Bir Provokasyonun Evrimi: Vaka Çalışması
Sonrasındaki her şey cam fanusun altındaki şekli, fanusun öte yanındaki iki ziyaretçiye gösterip, "Güzel ahşap işçiliği!" demem ve adamların la havle çekerek yanımdan uzaklaşmalarıyla başlıyor.
O örnek dışında neredeyse tamamı kile benzer plakaların ortasına gömülü nesnelerden birinin yanına gidiyorum. Tezgahın arkasında duran, organizasyondan olduğu belli, uzun boylu, bön bakışlı çocuğa yaklaşıyorum.
"Bir şey sormak istiyorum"
"Serginiz çok güzel, ama buradakilerin özgün olduğuna dair belgeniz var mı?"
"Özgün olduğunu diyorum... Orijinal olduğunu nasıl anlayacağız?"
"Haa orijinal! Şimdi bunlar milyonlarca yıllık..." diye bir şeyler geveliyor.
"Kaç yıllık olduğunu oraya yazmışsınız, görüyorum. Şöyle... Size 'Köyde Memet Emmim var çok güzel kil üzerine reçine işleme yapar' desem, Memet Emmimin yaptıkları ile bunlar arasındaki farkı bana nasıl ispat edersiniz?"
Yanımda soru soracağı belli gözlüklü bir genç beliriyor. Onu takiben tam bir iki kişi daha toplanıyor ki; uzun boylu bir adam eli ayağı dolaşan çocuğun yanında bitiyor. 1.90 boyunda, jilet ütülü gri takımın altına karnına kadar açık beyaz bir gömlek giymiş, uzun saçlı, renkli gözlü, kızılımsı bıyıkları çenesinden kıvrılıp kızıl kıvırcık saçlarıyla birleşmiş janti bir adam bu. İknası zor vakaları sezip duruma el atan otomatik bir acil durum düğmesi olduğu her halinden belli. Hani satış yetkilisi bir işi eline yüzüne bulaştırır da müdürü kendinden emin bir tavırla damlar ya..
Derdimi bir kez de ona anlatıyorum. Bu sırada yandaki gözlüklü genç lafa karışıp kendi sorusunu sormaya yelteniyor.
"Durun durun durun... İkinize birden nasıl yanıt vereyim? İzin verin de yanıtlayayım. Yoksa nasıl iletişim kuracağız?" diyerek laf boğmaya başlıyor janti.
"Bakın," diyorum, "bir fosilin gerçek olup olmadığını nasıl anlarsınız?"
"Duruşundan, parlaklığından, bunun gibi özelliklerinde anlaşılır" diye yanıtlıyor.
"Yani anlamak için uzman olmak lazım?"
"Evet fosil uzmanı olmak gerekli"
Elimde tuttuğum oltayı gösteriyorum:
"Ama ben sıradan bir vatandaşım, fosil uzmanı değilim. Bunların hakiki olduğuna dair bir rapor görmek istiyorum!"
"Beyefendi, canı isteyen fosil sergisi açıyorum diye sergi açamaz. Fosillerin onaylı belgelerini verdik de açtık bu sergiyi!"
"Hah işte onu görmek istiyorum!"
"Onu niye size gösterelim ki?"
"Tezinizin ikna edici olmasını sağlamak için!"
Kuşkucuları kafasındaki bir klasöre çok hızlı ve kesin bir şekilde atmaya alıştığı belli. Zira 'ne mal olduğumu' anlamış gibi bakıyor. Belki de yanındaki gence bir satış dersi vermek üzere, saldırganlık gemini çözüyor. Her ne kadar profesyonelliğin tepesindeyim pozuna bürünse de, bedeni öfke, hayal kırıklığı ve kaygısını ona sormadan ele veriyor: Hafiften kızarmaya başlıyor.
"Onu göstersek, bu sefer belge sahte dersiniz!"
"Hayır canım, nereden çıkardınız bunu. Sadece hangi kurum vermiş bilmek istiyorum. Araştırıp kendilerine sorabilirim."
Bu sırada yandaki gözlüklü genç, "Bunların tarihleri neden yok üzerinde?" diye soruyor. Bir anlık "oh be nihayet sordum da rahatladım" molasının ardından, "Ben bunların gerçek olduğuna inanıyorum ama daha düzgün tarih aralıklarını görmek isterdim" diyor.
Janti ona yanıt vermek yerine bana dönüyor:
"Bakın arkadaşınız gerçek olduğuna inanıyor, siz inanmıyorsunuz; kendinizle çelişiyorsunuz!"
"Biz arkadaş değiliz!" diye yanıtlıyor gözlüklü genç.
"Bazı canlıların atalarıyla aynı gözükmeleri evrim teorisini çürütmez. Buna yanıtı var çünkü. Ama mesele bu değil. Ben sadece bana bunların sahte olmadığını ispat etmenizi istiyorum. Arkadaş da gerçekliğine inanıyorum dedi, biliyorum demedi. Ayrıca bu onun da şüpheleri olduğunu gösterir. Gerçek olduğunu düşünüyor ama tarihlendirmesini sorguluyor!"
Gözlüklü yeniden araya girecek oluyor. Ona dönüp, "Bak şuraya 206 milyon yıl yazmışlar işte, zaten başka açıklama da yok" diyorum. Genç susuyor.
"Anlatıyorum ama anlamak istemiyorsunuz; bunlar sahte olsa böyle bir sergi açamayız. Bunların gerçek olduklarının raporu sunuluyor da açılıyor bu sergi!"
"Beyefendi, burası Büyükşehir Belediyesi'nin salonu, belge filan istediklerini sanmıyorum. Harun Yahya için çok mu zor belediyeyi bağlayıp sergi açmak?"
Harun Yahya adını duyunca bir nebze olsun irkiliyor. Serginin hiçbir yerinde onun adına dair bir iz yok. Artık düşman olduğumdan şüphesi kalmamıştır.
"Sizin adınız soyadınız nedir?" diye soruyor.
"Adım Harun" diyorum, "ama soyadım Yahya değil!"
Gerçek adımı söylediğime inanmamış gibi bakıyor:
"Neden soyadınızı söylemekten çekiniyorsunuz ki, benim adım..." Hızlıca üç parçadan oluşan adını soyadını söylüyor.
"Çekindiğim filan yok, sadece konu bu değil! Bakın ortadaki timsah, ağaç oyma gibi duruyor. Sadece onun odun olmadığını ispat etmenizi istiyorum, bu kadar!"
'Anlamamakta direniyorsunuz' söylemine devam edeceği sırada genç bir kadın kalabalığı yarıp hızlıca 'fosil'lere bakıyor. Jantiye hızlıca çakıyor:
"Aferin valla, ressamınızın eline sağlık, çok başarılı çalışmalar!" diyor. Janti yumruk yemiş gibi oluyor. Kadına dönüyorum:
"Hiç kaya yok ama çok fazla kil var değil mi? Hepsi kuma sıkışıp ölmüş gibiler"
Kadının bir paleontolog çıkması için neler vermezdim! Fakat o resim tekniğiyle ilgili belli belirsiz bir şeyler mırıldanıyor hızlıca. Ne ben ne de etrafımızı saran kalabalıktan kimsenin onu anladığını zannetmiyorum.
"Cesaretiniz varsa gelin dışarı çıkalım TÜBİTAK'ın fosillerle ilgili kitabını alalım, karşılaştıralım. Var mısınız?" diye karşı saldırıya geçiyor.
"Bu neyi ispat edecek ki?"
O an bir feveran koparıyor:
"TÜBİTAK'ın delilini kabul etmeyen biriyle ne konuşacağım ki! Sizinle ne konuşabilirim ki!"
"Mesele o değil!" dememe kalmıyor; makineli tüfek gibi benim söylediklerimin ne kadar saçma olduğuna dair saydırmaya başlıyor.
"Bir dakika yahu..." diyorum; dinlemiyor. Takır takır... Maçın beraberlikle bitmesi için rastgele savuruyor. Kendi hayatta kalma stratejisi açısından doğru bir yaklaşım aslında bu. Lafın uçlarını bir daha bulunmayacak şekilde karıştırıp, konuyu "kim vurdu"ya getirebilirse; muhatapları gittikten sonra, "Gerizekalılara nasıl da çaktım?" diyebilir. Bunu başarırsa, karşıma çıkan bön delikanlıya, "Bak koçum, bunlara karşı böyle davranacaksın. Silik olmayacaksın. Silik olursan üzerine gelirler. Sen ağzındaki lafları hızlıca ve yüksek sesle boşalt; onların söyledikleri arada boğulup gidecektir." diyebilir. Yeter ki nakavt olmasın!
Bu laf bulandırma seansı tam gaz devam ederken kroşeci kadın yine imdadıma yetişiyor:
"Beyefendiyi tanımıyorum, ama susarsanız söyleyecek sanırım!"
Janti aldığı muhtemel taktiğe ters olarak, nedense bir dakika sonra es veriyor. Aralıktan dalıyorum:
"Adınızı anlayamadım, Levent miydi, Selim miydi, Cüneyt miydi, her neyse... Şimdi Cemil Bey, siz en fazla 100 dpi ile 110 gramlık kuşe kağıda basılmış bir fotoğraftan buradaki eserlerin hakiki mi sahte mi olduğunu anlayabileceğimiz söylüyorsanız; memleketteki tüm paleontoloji bölümlerini kapatmamız gerekir! Kitaptan bakarak orijinal olup olmadığı anlaşılır mı hiç!"
Genç kadın yanıt beklemeden, "Saçmalık, bunların hepsi sahte!" diyerek kalabalıktan uzaklaşıyor. Akıllı kadın, benim de öyle yapmam gerek belki. Sen gerçeği biliyorsun. Etrafındaki üç beş insan da biliyor. İnsanların geri kalanı ise kulaktan dolma hurafelere inanıyor. Hem de inançlarını onlara öylesine sarılmış bir şekilde savunuyorlar ki; inançları zihinlerine yapışmış, onunla birleşmiş, orada katılaşmış, fosilleşmiş... Baksana, sergiyi bile büyük bir hayret ve Yaradan'a övgüyle geziyorlar. "Bak bu da kertenkeleymiş oğlum, görüyor musun hiç değişmemiş!" Bir şey değişmeyecek elbet. Ya da bir şey kolay kolay değişmeyecek. "Madem her şey başlangıçtan beri aynıydı, neden sergide hiç insan fosili yok?" gibi nahif bir soruya, muhtemelen "Günah olduğu için koymamışlardır" diyecek insanlar, ya gerçeği ufak ufak kabullenirler ya da onlara gerçeği anlatanı düşman belleyip inançlarına daha sıkı sarılırlar.
"Anlaşılır tabii ki!" diyor, tezgahın arkasından hafiften adım atarak. "Size TÜBİTAK'ın eseri diyorum!"
"Cüneyt Bey, ben paleontolog değilim; ama sosyoloji mezunuyum. Bilimsel yöntem ve ispat denilen bir nane var. Elinizde bunların gerçek olduğunu ispat edecek bir tek belgeniz yok. Siz ne okudunuz da bunları sallayıp duruyorsun!"
Yanıma doğru geliyor. Kendinden kısa birileriyle dalaşan uzun boylular için iyi bir taktik olduğunu kabul etmeliyim. Eminim daha önce de sık sık bu taktiği uygulamış; birilerinin üzerine gitmiş; onlara dik dik bakmış. İnsanlara kendini küçük ve önemsiz hissettirebildiği pek çok an yaşanmış. Öyle ki bu oyunu oynamaktan bir an olsun tereddüt etmiyor.
"Uluslararası İlişkiler okudum... Üstüne de master yaptım" diyor. Başımı mecburen geriye yaslarken yalanını görmeyeyim diye mi gelmiş dibime kadar? İki ifade arasında o kadar uzun bir es vermeyecektin Levent!
"Tebrikler" diyorum, dudak bükerek. "Kariyerinizde iyi bir yere gelmişsiniz!" İşin doğrusu, benden çok daha fazla para kazandığı ve kendini çok daha işe yarar hissettiği kesin. Ben de mi böyle bir kariyer planı yapsaydım acaba? İnsanların üzerine dik dik yürüyemezdim, ama laflama ile bu açığı hayli hayli kapatırdım. Böylesini geçtim, her şeyden önce bir kariyer planı mı yapsaydım acaba?
"Sizinle artık konuşmak istemiyorum. Anlamamak için yan çizip duruyorsunuz."
"Sunduğun bir şey yok ki...."
"Provokatörsün sen!" diyor lafımı bölerek. Bildiğim tüm yerli başbakanların neden bu sihirli kelimeyi sık sık kullandıklarını ilk kez bu kadar iyi anlıyorum. Çünkü tüm atışma boyunca ilk kez, dikkatim muhatabımdan dağılıp diğer insanlara kayıyor. İkimize bakıyorlar. Aralarında hayatında ilk kez kanlı canlı provokatör görmüş olanlar var. (Onlar biraz daha meraklı, doğal olarak.) Bir daha provokatör dendiğinde akıllarına, elinde olta taşıyan, deri ceket giymiş, kel ve bıyıklı bir adam gelecek! Başbakan "Bunlar provokatör!" dediğinde karısına dönüp, "Haaa ben bir kez canlı provokatör gördüm hanım" diyecek. "Gerçekten de çok tipsiz oluyorlar!"
"Provokatör filan değilim!" diyorum. "Provokasyona balık oltasıyla gelen kaç kişi gördünüz?" Savunmadayım bittabi, balık da çıkmamış zaten. "Halkı fosillerinize karşı isyana kışkırtmıyorum. Sadece sizden farklı düşünüyorum. Bunların gerçekliğine dair bilimsel bir belge istedim, siz de sunamadınız!"
"Kötü niyetlisiniz. Sözlerimi çarpıtıyorsunuz. Sizinle artık konuşmak istemiyorum." diyor.
Safdilliliği sürdürüyorum: "Kötü niyetli olan ben değilim; gerçekleri örten sizsiniz!"
Selim'in yanında iri yarı iki kişi daha beliriyor. Bizimki artık muhabbetin serginin tadını kaçırmasından sıkılmış. "Bu sergi benim, bunlar da arkadaşım... Kibar bir şekilde sizden dışarı çıkmanızı rica ediyorum" diyor.
Adaptasyonla ortamda barınma ihtimalim çoktan sıfırlanmış. Sergi onların. Sergi alanı onların. Metro onların. Taksim onların. İstanbul onların. Türkiye onların. Cemil'in beni ülkeden kovmadığına şükretmem gerekirken, ne bok yemeye kavga ediyorum değil mi?
"Kibar olmayıp ne yapacağız? Bu kadar değerli fosil arasında kavga edecek halimiz yok ya!" diyorum yürürken.
Levent ve iki yarma serginin girişine kadar bana eşlik ediyor. Çokisimli ile atışmayı dışarıda sürdürüyoruz; bu sefer senli benli. Radyoaktif test, karbon testi... Bir itiraf: Keşke fosiller üzerine daha çok şey bilseydim. Evet fosiller hakkında daha bilinçli okumalar yapacağım, bu kesin! Ya da memlekette paleontoloji zabıtası olsaydı. Koşup sergiyi ispikleseydim. Paleontoloji zabıtası gelip izin belgesi olmadığı için tezgahlara el koysaydı, hepsini eski püslü bir Dodge'un kasasına atsaydı. Kenardan kıs kıs izleseydim olan biteni...
Yarmalardan birisi "Lütfen biraz yanda tartışalım" diyor. Yana doğru kayarken, "Ama hakkını vermek lazım, iyi demagogsun" diyorum. "Ustandan iyi öğrenmişsin bu işi!"
"Senin kadar olamam!" diyor. "Asıl demagojiyi ustası sensin. Ben olsam olsam senin kopyan olabilirim."
"En azından bir şeyin kopyası olmayı başarırsın" diyorum. "Aynen serginiz gibi!"
Yüzü ve gözleri dehşetten kızarıyor.
Laf etmeden arkasını dönüp, fosil ahbaplarının arasına karışıyor.
Milyon yıl sonra bile asla ve asla sincap ya da odun olmayacak, bu da ayrı mesele!
Şubat-Mart 2012'deki Fosil Sergisi'nden