"Hakem anamızı s.kiyor sayın seyirciler!"
Her ne kadar çocukluğum bütün gün sokakta maç yaparak, futbol ve futbol 'menecer'liği oyunlarında kaybolarak geçmiş olsa da; futboldan çok iyi anladığımı iddia edemem. 80'lerden bugüne, hemen hemen tüm futbol oyunlarının tadına baktım; fırsat bulduğum her vakit keyifle maç izledim.
Ancak futbol kültüründe hoşlanmadığım (ironik bir şekilde kimilerine göre futbolun özünü oluşturan) tek şeyden ötürü, stadyumlarla ve sabahlara kadar boş boş geyik yapılan futbol programlarıyla yıldızım barışmadı: Bir türlü fanatik olamadım!
Elbette gönül, Facebook ya da Twitter'da tuttuğum takıma övgüler düzmek; rakipleri aşağılamak; "Kızım olursa adını Sarı, oğlum olursa Laci koyacağım" demek isterdi. Gel gör ki; bir topluluğa ait olmak ve bir kimliğe bürünmek suretiyle, ad hoc dostluklar kurmak ve suni düşmanlar edinmek fikri beni cezbetmedi, hala da cezbetmiyor. Milliyet, din, ırk vb. ayrımları reddeden aklı başında insanların bu işlevi futbola yüklemelerini de, insan denilen varlığın akıldışı kaçışlara ihtiyaç duyuşuna yormaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
Ne var ki (yaptıkları iş karşılığında para kazanan) profesyonel maç anlatıcılarının bunu neden yaptıklarına anlam veremiyorum. Mesela dün gece oynanan Bursaspor-Twente maçının anlatıcısı, Bursaspor'un maçı kazanmak için neler yapması gerektiğinden dem vurdu; sık sık iyi dileklerini ve hakemin insafsızlığını dile getirdi. İşin doğrusu (kendimi bilmeye başladığım) 80'lerde ve takiben 90'larda maç anlatıcılarının tarafgirliği çok daha açıktı. Rakipler şerefsiz, hakemler karşı takımın adamlarıydı. Çalınan her düdük aleyhimize olurdu; her maçın sonunda birileri hakkımızı yerdi.
Milli takımın ve ülke kulüplerinin maçlarının bülentözverenvari bir öznellikle anlatılmasının şart olmadığını, Eurosport'ta İngiliz takımlarının maçlarını anlatan İngiliz anlatıcılar sayesinde öğrendik. Fakat ne de olsa 'duygusal millet'in duygusal anlatıcıları diyerek, nesnel bakmayı denemedik; 'bizimkiler'i korumayı sürdürdük. (Her kimliği sürdürmenin ilk şartlarından birisi bu: Kimin haklı olduğu, onun hangi tarafta olduğuna bağlı! Aile ve sülaleden başlayıp, mahalle, aşiret, cemaat, hemşehrilik, millet ve dine kadar 'bizden olanı', ne pahasına olursa olsun, savunmak değil midir taraftarlık? "Taraf olmayan bertaraf olur" özlü sözüne göre yaşamıyor muyuz?) 'Bizimkiler' yine ve her zaman haklıydı.
Geçen gece Real Madrid - Barcelona maçını seyrederken büyük bir keyif aldım. Her ne kadar Barcelona'nın son yıllardaki oyun tarzını tahmin edilebilir ve tekdüze bulsam da; Fenerbahçe ile Spartak Moskova arasındaki rezil mahalle maçından sonra, bu iki takımın maçı ihtişamlı bir gösteriydi. Karşılaşmayı izlerken/dinlerken bir Barcelona sempatizanı olarak, uzun süredir kafamı kurcalayan bir soruyla yeniden karşılaştım: Kütükleri Barcelona'da olmayan Türk maç anlatıcıları, Barcelona - Real Madrid maçlarını neden Barcelona taraftarı gibi anlatıyorlar?
Aklıma Barcelona'yı sempatik yapabilecek nedenler geldi: Yarattığı futbol kültürü, reklam almaması, II.Dünya Savaşı'nda ve sonrasında faşizme karşı verdikleri mücadele, oyuncularını evlat gibi yetiştirmesi vb. Fakat benim ilgimin altında bunlardan başka bir neden vardı: 80'lerin ortalarında takip ettiğim bir çizgi roman.
Milliyet Çocuk'un tefrika ettiği Şimşek Santrfor'un kahramanı Eric (Kai) Castel, Fransız kökenli Barcelonalı bir futbolcuydu. Şık çalımları ve sert şutların yanı sıra, bir gün onun gibi olmak isteyen çocuklara futbol öğretir, onları çalıştırırdı; üstüne üstlük türlü maceralara bulaşırdı.
Kai, kendilerine futboldan ve yakar toptan gayrı sportif faaliyet olanağı sunulmayan çocuklar için kaçınılmaz bir ilahtı. Başarılıydı; övülen ve hatta kıskanılan bir yeteneğe sahipti. Yakışıklı ve karizmatik görünümünün yanı sıra, mütevazı, iyi niyetli ve ahlaklıydı. Kitleleri harekete geçirebilme, onları ateşleyebilme özelliği vardı. Kai, tanrı değil, kahramandı.
Kahramanlar, yetişkinler için kendilerinin beceremedikleri zorlukları aşan üstün insanlardır; çocuklar içinse gelecekte olacakları rol modelleri...
Çocukken hepimiz Kai olacaktık. Ancak bunu çok az kişi başarabildi; geri kalanlar ise 9-6'dan muzdarip memurlar ya da maç anlatıcısı/ futbol yorumcu oldular.
Bu duruma baktığımda, bir ihtimal kendi hayatlarımıza dair bu tatminsizlikten dolayı taraftarlığın en diplerine çökmüş halde birbirimizle kavga ediyoruz diyorum.... Bir ihtimal, asla o kahramanların seviyesine ulaşamayacağımız için bu kadar öfkeleniyoruz... Bir ihtimal, bize büyüyünce kahraman olacağımız konusunda yalan atıldığı için aslında bize ait olmayan takımlara sıkıca sarılıyoruz... Ya da bir ihtimal, gerçekten de "hakem anamızı s.kiyor sayın seyirciler!"
(Eric Castel serisinin Ufaklıklar ve Eric adlı ilk bölümünü buradan indirebilirsiniz.)