Herneyse işimize dönelim. Ahrar'ın son sayfasında bir söz vermiştim. Artık bu medeniyet meselesinin ertelenecek hali kalmadı. Ahrar'ın ikinci cildi için Cenab-ı Hakk'ın san'atına sığınıyorum. Tamamını en geç iki sene sonra okuyacağınız (inşallah) kitaptan kısa bir alıntı.
Dolunayın parlak ışığı, bir bulutu ortadan ikiye bölmüş gibiydi. Bembeyaz köpüklere benzeyen iki muntazam bulut, ortalarına dolunayı almış bir şekilde, tertemiz bir maviliğin içinde parlıyordu. Sonsuz gökyüzünde başka ne bir bulut, ne de yıldız gözüküyordu. Ay, ışığıyla geceye hükmediyor ve ardıç ağaçlarının az üzerinde, mağrur bir şekilde oturuyordu. Buz tutmuş gibi soğuk bir ifade ile gri dudaklarından ha bire soğuk üflüyor ve saçlarına aklar düşmüş çimenleri donduruyordu.
Servi ağaçları, sanki bahçıvan elinde sivriltilmiş ok uçlarına benziyorlardı. Veyahut kara bir gecenin kanını döken sarkıtlara nazire yapar gibiydiler. Fakat yükseliyorlardı. Zirvelerini aşan kuşlar, dalga dalga uzayan vadilerin kıvrımlarını almış tarlaları, yer yer yürüyüşe geçen çobanpüsküllerini, tek tük dumanı tüten kulübeleri görebiliyordu. Her şey buz tutmuş gibi kıpırtısızdı. Dikkatli bakılmasa, siyah sarığını, kulaklarını örtmesi için çözmüş, ellerini, elbisesinin yenlerine doğru çekmiş, güçlükle ilerleyen bir gölgenin, tarlalar arasında kıvrılan yolu geçtiği farkedilemezdi. Adamın, bir de gölgesi vardı ve yolun dışına taşmıştı.
Yüzü dev bir ayak kadar büyük ve biçimsizdi. Kafasında saç olmadığı gibi, kirpikleri de dökülmüştü. Etli, kocaman bir burnu, uykusuzluktan kızarmış iri ve kederli gözleri vardı. Dudakları, sakalsız yüzünün ortasında açılmış bir çukur gibiydi. Karanlığında hiçbir şey gözükmüyordu. Uzak yollardan geçen belirsiz gölgeler gibi, kulübenin önünden geçip gidiyordu ki, üzerinde tüten dumana ve pencerelere vuran kandil ışığına baktı. İri gözlerinden, çıplak yanaklarına bir damla yaş yuvarlandı.
Karanlıklar içindeydi, son olarak yapmak istediği şey, ölmeden önce kutsal toprakları görebilmekti. Hac vazifesini yerine getirmeden, ruhunu teslim etmek istemiyordu. Gidiyordu. Bu gece, içinden geçip gittiği yüz bilmem kaçıncı geceydi. Ne yolu vardı, ne erzakı kalmıştı. Acıkmıştı ama bilmiyordu, yorgundu ama duymuyordu, ölüme gidiyordu ama görmüyordu. Bir zamanlar uçmuş, sonra kanatlarını kaybetmiş bir kuş, sonsuza kadar yürüyebilir, yeter ki binlerce gecenin sonunda, kanatlarını yeniden bulmak ümidi olsun.
Ertesi gün, bulutlar toplanmaya başladı. Ertesi gün, bulutlar gökyüzünü kapattı. Ertesi gün, artık yayılacak yer olmadığı için, bulutlar daha yükseklere doğru büyüdüler. Üzerinde yağmur birikmiş bir davula “Güm” diye vuran tokmak, damlaları nasıl paramparça dağıtırsa, ertesi gün, yaratanın gürzü, yakın semaların şakaklarında patlamış gibi, bütün bulutlar parçalanıp toprağın üzerine döküldüler. Gece, ay, yine tek başınaydı. İncecik bir hilal halindeydi, gökyüzü yine tertemiz ve açıktı fakat toprak karla kaplıydı. Sabaha kadar yürüdü. Ayak izleri, Diyarbekr dağlarını sınır çizgileri gibi birbirinden ayırıyordu. İri burnunu, kuvvetli elleriyle sildi. Acıdan, şerha şerha kesilmiş gözleriyle, cana düşse hemen öldürecek bir bakışla nazar ediyordu. Elleri karlara battı. Diz çöktü ve dev bir çam ağacı gibi devrildi.
Son sözleri “Çok yalnızım, çok yalnızım!” oldu.
Adı Ayı Köse’ydi. Bir zamanlar Şeyh Bedreddin’in müridiydi. Şeyh, Serez Çarşısında İsa’nın varisi olduğunda, Ayı Köse, eski hesaplar yüzünden içeride tutuluyordu. Onu yıllar, yıllar sonra, azıksız ve kimsesiz olarak dışarı salarken “Şeyhin öldü” diye müjde verdiler. Kalbinin kuyularına ağır bir kaya bırakılmış ve boynu bu kayaya sarılı urgana takılı kalmıştı sanki. Eski ihvanlardan kimseyi bulamadı. Herkes korku içinde bir yerlere kaçmış ve şeyhin adını anmamaya yemin etmişlerdi sanki. Ayı Köse, Çelebi Mehmed’in ülkesindeki soğuktan mustaripti. Daha doğuya gitmek istiyordu. Hazreti Peygamberin sıcak hatırasının esip durduğu nurdan şehirlere doğru… Fakat Diyarbekr’den daha doğuya gidemedi. Neyse ki rüzgârların sırtı, ruhları yüklenecek kadar kesiftir. Sıksa, taşı patlatacak kadar güçlü elleri olan bir adamın, nasıl rakik bir kalbe sahip olduğunu anlatmak için, birileri, onun ruhunu, bu rüzgârların terkisine yükleyip daha doğulara yolcu edebilir.
Ey ressamın varlık tablosunda kendi rengini arayan, ey nağmelerden vicdanına vecd kapıları çarpan insan, unutma ki bunlar bir misal, hakikat olansa varlığın bir kitapta toplandığıdır. Allah, onun için “Oku” dedi. Ve mevcudatı harfler şeklinde tespit etti de, insana kelimeyi lütfetti. Süleyman’ın ve Davud’un üfleyip durduğu kelimeyi, İsa’nın, nurdan bedenine bir libas gibi giydiği veyahut nurdan bedeniyle üzerini örttüğü kelimeyi. Şimdi sen, onu Musa’nın Suğban’ından dinlemektesin. İstiyorum ki, Muhammed Mustafa, sana Hira’dan ne getirdi bilesin. Bilesin ki, bu defa söz daha şiddetli gelecek, bilesin ki bu defa seni ezeceğim. Hazırsan ben de hazırım, hazırsan ben de hazırım ey nefsim.