“Merhaba’’ dedi kadın telefonun bir ucundan.
Aralarındaki ilk merhaba buydu. Daha dündü, milyarlarca yıl önceydi. Her şey gaz ve toz bulutuydu; ilk biyojenik kimyasalların Dünya üzerine kalıntı bırakmasına henüz bir milyon yıl vardı.
Adamın yüzünü hiç görmemişti. Ama içinde bir his vardı ve sanki adamın yüzünü ölene dek görmese bile tüm yüz hatlarını hafızasına kazıyacak kadar iyi biliyordu.
Kadının o “Merhaba’’sına karşılık, sinirli bir “Merhaba?’’dan gelen enerji akışının sebep olduğu büyük kütle çarpışmalarından, diğer bir deyişle ‘’ağır bombardımandan’’, yaşamın yapıtaşları, aminoasitler, karbonhidratlar, nükleik asit bileşenler ortaya çıkmıştı ve adamın yüz hatları, gözlerinin yanındaki kazayakları ve çatık kaşlarının ortasındaki dikey çizgi, kadının gözünün önünde belirmişti.
Milyarlarca yıl sonra bile geriye dönüp bakılsa, bu kanıtlar ortaya dökülecekti. O ilk kıvrak zekâ içeren cümleler, kendini zor zapteden gülümseme anları, tedirgin atışmalar, saygı çerçevesini asla aşmayan veryansınlar, fiziksel bir merak, duygusal bir tatmin, aynı anda akla gelen sorular ve onların ortak cevapları, ilk yaşam formunun fosillerinin içine sonsuza dek saklanacaktı.
Kadın daha o ilk “Merhaba’’dan itibaren ortaya çıkan büyük patlamaya 4,5 milyar yıllık bir Dünya’nın, ona gelişigüzel çarpan meteorların, kuyrukluyıldızların, diğer tüm yıldızlarla birlikte Güneş’in ve elbette Merkür’ün, Venüs’ün, Mars’ın, Jüpiter’in, Satürn’ün, Uranüs’ün, Neptün’ün ve hatta cüce olduğu için oyundan atılan Plüton’un ve sayısız uyduların, hatta adı unutulan tüm gök isimlerinin sığabileceğini korkuyla anlamıştı.
Kendini bıraksa, daha o ilk anda, kendi korkusuna âşık olurdu.
Ancak aşk tehlike demekti ve kadın bunu bilecek kadar tecrübeliydi.
Adamı, adamla birlikte ortaya çıkan tüm yeni yaşam formlarını ve insanın kendi benliği dahil sahip olduğu ve olabileceği her şeyi tek kalemde ortaya koymasına sebep olabilecek o heyecanı oracıkta -başladığı yerde ve anda- bırakıp kendi hayatına dönmeye karar verdi.
Ne var ki, bazı kararlar “Ben karar verdim.’’ diyerek verilmiyordu ve her ne kadar ardında bırakmaya çalışsan da peşinden pranga gibi sürünüyordu. Çünkü bazı şeylere yalnızca bir defa dokunmak, hatta bazen “dokunamamak” yetiyordu.
Tüm bu zahmetsiz, olağan ama irade gerektiren kararlılığının ışığında, adamın kokusunu duymaya mecbur kaldığı ve kokusundan mahrum kalarak yoksunluk çektiği tüm anlara rağmen kadın adamı hayatının dışında tutmaya gayretliydi.
Kim bilir, belki yüzyıllar geçti.
Komik olan şudur ki, yaşamın en karakteristik özelliklerinden biri, kendinin kopyalarını oluşturabilmesiydi ve kadın aynaya her baktığında, bazen varlığından bile şüphe duyduğu bu adamın moleküler düzeyde kendini kopyalayarak, belki de daha kendi var oluşundan bile önce içine yerleştiğinden şüpheleniyordu.
Tahminini yanıltmayan yüz hatları, hayatın anasını satan cümleleri, kaba ve sanki her an bir şeyleri yumruklamak istermişçesine tavırları, küstah ama çekici halleri, naif cümleleri, özensiz ama düşünülmüş hareketleri, dikkat çekmek istercesine bakan ama “Sakın bana bakma!’’ diyen gözleri, kadının gözünün önündeydi.
Sahi, bir insan kendini kaç defa aynaya bakıyormuş gibi hissedebilirdi ki başka bir insana baktığında?
Olmayan bir ihtimalin içinde, aylarca, yüzyıllarca adamı unutmaya çalıştı kadın.
İnsan ne isterse yapabiliyordu ama ne isteyeceğini isteyemiyordu.
Kadının bir milyonuncu kere şekil değiştiren -ve hatta ters dönen- ve adama bir türlü anlatmaya fırsat bulamadığı dünyasında bu isteğin yeri çok büyüktü.
Mevsimler geçmişti; kadının daha birkaç zaman önce inançla, hevesle, aşkla, umutla, huzurla devamını dilediği ne varsa hepsi hayatından çıkıp defolup gitmişti.
Demek ki, bazı şeylerin ne çok istemekle ilgisi vardı, ne çok çalışmakla, ne de körü körüne inanmakla.
Olacağı varsa oluyordu, olmayası varsa bitiyordu.
Uğruna gecelerce uykusuz kaldığı, hayatından çaldığı o iş bitiyor;
“İnandım, güvendim, sevdim, hani benim emeklerim?’’ dediği o aşk bitiyor;
o tırmaladığı zamanlara şahit olan şehirler, insanlar bitiyordu hatta.
Anılar bâki, geri kalan çoğu şey geçici oluyordu. Onu görüyordu kadın.
Bunları bilerek, görerek yeni bir hayat kurmaya çabalıyordu.
İçinden zaman zaman “Allahım lütfen..”le başlayan cümleler geçer gibi oluyordu bıraksa ama bırakmıyordu, duymazdan gelmek için elinden geleni yapıyordu. Hayatında ilk kez olasılıklara açık olmak, kendini kendi dilekleriyle bile olsa sınırlamamak, dümdüz akışına bırakmak istiyordu. Belki bu da bir tür dilek oluyordu ama o paradoksa da katlanıyordu mecburen.
Belki gülümsemelerinin ve sınırsızlığının karşılığını alır, belki bir şey olur, gülümsemeler kahkahaya, keşkeler iyikilere, yalnızlıklar kalabalığa, bitişler başlangıçlara dönüşür, kim bilir, diye bakıyordu hayata.
“Gelsin hayat, bildiği gibi gelsin, işimiz bu yaşamak” demişti Sezen abla. Vardır elbet bildiği, kalan sağlar bizimdir diyordu ve ne yazık ki bu ustalıkla kurulmuş yaldızlı cümlelerin altında kalan, yüzünde siyah ince çizgiler bırakan gözyaşlarını adama bir türlü anlatamıyordu.
İnanılır gibi değildi, içinde canının yarısını bırakmış bir adam ancak bu kadar yok olabilirdi.
İnanılır gibi değildi, içinde canının yarısını bıraktığı o adamın yok olma sebeplerini adı gibi bildiği, gördüğü ve hatta adam yok olmasa belki de kendi kendine onu yok etmesi gerektiğini bildiği halde, yokluğunu fark ettiği her an kadının canından can gidiyordu.
Bir adamı gün batımına sığdırmak, işte tam da böyle bir derinliği beraberinde getiriyordu. İyi ve kötü tüm duygular iç çekirdeğe kadar iniyor, yoğunluğuyla tüm yer çekimini etkiliyordu.
Nasıl günler geçiriyordu adam, bilmiyordu.
Nasıl bir hayat yaşıyordu, onu da bilmiyordu.
Adamı tanımıyordu. Ama adamı biliyordu.
Adam, kadın için günbatımı rengiydi. Kayıp yanı gibiydi.
Yüz yüze ilk tanıştıkları, “Merhaba” deyip elini uzattığı o anki ifadesini bugün bile tablo gibi çizebilirdi. Bunun gibi şeyler asla unutulmazdı çünkü.
Adam tuhaftı, gıcıktı, kayıptı ama kahrolası varlığını hep koruyordu kadının içinde.
Tüm bu kayıp zamanların ardından bir gün kadın adamın sesini yeniden duymaya karar verdiğinde ve hiç düşünmeden bir telefonla uzakları yakın ettiğinde, dünyanın tüm renkleri yeniden değişti.
Kadınla adam binlerce yılın, yolun ve kararsızlığın ardından göz göze geldiler.
Sessizlikler dile gelir ve kelimeler kifayetsiz kalırken, adama dair içten içe bildiği ama duymaktan mahrum kaldığı için belleğine sığdıramadığı gerçekleri dünyasına kabul etmeye başladı kadın.
İlk kez, karşısındaydı adam.
Gözleri gözlerinin karşısındaydı.
Lanet olası gözleri, anlamsızca güzeldi.
Güzel kokusu masanın karşı tarafına bile saniye sektirmeden gelecek kadar keskindi.
Kelimeleri kararlı ama cümleleri devrikti.
Bir yandan kadını incitmekten korkarken bir yandan da “Ama ben çok incindim.’’ diye sessizce dudak büken bir yanı vardı.
İnsanın o an, o tüm yaralarına merhem süresi geliyordu.
Konuşurken bilerek ve bilmeyerek kadının sol el bileğine değdirdiği parmaklarından dağılan gök taşları, kadının okyanuslarına düşüp tsunamiler yaratıyor ama kadın tsunaminin vurduğu şehirlerini inatla ayakta tutmaya çalışıyordu.
Fakat direnme gücü denen şey bir yere kadardı.
Bir gün, hani şu üstüne su koyunca rengi beyazlayan günlerden bir gün, dudakları adamın o sürekli kendini anlatma çabasıyla kendine eziyet eden dudaklarıyla buluştuğunda ve evrende yeni bir galaksinin varlığını keşfettiklerinde kadın anladı ki, aşk tehlike demek değildi; aşk, kendini savunmasızca tehlikeye atacağını bilmek ama onun seni tehlikeden koruyacağına adın gibi -ve karşılık beklemeksizin- inanmak demekti.
O akşam adama uzun uzun baktı.
Anladı ki, bazen daha önce bakılmamış bir yerden bakınca, bütün bakış açılarının yanlış olduğu bir açı buluyordu insan. Çünkü bazı insanlara bakınca, açıyı kaybedip gözlerine dalıyordun. Önceden “önemli” gördüğün kriterler, o tüm olmazsa olmazlar yalan olup “o olmazsa olmaz”a dönüyordu.
Çünkü sevmek, bazen beraberinde boş vermeyi, o hariç hiçbir şeyi gözü görmemeyi gerektiriyordu.
Elbette kadın aptal değildi.
Gözü görmese de gönlünün hissettiği şeylere mantığını kapatacak kadar delirmemişti henüz.
Fakat adam bütün hücrelerini zapt etmişti.
Tüm imkânsızlığı ve bazen acımasızca çektiği setleriyle gözünün önünde dünyanın keşfedilmemiş bir harikası gibi dururken, adamın kadında ortaya çıkardığı sayısız duygu erozyonu vuku buluyordu.
Kadının bin yaşındaki ruhunda saklı olan, bu dünyadan göçerken kendisiyle birlikte mezara götüreceği, nefesini kesen acıları vardı ve bu acıların üstüne, dünya tersine dönse bir adamı bu denli basit, sade ama mucizevi şekilde sevebileceğine inanmıyordu aslında.
Ama bir şey oluyordu bu adama baktığında.
Yaşamın başlangıcından itibaren ortaya çıkmış olan ilk varlıkla birlikte, şu an söylenecek olan son kelimeye dek gerçekleşmiş olan her şey bu adamın gözlerine sığıyordu.
Bir tür mavi renk yayılıyordu galaksilere.
Adamın gözbebeklerinde yeniden nefes almaya başlıyordu…
“Fotoğrafa bakıp “Benim için mavi sensin.” dedi.
Çünkü insanı güldüren bi’ yanı var.”