressamların atölyelerinde çalışmış.
Bize Ulaşabileceğiniz Kanallar:
İnstagram: @salyangozsanatevi
E-mail: [email protected]
Ayrıca akıllı telefonunuza aşağıda verilen karekodu okutarak atölyemizin adresi hakkında bilgi edinebilirsiniz:
Hangi Alanlarda Hizmet Vermekteyiz?
Atölyemizde resim, heykel, grafik, baskı-resim, müzik gibi bir çok konuda yardımcı olmaktayız. Hobi amaçlı ya da akademik anlamda, güzel sanatların yardımcı olabileceğimiz bir çok alanında yardım almak isteyen misafirlerimize koçluk yaparak onların istedikleri alanda daha profesyonel bir seviyeye gelmeleri konusunda onlara rehberlik etmekteyiz.
Biz Kimiz?
Bizler, varlıktaki güzellikleri anlama ve anlamlandırmaya çalışarak belki biraz yavaş fakat emin adımlarla ilerleyen sanatçı ve sanatseverleriz.
Louis Wain (5 Ağustos 1860 - Londra - 4 Temmuz 1939) İngiliz Sanatçı, Ressam ve Grafiker. Genel olarak, rengarenk fantastik portreleri ve Kaleydoskopik/Fraktal Kedi resim ve çizimleri ile tanınır.
Wain’in karısı meme kanseri olunca onu güldürmek için kedi resimleri yapmaya başladı. Resimler karısını güldürmeye yetti fakat yaşatamadı.Ressam tek başına kaldı. O sırada patlak veren Birinci Dünya Savaşı nedeniyle içine kapandı. Buna yoksulluk ve karısının yokluğu da eklenince depresyona girdi. Psikoz döneminden bir türlü çıkamadı ve hastalığı şizofreniye dönüştü. 57 Yaşından sonra gelen bu hastalık onu yaratıcı bir döneme soktu. Sanat hayatının sonundaysa kedi tabloları çözülemeyen bir sırra dönüştü.
Atölye arkadaşlarımızın kedisini misafir ettik.