üzerine eğilip ciddi mesai harcamam, düşünmem, belki günlerce araştırma yapıp ucundan bucağından yakalamam gereken işler var. bu yaz çalışmayı tercih ettiğim ve günümün en işe yarar kısımlarını da kaybettiğim için hepsi üst üste yığılıyor, vakti gelince o yığını sırtlama kaygısı da beraberinde tabii. neyse, bahsetmek istediğim şey bu değildi. blogta son alıntıları yaptığım kitabı neredeyse her güne iki sayfa hızında okuyorum. çünkü okuduklarımı sindirmeye çalışıyorum ve en önemlisi de onu zihnimde basit bir kişisel gelişim kitabı hâline getirmek istemiyorum, zira russell'ın oldukça günlük bir dil kullanmış olması ve değindiği sıkıntıların çoğunlukla sıradan insanın dertleri olması (bu benim en sevdiğim yönü) kitabı az önce bahsettiğim kıvama yaklaştırıyor. hatta bu sebepten, kitabın adını soran bir arkadaşa utana sıkıla cevap vermişliğim var. bkz: mutlu olma sanatı. :)
aslında bu daha çok yaşamla başa çıkmaya dair... gibi. çünkü russell'ın bahsettiği şeyler sizi zoraki bir pollyannacılığa sevk etmiyor. aksine ayakları yere daha sağlam basan, acıyla yüzleştiren -ama bunu yapması gereken zamanda yapan- bir zihinsel disiplin sağlıyor.
insanın sıkıntılarına dolayısıyla yorgunluğuna sebep olan birçok şey, onun korkularından ya da henüz korku hâlini almamış kaygılarından kaynaklanıyor. bilinçaltı ise bunların büyüyüp beslendiği kaynak. yıllar evvel, insanın bilinçaltını kandırabileceği yönünde bir şey okumuştum (belki de duymuştum). fakat "kandırmak" kelimesi kulağa pek hoş gelmiyor. russell da buna benzer bir şey söylüyor ama onun tavsiyesi bilinçaltını kandırmak yönünde değil tam tersi, bilinçli düşünceleri bilinçaltına yerleştirerek deyim yerindeyse yeni bir bilinçaltı yaratmak. çünkü "bilinçaltının büyük bir bölümü, geçmişin bilinçli duygusal düşüncelerinden oluşmuştur."
sizi korkutan ya da kaygılandıran, başınıza gelmesinden en çok korktuğunuz şeyleri olabilecek en bilinçli şekilde düşünün, suyu çıkıncaya, artık çekiciliğini kaybedinceye kadar düşünün, diyor russell. "olası bir talihsizliğin çok kötü olabileceğini ciddi ve mantıklı olarak düşünün. bu olası talihsizliğe cesaretle baktıktan sonra, kendinizi, bunun pek öyle korkunç bir felaket olmadığına inandıracak nedenler bulun. insan başına gelebilecek hiçbir şey evrensel önemde olamayacağına göre, böyle sağlam nedenler her zaman bulunabilir. en kötü olasılığa bir süre göz kırpmadan baktıktan ve gerçek bir inançla kendinize, "eh pek o kadar zararı yok" dedikten sonra göreceksiniz ki endişeniz büyük ölçüde azalacaktır. hatta endişeniz tamamen kalkıp, yerini bir tür sevinç alabilir. bu işlemi birkaç kez tekrarlamak gerekebilir, ama eğer en kötü olasılığı tespit etmekte yan çizmemişseniz."
yazı istemsizce uzuyor. :) aslında bunlara benzer cümleleri herhangi bir yakın arkadaşa iç döktüğümüzde duymak da mümkün gibi görünüyor. peki niye bu kadar hoşlandım? belki de kitap bana, büyük bir ciddiyet ve resmiyetle girdiğim bir evde peluş pijama ve yumuşak patiklerle karşılanmış, şekerlemeler ve samimiyetle ikramlanmış hissiyatı verdiği içindir.
şu kısmı da ekleyip -ki yazının burasında yazma nedenimi hatırladım- bitireceğim. bu da yine başta söylediğim, o ilgilenmeye vakit bulamadığım işlerle başa çıkmak için bir yöntem. hem bana hem size tavsiye olması için aynen alıntı yapıyorum "örneğin, ben şunu anladım: oldukça zor bir konuda yazı yazacağım zaman, birkaç saat ya da birkaç gün o konuyu çok büyük bir yoğunlukta (gücümün yettiği en büyük yoğunlukta) düşünürüm; sonra işi sürdürmesi için bilinçaltıma emirler veririm. birkaç ay sonra konuyu bilinçli olarak yeniden ele aldığımda işin tamamlanmış olduğunu görürüm." bilinçaltının bu konudaki yardımını zaten, fransızcasını hatırlamadığım bir kelimenin on beş gün sonra aniden aklıma gelivermesiyle keşfetmiştim. kitapta derli toplu bir konu olarak görmek de hoşuma gitti. iyi akşamlar.












