Hikâyem denizden kilometrelerce uzakta olsam da çatımdan eksik olmayan martıların çığlık çığlığa bağırışlarıyla beni kederlendirdiği üç duvar bir perde arasındaki derli toplu ve muntazamlıktan asla ödün vermeyen küçük fakat benim için yine de büyük olan beyaz duvarlı, orta dünya posterli odamda bitiyor. Evet, bitiyor. Tıpkı biraz önce okumaya başladığınız ve ‘Bu cümle bitmeyecek mi?’ diye düşündüğünüz cümle gibi bitiyor ve bitti sanırım. İsterdim ki o cümle gibi uzun uzadıya devam etsin her şey, fakat cümleler bile bitmeye mecburken gelin görün ki hikâyelerin başlayıp bitmekten başka şansları yok…
Benim hikâyem, “Her şey güneşli bir sabahta ben daha yeni uyanmışken, falanken filanken, kuşlar cıvıldayıp, kediler miyavlarken, yok efendim bahar dalları cilveli cilveli oynaşırken…” diye başlamıyor. Benim hikâyem, “İşten çıktığım bir yaz gününde kargalar ağaç dalları arasında güneşe lanetler okuyarak saklanırken ve insanlar yollarda sıcak yüzünden attıkları her adımda katı hallerinden sıvılaşarak yerdeki bir tükürük yahut dükkânının önünü yıkayan berberin kaldırımlarından akan sabunlu pis sulara dönüşürken ben, küçük bir tilki olan ben, kürkçü dükkânına geri dönmek zorundayım…” diye başlıyor, daha doğrusu bitiyor.
Pek sevdiğim kitapların ve hikâyemin isminin sahibi olan pek karamsar yazar Lemony Snicket’ın da dediği gibi, “Hala daha mutlu şeyler okumak için şansın var.” Evet, aynı şekilde sizin öyle…
Temmuzun 13. Cuması
Karamsar Kasaba
13.13