Alsem Roidi - Yegâne
Okumak için tıklayın.
seen from Singapore

seen from United States

seen from United States
seen from China
seen from United States

seen from Singapore
seen from China
seen from Austria
seen from China

seen from Canada
seen from Sweden
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Netherlands
seen from Greece
seen from China
seen from Germany
seen from United Kingdom
seen from Russia
seen from Malaysia
Alsem Roidi - Yegâne
Okumak için tıklayın.
Alsem Roidi’nin ikinci öyküsü: Niye?
Cem, rezidans hastanenin 34. katındaki odasında iki hafta sonunda nihayet kendine gelen Hale’ye, gözleriyle karnındaki bıçak yarasını işaret ederek ‘’Rahatladın mı bu sefer bari’’ diye sordu. Hale, ufak tebessümünü ‘’Siktir git kuz ya, gülünce çok acıyor zaten’’ dedi. Cem, önündeki pet şişeye uzanıp ‘’Su ister misin biraz?’’ diye sordu. Hale, kafasını zor bela sallayarak onayladı. Yüzüne iki büklüm olmuş bir ekşime yayıldı. Cem suyu kağıt bardağa doldururken, ‘’Polis ifadeni alacak kendine gelince’’ dedi. Kaşlarını bir santim kadar yukarı kaldırdı Hale. Cem, ‘’Şimdi demedim zaten. Kim yaptıysa bunu sana yanına kâr kalmamalı’’ dedi. Derin bir nefes verirken, bir anda irkildi Hale. Fısıltısını bile zor ağzından çıkararak ‘’Kimse yakalanmadı di mi?’’ Cem hayretle başını iki yana sallayıp ‘’Asla ders almıyorsun, asla!’’ dedi. Hale, güç bela ‘’Kuz’’ dedi, gözünü hafifçe kırparak yanına çağırdı. Cem eğilip kulağını Hale’ye doğru uzattı. Hale hınzır bir fısıltıyla ‘’Siktir git’’ dedi.
Tülin terastaki kantinde Türk kahvesinden aldığı yudumla yüzünü ekşitti. Asık bir suratla Cem’e ‘’Şunu bile yapamıyorlar’’ dedi. Cem, sol elini hafifçe kaldırıp ‘’Bununla idare edicez artık’’ dedi. Tülin suratını hızla metin hale getirdi, ‘’Tabii ki. Bu felaket sırasında kahve derdinde değilim de yine de yani?’’ dedi. Kucağındaki çantasından sigara kutusuna davrandı. Cem, pembe şeritli bu kutuyu görünce içi yumuşadı. Cem, kafasını masadan kaldırıp Tülin’in yüzüne baktı, kutuyu işaret edip ‘’Çocukluğumuzdan beri’’ dedi. Tülin, sigarasını yakarken, ‘’Ay, neredeyse beni çocukluğumdan beri’’ dedi. Parıltılı bakışı Cem’i yine etkisine aldı. Tülin, 66 yaşına kilo almadan, hiçbir zevkine de tırpan vurmadan gelmişti. Kahvaltı yapmaz, öğlen salata, akşam çoğunlukla balık, salıları et yerdi. Salem’in kokusu ağır ağır burnuna doldu Cem’in. Hale’nin çocukken azdığında sesine sirayet eden çatallaşmayı duydu zihninde. Kavuniçi bir atleti vardı, yazın sarı saçları, su çiçeği aşısının üzerine düştüğü bir an geldi gözünün önüne. Salonda, sehpayı kaldırıp kırmızı İran halısı üzerine kurarlardı Barbie evini. Salem’inden gelen sigara kokusu burunlarındayken, Tülin neredeydi? Koyduğu kurallara uyuyorlardı, halının üzerinde bir şey yemek içmek yasaktı. Su içmek de. Sehpayı yerine koyacak, televizyonun sesini bastırmayacaklardı. Tülin’in yüzünde oluşan çizgiler derin değildi ama gözünün yanındakileri makyajla saklamak sakil dururdu. Tülin, ‘‘’Ne gülüyorsun?’’ dedi, Hale’nin yüzünde de aynı ifadeyle hayat bulan hınzırlığıyla ‘’Gözünü kaçırdın, yalanına zaman kazanma’’ dedi. Boynu kaz gibi dik, gülümsemesi samimiydi. Cem, ‘’Saklamıycaktım zaten,’’ dedi, ‘’Hale bir gün, ‘Tülin wears Prada’ demişti de, o geldi aklıma. Saçlarınız da benziyor artık’’. Tebessümle salladı kafasını Tülin, ‘’Onun Hale gibi kızı olsa görürdüm ne giyeceğini’’ dedi. Cem, ağzının önüne getirdiği yumruğunun içine sıkıştırmaya kalktı kahkahasını, Tülin ‘’Allahım neler getiriyorsun aklıma bu zamanda’’ dedi. Cem, ‘’Bir sigara da bana verir misin yenge?’’ dedi. Tülin anlayışlı bir ifadeyle ‘’Hem yenge, hem sigara’’ dedi. Cem, sigaranın filtresinin neredeyse tümünü ağzına sokarak, ‘’Battı balık yan gider’’ dedi.
Tülin memnuniyetsiz bir suratla, ağzındaki sigara tadını dağıtmak için kahvesinden bir yudum daha aldı. Salem’inin sonunu da çekti ciğerlerine. Sigarasını kül tablasında söndürdü. Yüzü, sigaranın izmariti gibi allak bullaktı, ‘’Hiçbir şey değişmeyecek. Aynı devam edeceğiz kaldığımız yerden’’ dedi. Cem ‘’elden ne gelir’’ der gibi kollarını açıp ‘’Polise de ‘Kafam güzeldi hatırlamıyorum’ demiş’’. Parmağıyla yukarıyı işaret edip ‘’İki üst katta apar topar terk edilmiş bir ev bulmuşlar. Yerde de eser miktarda eroin, ıvır, zıvır… Bonzaiden iki ay evvel ölmüş bir çocuğun üzerineymiş kira sözleşmesi’’. Tülin, kafasını iki yana sallayıp ‘’Onlar yapmıştır, kim olacak başka’’ dedi. Tülin, ‘’Serap’ın öldüğünü söyledin mi?’’ Cem, ‘’Yok’’ dedi, ‘’Üzülmesin dedim daha kendine gelmeden’’. Tülin, ‘’Üzüleceğini sanmam. Çoook Serap geldi geçti. Bizimki neredeyse kırk oldu. Var bir ışık ki Allah almıyor canını’’ dedi.
Annesinin, parfüme, sigara ve teninin birleşiminden oluşan kokusu ağır ağır burnuna geldi. Annesinin topuklusundan çıkan sesi, kapanan kapının sesi örttü. Hale kapı açılınca ‘’Polistir’’ diyerek yumduğu gözlerini açmamıştı. Tülin’in tıkırtısı biraz daha yaklaştı ona, ‘’Kızım sen ağzın açık uyursun, ya ağzını, ya gözünü aç’’ dedi. Hale, takatsizlikten ağır ağır açtı gözlerini, ‘’Ah ne şeytan karısın sen!’’ dedi. Tülin, ’’Sen iyi ol da kızım, ben şeytana köle olmaya razıyım artık’’ dedi. Hale, fısıltıyla, ‘’Ne çektin be benden’’ Tülin, bir bağımlıya nasıl davranılacağını öğrenmiş olmanın getirdiği cansızlıkla ‘’Kızımsın çekerim, elbet düzeleceksin bir gün’’ dedi. Gözlerindeki alaycı bakışı, yüzüne yayacak gücü bulamadı Hale, ‘’Düzeleceği varsa, bir yerde bir şekil düzelir’’ dedi. Hale’den kaçırırken, serumun bağlı olduğu eline takıldı Tülin’in gözleri. Morluk içini cız ettirdi. Elleri, babasına benzediği için sevinirdi. İnce, boğumları nakış gibi işlenmiş parmakları, morluk ve çizik içindeydi. Hale’nin işaret ve orta parmağının ucunu avucunun içine aldı, ‘’Kötü haber vermeye mecburum’’ dedi.
‘’Ne oldu? İnsanların ne düşündüğüne, benden daha çok değer verdiğini fark ettiğini ve bunu yapmaya devam edeceğini mi söyleyeceksin?’’
Tülin’in gözleri yere düştü. Aklına gelen cevapları beğenmedi. Hakikate sarıldı: ‘’Serap ölmüş. Polis onu da soracak sana. Haber vereyim dedim’’
Hale, yerinden az doğrulup ‘’Hassi’’ derken, nefesini yuttu. Tülin sesini çıkaramayan kızının ağzını kolayca okudu: ‘’Nası?’’. Tülin konunun dağılmasından memnun olmuş, gözlerine fer gelmişti: ‘’Trafik kazası geçirmiş bir çocukla birlikte. O da öyleymiş herhalde’’ dedi. Hale, içinden ‘’Gerizekalı kız’’ derken gözlerini yummuş, gözlerinden bir damla taşmıştı.
Arnavutköy’deki balıkçının ikinci katındaki korkuluğa tombulcana bir martı kondu. Hale, martıya ‘’Pişmiş kız bunlar, yiyemezsin’’ dedi. Tülin, atkısını gevşetip ‘’İhtiyacı da yok gibi maşallah’’ dedi. Hale, ‘’Yemem diyor zaten, ‘Rakısız balık mı yenirmiş?’, öyle dedi’’ Tülin, Hale’yi kaybetmenin, artık dayanacak gücü kalmadığını kabullenmenin korkusuyla karışık ürperdi. Ağzını kağıt ısıracak kadar açıp ‘’Bir aydır ilaçlarınlasın sadece. Yürüyelim bu yolu işte’’ dedi. Hale, lüferinden bir çatal alıp ‘’Bir bok olduğu yok ya. Karnım ağrıyor hâlâ, bir de seni üzesim yok bu ara. Gücüm de yok’’ Tülin, Hale’den daha çok söyleyeceği cümleye inanma ihtiyacı ile ‘’Düzelecek her şey’’ dedi. Hale, ‘’Anne öyle olmuyor ya bizde. Şizofren veya otistik gibi düşün. Bu böyle. Düzelmez.’’ Tülin, kurdu görünce tayını arkasına saklayan bir kısrak gibi atıldı ‘’Var düzelenler. Sen de okuyorsun kitaplarını. Bu kez başaracağız. Öyle de olsan kabulümsün ama ben inanıyorum sana. Eskiden korkuyordum’’ Hale, anlayışla annesinin elinden tutup ’’Hata sendeyse de çok eskidedir ya o. Bir deneyip durmayınca boka sarar durur bu bağımlılık. Her seferinde bir şekilde götümü kurtarıyorum. O ilginç geliyor bana, sana da öyle geliyor mu?’’ Tülin, sigara kutusuna davrandı, alelacele sigara almaya çalışırken, iki parmağı arasına sıkıştırdığı sigarayı düşürdü. Yere düşen sigaraya ‘’Eh deyip’’ bir tane daha çıkardı, yaktı. ‘’Ben suçluyum ya. Allah’a inanmamamın cezası bunlar. O yüzden oluyor, kurtarıyor seni’’ Hale, şüpheci ‘’E benim yaptığım her şey meşrulaşıyor o zaman. Saçma.’’ Tülin, ‘’Sen söyledin kızım. Serap paranı çalıp o çocuklarla gitmese, seni gözden çıkarmasa sen de onunla… Allah korusun’’ Hale, annesinin elinden sigarayı kaptı ‘’Allah’ın sevdiği eroinmanı Hale. Sen buna inanacak hale geldin demek. Ben hiçbir şeye inanmıyor, niye burada olduğumu bile bilmiyorum’’
Alsem Roidi’nin “Pusula”sı:
Bira, bardak kırıklarının arasından ağır ağır kan havuzuna doğru ilerliyordu. Televizyon kapandı. Kumanda çarptığı koltukta üç kere sekti. Gri pantolon biraz evvel askıdan alınmıştı. Kanlı çoraplar kirli sepetindeydi. Yeşil araba terzinin karşısındaki yerinden şimdi çıkan beyaz Hyundai’nin yerine park etti. Sensör, kırmızı ışıkta geçen beyaz Hyundai fotoğrafını çekti. Akşam ezanından ürken martı, konduğu minareden süratle kanat çırparak uzaklaştı. Deniz kenarında paketin etrafındaki yedi izmaritin arasındaki simit kırıntısına gagasını uzattı. Koçtaş’ın otoparkında beyaz Hyundai’yi dört tane boş yer bekliyordu. Köpek, kanı koklarken vileda kovasını devirdi. Asansör altıncı katta üç dakika yirmi yedi saniye durup, zemin kata gitti. Kirli sepeti boştu ve yatak odasından banyoya gelmişti. Kanlı pati izlerine, çamaşır makinesinin tazyiki hücum etti. Göz yaşları, kuruyan kan öbeğinde birkaç saniye parıldadı. Elektrikli testere kutusunun içinde öylece duruyordu. Köpek, dolabın üst tarafında açık kalan kapaktan aşağı sarkan ince battaniyenin ucuna bakıyordu. Televizyonun kumandası, kalın battaniyenin altında kaldı. Sırt çantasının fileli gözünden, kırmızı pasaport gözüküyordu. Kırmızı kurdelalı bir çeyrek altın halının iki püskülünün arasına girmişti. Kilide oturan kapıya karşı dairedeki kedi gözlerini açtı. Beyaz Hyundai kırmızı ışıkta bekliyordu. Asansör ikinci katta durdu. Ocaktaki iki tencerenin altı yanıyordu. Sofradaki yoğurt mayalananı yarım saat olmuştu. Yirmi yıllık terlikler tuvalet kapısının önündeydi. Sifon haznesi ağır ağır doluyordu. Seccade yere serili idi. Tespih akşam namazından beri durduğu yerde duruyordu. Maşrapadan fırlatılan su, üç basamak aşağı kadar indi. Havaalanı otoparkının fişi arabanın güneşliğinin cebine iliştirilmişti. Bosna Hersek’e giden son bilet biraz önce kesilmişti. Polis karakolundaki demlik kaynıyordu. Beyaz Hyundai’nin güneşliğindeki fiş çöp kutusuna gitmişti. Son bileti alan yolcunun ismi üç kez anons edildi. Bosna’ya giden uçakta bir koltuk boş kalmıştı. Barlara doğru yuvarlanan bira fıçılarının sesini müzik bastırıyordu. İnternet kafenin en arka köşesindeki bilgisayar biraz önce otomatik dinlenmeye geçmişti. Buzdolabındaki bütün malzemeler tezgâhın üzerindeydi. Açık mavi yastık gözyaşlarından lacivertleşmişti. Evdeki iki cep telefonuna da ulaşılamıyordu. Holdeki küçük halı yerden duvara doğru kıvrılmıştı. Duş başlığından dökülen damla, kana bulanmış gri pantolonun üzerine damlıyordu. Köpek uzun uzun uludu