#ateşbaz @ #izmir .. pinar odunu şenlikleri (Izmir Balçaova Inciraltı Sahil)

seen from France
seen from United States
seen from New Zealand
seen from United States

seen from Ukraine
seen from United Kingdom

seen from United States

seen from France
seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from New Zealand
seen from Russia
seen from Netherlands

seen from United States
seen from United States
#ateşbaz @ #izmir .. pinar odunu şenlikleri (Izmir Balçaova Inciraltı Sahil)
Gidilmeli, görülmeli, kabrinden size ulaşacak o mistik kokuyu almalısınız. Konyadaki ilk durağımız Ateşbaz-ı Veli Türbesi idi. Bilmeden de olsa doğru olanı yapıp ziyarete buradan başlamışız. #konyada1gün #dostlayollardayız #ateşbaz-ıvelitürbesi #hz.mevlana #daily #today #good #hayat #life #note3 #objektifimden #dailysabah #greennature #hisliharikalarkumpanyasi #sibelozer (Ateşbâz-I Veli Hz. Türbesi)
İçimdeki hüzünden Rabb'ime çok bahsettim. Ama hiç şikâyet etmedim. Derdi veren kadar derdimi de sevdim... Ayşe Yılmaz
Mevlevi Mutfağı
"Ne Olursan Ol, Yine Gel"
Mevlevilik dediğimizde aklımıza bu tarikatin kurucusu Mevlana ile birlikte bu söz geliyor belki de. Mevleviliğin kuruluşu Selçuklu Devleti zamanına denk geliyor ve o dönemde birçok konuyu etkilediği gibi mutfak ve yeme-içme kültürünü de çok etkiliyor. Aslında Mevleviliğin de Anadolu Selçuklu Devletinin felsefesinden etkilendiğini söylemek de doğru olabilir. Selçuklu Devleti denilince ilk akla gelen olgu 'sadelik'. Bu sadeliği mimariden, ziyafet sofralarına kadar her alanda görmek mümkün.
Sufi akımı o dönemin mutfağını ele geçiriyor. Gösterişten uzak, "tencerede pişir; kapağında ye" tutumu benimsenmiş durumda. Açıkçası bir inanış mutfağı hakim. Sarayda da benzer bi' durum söz konusu. Gösterişe kaçan tek nokta çini ya da altın sahanlar olarak görülebilir. Halk mutfağında, dergah mutfağında ve saray mutfağında aynı yemekler pişiriliyor. Tarihimiz için Fatih'e kadar bi' 'Saray Mutfağı'ndan bahsetmemiz pek mümkün değil. Ancak dergah mutfağının Ali Eşref Dede’nin tarifini verdiği ‘altın varaklı kadayıf mücveri’ gibi yemeklerde biraz seçkinleştiğini görmek mümkün.
Mevlevilikte mutfak yapı olarak diğer mutfaklardan farklı değil ama farklı görevleri ve anlamları barındırıyordu. Mutfak-ocak kutsal kabul edilir; eğitim mutfakta başlardı. Dergaha girmek isteyenler önce mutfakta sınanırdı.
Yemekler yer sofrasında, ortadaki tek kaptan yenirdi. Sofrada kaşık, tuz ve yemek bulunurdu. Yemek ortadan kaşığın dışı ile alınır, iç tarafı ile yenirdi. Genelde tek çeşit yemek yenilir; sadece cuma günleri et yenirdi.
Mevlevi mutfağının bizim için bir diğer önemli tarafı ise Türk mutfağında bilinen ilk ‘mutfak çalışma kurallarını’ getirmesidir.
Aşçı Dede – Kazancı Dede – Halefi Dede – Dışarı Meydancısı – Çamaşırcı – Ab-rizci – Şerbetçi – Bulaşıkçı – Dolapçı - Pazarcı – Somatçı – İçeri Meydancısı – İçeri Kandilcisi – Tahmisçi –Yatakçı – Dışarı Kandilcisi – Süpürgeci – Çerağcı – Ayakçı
Yukarıda görüldüğü gibi Aşçı Dede'den başlayan ve Ayakçı'ya kadar devam eden bir hiyerarşik düzeni Türk mutfağına ilk kez getiriyor.
ve
Ateşbaz-ı Veli
“Su hazır olmalı; aşçılığı da bilmeli ki, çömlekteki çorba dökülmeden, saçılmadan pişsin”
Mevlana’nın bu sözü de gösteriyor ki; aşçılık o dönemde seçkin bir meslek olarak görülüyor.
Ateşbaz-ı Veli Türk mutfağının bilinen ilk büyük aşçıbaşısıdır. Mevlana'nın aşçısı olan ve büyük saygı gören Ateşbaz-ı Veli, adına anıt mezar düzenlenen ilk aşçı olma özelliğine de sahip. Alev rengi taşlardan yapılmış türbesi Konya'nın Meram ilçesinde bulunmakta; ve türbedeki kitabeden adının Yusuf olduğunu öğreniyoruz. Ateşbaz yani ateşle oynayan lakabını almasının hikayesi ise şöyle:
Bir gün Ateşbaz-ı Veli Hazreti Mevlana’ya “Ocağı yakacak odun kalmadı” der. Mevlana da ayaklarını kazanın altına koymasını söyler. “Eyvallah” diyen Ateşbaz-ı Veli söyleneni yapar ve parmaklarından çıkan alev ile kazan kaynamaya başlar. “Acaba yanar mı?” diye süpheye düşünce sol başparmağı yanar. Bu durumu Mevlana’ya haber verirler; Mevlana da gelerek üzüntüyle "Hay Ateş-baz hay” der. O da yanan parmağını saklamak için sağ ayak başparmağını yanan parmağının üzerine koyar. Hatta semazenlerin semaya başlarken attıkları ilk adım da, bu olayı yad etmek içindir.
Mevlevi mutfağından ya da o dönemin mutfağından bahsederken tabii ki değinecek daha çok şey vardır ama ben "Bizim için niye önemli?" sorusuna cevap vermek istedim. Ben burada rahat rahat bahsediyorum ama döneme ait 'mutfak kültürü' kitabı maalesef yok. Bu bilgileri elde etmek için Mevlana'nın eserlerinde satır aralarını okumak ve onları birleştirmek gerekiyor. Nevin Halıcı'nın 'Mevlevi Mutfağı' kitabı bu yüzden bizler için büyük bir lütuf. Gerçekten çok derin ve ince bir araştırmanın sonunda, dolu dolu bir kitap çıkmış ortaya. İnsan keşke dizayn ve görsellere biraz daha önem verilseydi demekten alıkoyamıyor kendini.
Yine bu dönemi anlatan bir kitap olan Ömür Akkor'un 'Selçuklu Mutfağı' ise belki benim zevkim için biraz fazla duygusal ama her açıdan kusursuz sayılabilir. Aldığı ödüller de bunu göstermekte. Ömür Akkor'un da söylediği gibi maalesef kaydetme geleneğimiz, yazma alışkanlığımız yok; bu yüzden geçmişe dair bilgileri cımbızla ayıklamak gerekiyor. Keşke daha çok yazsak ve bu kitaplar daha da artsa.