Başlık: Anayurt Oteli
Yazar: Yusuf Atılgan
Saatlerdir araştırıyorum, başkalarının yorumlarına bakıyorum. Acaba ki, diyorum… Acaba, ben mi gözden kaçırıyorum bazı şeyleri? Ancak gözden kaçırmadığımı ve tüm altyapısına rağmen kitap hakkında fikrimin değişmediğini fark ettim. O nedenle daha başlarken söylemeliyim ki diğer övgü dolu yorumlar gibi bir yorum olmayacak.
Okuması gerçek anlamda zor bir kitap. Sanki mükemmel bir iskelet kurulmuş da üzeri giydirilmeyi unutulmuş gibi… En başından son cümlesine kadar, “sanki bir şeyler eksik” dediğim; yetinmeyip yorumlara-analizlere göz gezdirdikten sonra bile hala bir şeylerin eksik olduğunu düşündüğüm bir kitap.
‘Suç ve Ceza’yı okuduysanız ve biraz da benim gibi aykırı bir zihne sahipseniz, okurken ister istemez bir Raskolnikov’u yâd edebilirsiniz. Belki elimde olmadan kıyaslama arzusunu duyduğum eserin kusursuzluğundan, belki de aldığı övgüler nedeniyle beklentimi çok yükseklerde tutmuşken yaşadığım hayal kırıklığından, pek sevemedim. Üstelik yapılan abartılı yorumlar, temelinde de çok haklılar. Evet, buram buram Freud kokusu burnumuza geliyor. Evet, bu şekilde bilinç katmanlarını bir örgüye aktarmak hiç de kolay bir iş değil ve kesinlikle takdir görmesi gerekir. Yine metaforlar, ince ince göndermeler de hakkını vermek gereken başka bir konu. Yine de…
Biz sanıyoruz ki “bazı” şeyler hayatımıza Netflix’le girdi ve normalleştirilmeye çalışıldı. Ancak eski dönemlerde yazılmış eserleri okumaya başladıktan sonra fark ettim ki alakası bile yok. Kitap boyunca aklımdan bu düşünceyi atamadım mesela. Çünkü kitapta ne ararsanız var. Yaşlı adamların genç oğlanları istismarı, aynısının kadın versiyonu, besleme istismarı… ve hatta en sonunda neredeyse hayvan istismarına gidecekken son anda -tam da yok artık dediğim anda- yazarın kendisini frenleyip durdurması… Cinayeti tecavüzü falan atladım, farkındaysanız. Çünkü diğerlerinin yanında fazla sıradan kaldılar gözümde. Belki de rahatsız olduğum, yazarın bunca şeyi anlatırken doğru-yanlış “yargısına” girmeyip sanki “bugün yine evdeydim” edasıyla anlatıyor oluşudur. Burada da geliyoruz, yıllarca edebiyatçıların hemfikir olmakta zorlandığı konuya: “Sanat, sanat için midir? Sanat, toplum için midir?” Topluma “mutlaka” bir şeyler anlatmalı mı? Ki bir bakıma -aşırı üstü kapalı da olsa- anlatıyor aslında. O halde, anlaşılmaması ihtimalinden dolayı mı bu kadar rahatsız edici buluyorum? Bu durumda ben, “sanat, toplum içindir” diyenlerin arasına giriyorum, sanırım. Ya da biraz yumuşatalım; sanat, zaman zaman -örneğin toplum için önemli konuları işlediğinde- toplum içindir.
Diyeceğim o ki, bu tarz kitaplar okumayı sevenler için mükemmel bir iskelete sahip, kesinlikle okuyun. Diğerleri benimle birlikte, çayını-kahvesini alıp öbür köşeye gelebilir.