bugün uzun zaman sonra deniz kenarına indim. oturup bir şarkı açtım rastgele. ne olduğu önemli değildi. zaten hepsi bana seni hatırlatacaktı. sonra uzaklara daldım birden. seni düşündüm. bizi düşündüm. biz diye bir şeyin var olma imkansızlığı üzerine düşündüm bir de. sen benden habersiz. ben senden habersiz. ama yine de düşündüm bizi. olsa olur muydu diye mesela. olsak nasıl olurduk diye de. epey bir düşündüm bunları. mesela yine aynı boku yiyip de kartlar açık oynasam sonuç ne olurdu diye. sonra dedim kendi kendime- saçmala be kızım. olmaz o iş. o an ne yapıyorsun. ne düşünüyorsun. nerdesin. kiminlesin. bunların hiçbirini bilmeden düşündüm. bugün kimlerle konuştun mesela. kimler geldi yanına. o cennet gülüşünü kimlere bahşettin ben dışında. zihnimden geçirmediğim tek bir ayrıntın bile kalmadı. sonra bir baktım ben bunları düşünürken saatler geçmiş. küçücük ayrıntılarına bile saatlerimi ayırmışım meğersem. dalmış gitmişim. güneş batmış yerini ay’a bırakacağı saatler tam da. belki yemek yiyordun o sıra. belki de çoktan yemiştin ya da yiyecektin. bilmiyorum. ama ne yediğini de düşündüm ben. belki yemekten sonra bir şeyler de içtin. onu da merak ettim. merak ediyor musun bilmiyorum ama mesela ben yemek yemedim bugün yine. bir şişe bir şey içtim az önce seni düşlemeye başladığımda. o kadar yani. bilmezsin sen. yemek yemeyi sevmem ben. pek de yemem zaten. açlık hissim yemeğe değildir. sanadır bay’ım. oldukça sensemekteyim. susuzluk gibi sensizlik. seyrettiğim denizi sığdırsam içime yine boşta kalır sen tarafım. o yüzden elimden seyretmekten başka bir şey de gelmez bay’ım. denizin hırçın dalgalarına kapılmışçasına bakarım sana. sen olmadığında da denize… denizin maviliğine dalıp bakışlarının derinliğini hissettim mesela şuanda. sonra gözlerimi derinliklerden ayırıp kafamı eğdim. kumlar gözüme iliştiğinde bir avuç kum aldım elime. sonra yavaşça döktüm. içimden geçenleri, sana dökemediklerimi o kum tanelerine anlattım. tek tek. onlara döktüm içimi. sonra içimi döktüğüm her bir taneyi farklı yerlere savurdum. belki buradan geçersin de kum tanelerimin sesini duyarsın diye. savurdum zihnimi savurmak istercesine. başaramadım. o an bir rüzgar esti. eğdiğim başımı kaldırmak istercesine. sen sandım o esintiyi bile. sana ne kadar muhtaçsam artık. onu bile sen sandım. başımı kaldırdım kaldırabildiğim kadar ve gökyüzüne baktım. yan yana iki bulut gördüm. bize benzettim. sonra olabildiğimiz o ufacık ihtimalin gerçek olduğunu farz ettim. o yan yana iki bulut gibi olduğumuz küçücük ihtimali düşündüm. beraber güldüğümüz zamanları. her an yanında olduğum zamanı bir de. seninle ilgili her şeyi bildiğim ve benimle ilgili her şeyi bildiğin o ihtimali. beraber uyuduğumuz geceleri. kimseye dokundurmadığım kıvırcıklarımı sevdiğin o anları. dizinde uyuyakaldığım zamanları mesela. ya da bir sahil kenarında manzara diye birbirimizi izlediğimiz o saf anları. ihtimalsizlikti işte canımı yakan da. gözlerimi kapadım. sonra derin bir nefes alıp verdim. hiç sarılmadık ama bana sarılışını hissettim o an. teninin tenime değişini… kokunu bilmeden duydum sanki. toprak kokuyordun. ve… ve öpüşünü hissettim. hiç olmadı belki ama dudaklarımda yarattığın o hissi hissettim ben o an. yakıcı ama hiç bitmesin diye yalvardığım o hissi. ne oldu biliyor musun sonra. tüm bunları hissetmiş gibi olduğumda derince yutkundum. korku muydu içimdeki yoksa heyecan mı. bilmiyordum. ama daha çok küçük bir kız çocuğunun heyecanı gibiydi sanki. kanım daha bir hızlı aktı o an sanırım. nefes alışım daha bi anlamlı oldu mesela. içimden bir yanma hissi oluştu. beni yakıp kül edecek bir histi bu. nutkum tutuldu. o an anladım işte. böyle bir hayal yaşansa karşında küçücük bir kız çocuğundan farksız olurdum. nefesinin yüzüme çarptığını hala hissediyorken açtım gözlerimi. her ayrıntın bu kadar zamanımı alıyor muydu gerçekten. yıldızlı gökyüzüne baktım. şehrin ışığından tek tük görünebilen yıldızlara. görüş alanıma biri girdi o an. en parlak olanı. onu da sana benzettim. yanında da sönmeye yüz tutmuş gibi görünen küçücük bir yıldız. o da sanki ben gibiydi.
gözlerini gördüm o an. bana bakan elaya çalan o kahvelerini gördüm. gözüm kapalı da olsa açık da olsa gördüğüm tek şey sendin. garip olan da buydu ya. ben ne zaman sana bu kadar bağlanmıştım hiç bilmiyordum. ben ne zaman sana bu kadar muhtaç olmuştum bay’ım. anlayamıyordum. hiçbir zerrenizi unutamıyordum bir türlü. her hücrenle kazınmışsın ruhuma. içime işemişsin artık. ben buna anlam veremiyordum. gülüşün müydü aklımda kalan. bakışların mıydı. başka kimlere öyle gülümsemiştin mesela. kimlere gözlerinin içi parıldayarak bakmıştın. bunları düşündükçe bile kafayı yiyorum ben bay’ım. senin için sıradan mıydım ben yani. işte bunun düşüncesi bile oldukça tahammülsüzceydi. başkasına böyle olma ihtimalin beni çıldırtıyordu. oysa bilmiyorsun bile. durum böyle olunca geçiriyorum içimden- çok yanlış bu. ama nafile işte bay’ım. hatalar bile sende daha bir doğru oluyor. saçmalıklarım bile sende anlam buluyor. güzel olan her şey senle alakalı içimde. kötü olan tarafı ise sen iyileştiriyorsun. sen bilmiyorsun ama ben fazlasıyla tutulmuş durumdayım sana. her şeyde bir parça sen buluyorum. sanırım artık kafayı da yiyorum. hiçbir şey bilmediğimi fark ediyorum çoğu zaman. emin olamamazlık tutuyor beni. parça parça yıkıldığım anlar oluyor. ama tüm bunlara rağmen emin olduğum, hep sağlam kalan bir sen yanım var bay’ım. benim koca kargaşam içinde tek toplu olan yanımsın. bilinmezliklerimin içinde bildiğim tek şey var. o da sana fena halde tutulduğumdur.
üstünden aylar geçmiş şu yazının ama yazdıklarımın ruhundan eksilmek bir yana dursun üstüne katlama oldu.











