Weird creatures and every named recurring character is a little bit sad

seen from Singapore

seen from Singapore
seen from China
seen from T1

seen from Portugal
seen from United States

seen from T1
seen from Kazakhstan
seen from Venezuela
seen from United States
seen from Venezuela
seen from United States
seen from Venezuela
seen from Japan

seen from Italy
seen from China
seen from Norway

seen from Malaysia

seen from United States

seen from United States
Weird creatures and every named recurring character is a little bit sad
SEN HİÇ KÜRT OLDUN MU?
| #StêrkaCiwan
Ekim 2019 |
Sahi be, sen hiç Kürt oldun mu?
Geçti mi çocukluğun mermilerin ışığında?
Yayıldı mı köyüne kan kokuları?
Sonra dövdüler mi babanı köy meydanında?
Annenin ‘hawar’ çığlıkları altında
Sahi be, sen de kovuldun mu bir sabahın seherinde yurdundan?
Terk ettin mi toprağını, taşını, suyunu, kuzularını?
Sen de benim gibi yakılmış bir köyün dumanlarında
Kaybettin mi anılarını?
Senin de baban, “negrî lawê min negrî, em ê vegerîn rojekê” dedi mi?
Hiç dönmeyeceğini bile bile
Sahi be, andımız okunurken seni de sardı mı çılgın duygular?
Ama ben Kürt’üm diye bağırmak istedin mi hiç?
Sen de bilmediğin bir dili konuşurken
Kırosu oldun mu kahpe şehirlerin?
Ya da kimliksizliğine yazılmış bir kimlik gibi
Dövüldün mü ölürcesine karakollarda, her kimlik sorulduğunda?
Sahi be, sen hiç faili devlet oldun mu asit kuyularında?
Ya da dağların kuytularına gizlenmiş bir toplu mezarda
Ve seni de aradı mı annen çığlık çığlığa her Cumartesi?
Oysa ben ne çok katledildim bir bilsen!
Zîlan bendim, Dersim ben
Mutkî bendim, Amed ben
Bendim annesinin karnında süngülenen
Her katliamın ardından gök kubbeyi dolduran çığlık benimdir
Uçurumlara kanat açan kadın benim
Ölüme yürürken baş eğmedim diyen adam ben
11’inde 13 kurşun sıkılan bendim
Ceylan benim, Şerzan ben
Soundcloud
Spotify
New Post has been published on http://www.nuceciwan.com/ku/2017/08/03/hpg-gerillalari-celede-turk-ordusunu-inlerinde-vurdu/
GÜÇLÜ YOLDAŞLIK, GÜÇLÜ ÖRGÜTLÜLÜKLE BELLİ OLUR
#StêrkaCiwan
Ekim 2019
Eskiyi dayatıyorsanız biz bunu kabul etmeyiz. Olanaklar var, sizi biraz serbest bıraksak hemen partiyle oynayacaksınız. Her şeyi yanlış anlıyor ve uyguluyorsunuz. Çoğuna bakıyorum da kendi yaşamı peşindedir. Olmaz böyle. Her şeye ciddi yaklaşmalısınız. Ben yıllardır gevşemeyeyim diye üzerimde duruyorum, ama siz öyle misiniz? Yıllardır partinin içindesiniz, fakat bir şey almamışsınız, bir şey yapmamışsınız. PKK’nin yürüyüş tarzı vardır, hedef buna ulaşmaktır. Böyle yaşamanız düşmanı besler. Mahkemelerde gördünüz, bu yaşam tarzı bizim ölümümüzdür. Belki farkında değilsiniz ama, PKK’de önderlik diye 15 kişi çıkmış, binlercesi partinin üzerinde ağırlık oluyor. Eğer benim ağırlığım olmazsa partiyi bitirecekler. Söylediklerimi anlıyorsunuz.
Düşmanın şekillendirdiği yaşam şekli bütün devrimci politikamızı, parti kişiliğimizi işlemez duruma getiriyor. Aslında Kemalist yaşam tarzını, feodal yaşam tarzını anlattık, bunlardan gerekli sonuçları çıkaramamışsınız. Bu, bireysel yaklaşımlarınızdan ortaya çıkıyor. Gerçekten siz düşüncede, ruhta, bir bütün olarak yaşamın şekillenmesinde beni esas almıyorsunuz. Aslında her devrimin geriye gidişinde, karşı-devrim tarafından yenilmesinde bu yaşam tarzı belirleyicidir.
Daha önce düzen tarafından şekillendirilen, düşmanın da —öyle ajan beslemesine gerek yok— koşullarında veya düşmanın onay verdiği yaşam tarzını kabullenmeniz karşı-devrime büyük olanak sağlamaktadır. Bu durum reddedilmedi mi devrimci politika da oluşturamazsınız. Devrimci taktikleri de yaşamınıza hakim kılamazsınız. Bu durum üzerine çok durdum, bizim en çok üzerinde durduğumuz militanın bu şekilde yetiştirilmesidir. Bu konuda bizim gücümüz var, yapalım. Özellikle iddialı olanların bu konuda kendilerine yönelmeleri gerekiyor. Bazı örnekleri burada gördünüz. Bunun özü şuna dayanıyor; yenilgili yaşam, düşmanla farkında olmayarak uzlaşma, son tahlilde çocukluktan itibaren oluşturulan yaşam tarzı! Çocukluktur, alışılmıştır.
PKK tarihinde bunun çözümlemeleri yapıldı. Bu yaşam tarzını benimsedin mi, bu yaşam tarzını eleştiri sürecinde ve yıkmadan özümsedin mi daha sonra devrimci politika, yaşam onunla uzlaştırılır. Bu yaklaşımlar devrimci yaşamı çekiyor, dönüşüme uğratıyor ve karşımızda orta yolcu, provokatif, tasfiyeci bir tip çıkıyor. Bu olmaz. Ben size bütün tecrübelerimizin özetini söylüyorum. Gerçekleri ciddiye alırsanız başarırsınız. Ruhuna yaklaşmayanlar, düşüncesini titretmeyenler rahatlıkla "ben PKK’de komutanım, önderim" diye kendisini ortaya atıyorlar. Bu tip özellikler parti içinde ne kadardır? Böyle olan var mı, bunu gözlemleyebiliyor musunuz? Bunları bilmek ve üzerinde durmak gerekir.
Bizim bir günümüz bir ömre bedeldir
Gereken girişim gücüyle bizim de gerek talimat ve gerekse diğer yönlü yardım ve yaklaşımları esas alarak büyük bir çalışmayla sonuç alma bilinmelidir. Gerekirse sizleri böyle yoğurur yeniden şekillendiririz. Eğer taş iseniz un eder, yeniden şekillendiririz. Bunu göze alabilmeliyiz. Askeri şeyler üzerine somutlaşarak, hatta kişilikleştirerek sonuç almada iddialısınız. Devrimci eğitim kapasitemizi çok iyi kullanmak zorundasınız. Onu dönüştürme konusunda bir defa kendinizi ikna etmelisiniz. Bu imkanların çoğu kullanılmıyor. Kendime tanımadığım fırsatı size tanıyorum.
İçinizdeki düşmanla güçlü savaşmalısınız. Zaten en büyük zayıflığınız, kendinizi yere atmanız, işlere güç getirmemeniz ve düşmanın üzerinizdeki bu etkileridir. İnsan şerefi için, namusu için, ülkesi için yaşamalıdır ve gereklerini de yerine getirmekle yükümlüdür. Oysa bakıyorum gevşektir, iradesizdir, yürüyemez haldedir. Düşmanın tüm o tortu, yoz yaşamı omzunuza almış ve kamburlaşmışsınız. Biz tüm bunları parçalamak istiyoruz. Böyle bir kişilik kurtuluşu vaat edemez. Tam kaderci, her şeyi kabul ediyor ama, kurtulmak için hiç çaba harcamıyor. Biz bunları silkeleyip kendilerine getirmeye çalışıyoruz. PKK’de bunlar açılmıştır.
İçinde olduğunuz yetmezlikler düşmanın hakimiyetini gösteriyor. Tabii bunların tümü bilinçsizlik temelindedir. Çoğunuzun durumu böyledir. Yarı devrimci, yarı düşman böyle bir kişilik şekillenmesi olmuştur. Oysa çok güçlü kişiliklere ulaşmalıydınız. Her an düşmanın nefesini kesecek, her an savaşı omuzlayacak kişilik gerekiyor. Bunlar çıkmıştır. Ulusal kurtuluş mücadelesi vermiş ve başarmış ülkelere bakın, demek ki bu güçlü kişilikler çıkmıştır. Bu eksiklik ve yetersizliklerin üzerine kararlıca gitmelisiniz. Dönemin gereklerine doğru yaklaşımlarla yönelin. İstenileni yerine getirme görevleriniz yakıcı olarak kendini dayatıyor.
Düşmelerinize ve yanılgılarınıza doğal bir olaymış gibi bakmayın. Eski yaşam düşmanın eliyle, kötü niyetlilerin eliyle oluşturulmuştur. İşte siz "gücümüz yetmiyor, zayıfız" dediğinizde düşmanı yaşatıyorsunuz. Bu davranışlarınız bunu ispatlıyor. Kendinize ve bize gülmeyin. Bunların tümü çözüme kavuşturulmalıdır. Yoksa böyle olmaz. Dış düşmanla savaşamıyorsanız, iç düşmanla savaşın. Aklınız var, daha gençsiniz de. Gücünüz tüm bunlara yetmelidir.
Bakın dinde melek ile şeytan birbirlerine karşı savaşıyorlar, siz de böyle yapın, iyi yönlerinizi geliştirin. Kötü yönlerinizle savaşın. Bu tür iç savaş vermeyenin PKK içindeki savaşta yer alması da mümkün değildir. PKK de böyledir. Çıkışından oluşumuna, başarısına kadar, iç düşmanla gün be gün savaşmıştır. Bazı arkadaşlara bakıyorum tamamen kendilerini kaybetmiştir, bırakmıştır. Düşman ağızlarına dil koymuş, onlara bir yaşam öğretmiş, onlar da bunu ısrarla savunuyor, böyle bir yaşamı kendileri için istiyorlar. Öldürülmesi, idam edilmesi gereken bir yaşamı parti içinde sürdürmek istiyorlar. Bunlara ajan diyoruz.
Ben küçüklüğümden beri özgürlüğü düşündüm; evde, köyde, şehirde her yerde bunu yaptım. Hem de imkansızlıklar içinde bunu yaptım. Peki siz öyle misiniz? Şimdiye kadar savaşmadınız, kendinizi tanımadınız. Bundan böyle tüm bunları yapın, bizim yardımlarımızla, parti yardımlarıyla bu mümkündür. Yüzyılda bir şey yapmamışsınız, ama parti yardımıyla bir yılda yaparsınız, hatta bir ayda yapabilirsiniz. Geldiğiniz yere bakın, etrafınıza bakın, oldukça perişansınız. Benim devrimciliğim böyle midir? Etrafıma iki kere bakardım, karar alırdım. Kendimi sosyalizme, yurtseverliğe çekmek için doldurup yine halkın içine girerdim. Bir kez daha kendimi derinleştirip geliştirdim. Verdiğim gibi alırdım da. Yaşam budur.
Benim için ölüm nedir? Eğer benim yapacağım şeyler biterse, benim için ölüm budur. Sizin için de ölüm; bulunduğunuz yaşam şeklidir, eksikliklerinizi atmamanızdır. Yapacağım bir şey olmazsa duramam, hep çalışmaların üzerine gidiyorum. Tahmin ediyorum ki sizde bu yoktur. İyi, güzel şeyleri görüp yapmak gerekir. Ama çürümüşsünüz. Bu da yaşamınızın çürümüşlüğünü gösteriyor. Yüzde doksanınız böyledir. Hedefsiz bir yaşamınız var, bu halinizle de başarılı olamazsınız.
Anne ve babalarınızın önünüze koyduğu "oğlum böyle yap, kızım böyle yap, aman böyle sat" dediği yaşamı yaşamak istiyorsunuz. Rahatlığa alışmışsınız, böyle büyümüşsünüz. Aslında bu ölümün kendisidir. Bir sorun karşısında çözümsüz kalıyorsunuz ve kendinizi yere atıyorsunuz. İşte hastalıklarınız bunu ispatlıyor. Zaten ölü gibi yürüyorsunuz. Bu da eski yaşamı yaşamak istediğinizin ispatıdır. Benim gibi çaresiz kimse yoktu. Tüm bunları size öğretmemiz, gerçeklerinizi gözlerinizin önüne getirmemiz yaşamınızdan korkmamanız içindir. Tabii eskinin zorlukları vardır. Kendinizi gerçekten verirseniz hiçbir engel sizi durduramaz. Tüm halk bizimledir, imkan ve olanaklarımız oldukça büyümüştür.
Çobanlar bile Paris'te yaşamak istiyor
Önderlik gerçeğinde büyük yanılgılarınız var. Bu eksiklikleri biz icat etmedik. Bunlar eskiden de sizde vardı, saklamıştınız, ama tüm bunları ortaya çıkardık. Bu da bizim görevimizdir. Hastalıkları ortaya çıkarmalıyız ki sizi kurtaralım. Nasılsınız dediğimizde "iyiyiz" diyorsunuz. Yalan! Ölüyorsunuz, oldukça ağır hastalıklarınız var, yine "iyiyiz" diyorsunuz. Kendinizi kandırıyorsunuz. Bizim yaşamımız, bizim gerçekliğimiz budur ve biz bunu istiyoruz. PKK’nin gerçekliği budur.
Eski yaşamı sürdürmekte inatçı olmayın, başınıza bela olur. Bazıları gerçeklikten, tarihten, savaştan kaçıyorlar. Görüyorsunuz, Güney Kürdistan’da yüz binler kaçıyor. Silah var, zemin var, ama koyun gibi bıçağın altına yatıyorlar. Unutmayın siz de kendinizden kaçıyorsunuz. Avrupa’ya kaçanların durumu da öyledir. Avrupalılar da bakıp şaşıyorlar; "bunlar bizim ülkemize niye geliyor?" diyorlar. İlginç! Sebep biz miyiz? Hayır, kendileridir. Kürdistan’ı biraz yoluna koymaya çalıştık. Düşman baskı ve zorun dozajını artırdığı için kaçışlar fazlalaştı. Tabii bunlar bahane.
Kendi topraklarından kaçmanın bahanesi olamaz.
Çobanlar bile Paris’te yaşamak istiyor. Birisi "ben çobandım, Avrupa’dan geldim" diyor. Sendin değil mi? Paris’e gittin değil mi? İşte bakın çobandır, Avrupa’ya gitmiş.
X.: Babam beni götürdü.
Rêber APO.: Sen nerede Avrupa nerede! Daha konuşamıyorsun. Ben o kadar bilinçliyim, fakat on beş gün Avrupa'da kalmaya korkarım. Sen nasıl cesaret ettin Avrupa’ya gittin?
X.: Annem, babam götürdüler beni.
Rêber APO: Annen, baban Avrupa’yı nereden tanıyor? Bir dalga. Bana Avrupa’yı verseler gitmeye cesaretim yok. Küçücük bir odada 20 kişi yatıyor değil mi? Üst üste yığılıyorlar değil mi?
X.: Evet Başkanım.
Rêber APO: Acı! Yalnız oraya değil, her yana kaçıyorlar. Şimdi de Bodrum, Antalya, İzmir, Bursa’ya gidiyorlar. Sanırım Batman daha çok buralara gidiyor. Kim oraları biliyor?
X.: Ben biliyorum Başkanım.
Rêber APO: Öyle bir şey var değil mi?
X.: Evet Başkanım.
Rêber APO: Bodrum, Antalya oldukça yaygın. Birçok taraftarımız adeta oralara yöneltiliyor. Mersin, Adana'da tenezzül edilecek bir yaşam yok, ama bağlanıyorlar. Onları meşgul edecek bir yaşam, değil mi?
X.: Evet.
Rêber APO: Tamam. Demek istediğim burada da ortaya çıkıyor ki, basit bir yaşam tartışması var. Gidip Antalya’da, Bodrum’da denizi görüyorlar ve bizimkisi yirmi yıl iğne yemiş gibi oluyor. Bursa’da ne kadar Dersimli var?
S.: 20 bin Başkanım.
Rêber APO: 20 bin bir mahalledeymiş. Yalnız başına 20 bin!...
S.: X. mahallesinde Başkanım.
Rêber APO: Bursa’nın bilmem şeftalileri, kızları onları etkilemiş. 2000 yıl yerinden sökülemeyen Dersim, şimdi Bursa’da, Mudanya’da, İstanbul’da değil mi? Nedir bu, nasıl olacak, normal bir şey mi? Avrupa da tabii.
S.: Kaçıştır.
Rêber APO: Kaçış, ihanet! Bunlar çok kötü. Haydi 1938’leri anladık, imhayla, zorla iskan edildiler. Ama o zaman bile aşiret önderleri Dersim'e asker sokmamak için ölümüne savaş açtılar değil mi? Şimdi nasıl kaçıyorsunuz, düşünün. Nerede kaldı yiğitlik? Hepsi de Avrupavari, İstanbulvari, Bodrumvari, Bursavari bir yaşam istiyorlar. Dersim neresi, Bursa neresi? Yapmayın. Ne kadar savaşabilirsin, memleket elden gitmiş, ne olacak? Bunlar çok kötüdür. Bir de ruhta kaçış var.
Kaçış olayını köklü görmezseniz hain olup çıkarsınız
Sizde neden güçlü yurtseverlik gelişmiyor, neden saflara katılma olmuyor? Bunun nedenleri var. İstediğiniz kadar "ben anadan doğma böyleyim" deyin. Hayır, bunlar doğal değildir. Bilakis, düşmanın yüzyıllardan beri yürüttüğü soykırımın sonuçlarıdır. Biraz kendinize gelin. Niyetleriniz, özlemleriniz iyi, yurtseverlik duygularınız biraz var ama, bunlara gerçek temelde cevap vermezseniz çok kötü olur. Onu köklü görmezseniz, ona kininiz, düşmanlığınız köklü olmazsa sıradan bir yurtseverlik başa bela olur. Kaçış olayını köklü görmezseniz, lanet yağdırmazsanız hain olup çıkarsınız.
Benim büyük direncim şudur; bu süreçleri normal rotaya koymaktır. Ben, size bazı çözümlemelerde bunları ortaya koydum. Maalesef anlayamamışsınız, gereken sonuçları çıkaramamışsınız. Şunu söyledim; ben de İstanbul’da, Ankara’da kaldım. Bir hatıramı anlatayım; Diyarbakır’daydım, 1970 sıcağında üniversite sınavlarını kazanayım, Ankara’ya giderim diyordum. Çankaya’ya çıkan büfeler var, kıraathaneler var, girer bir köşesine kurulurum, hoşuma gidiyordu. Ankara’yı o zaman biliyordum, meslek okulunda iken fırsatım yoktu. Ama üniversitede iken fırsatım doğar diyordum. Evet, o yaşam özlemim vardı. Ve başardım, geldim Ankara’ya. Fakat tercih ettiğim şey devrimciliğe çıkış oldu.
12 Mart’ın ilk üniversite eylemlerine önderlik yaptım. Bu yaşamın hayal olduğunu gördüm. İlk üniversite eylemlerine 1971’de önderlik ettim. O yaşamın kabul edilmez olduğunu gördüm. Yine hatırlarım, şöyle cicili bicili bir elbisem olsa fiyaka yapsam diyordum. Bu da okula ilk başlangıç özlemleridir. Tam imkan ve olanaklarına kavuştuğumda nefret ettim. Şöyle bir vali, paşa, kaymakam mevkiine dayansam diyordum. Gerçekleşme fırsatı doğduğunda bir kez daha nefret ettim. Bu, bizim yaşam tarzımızın bazı çizgilerini kanıtlar.
Ben de köyden kaçmaya çalıştım. Daha doğrusu mücadele ettik, yenildik. Babamla sert tartışmalarımız oldu. Taşlı sopalı bir kavga, ayrılmak zorunda kaldım. Bir kaçıştı diyelim ama, mücadele temelindeydi. O çocuk halimizle onu kolay kolay kendimize yedirmedik ve çok kısa bir süre sonra kararımızı tekrar değiştirdik. Böyle bir mücadeleden vazgeçmedik.
Bunlar bütün çocukların başına gelen şeylerdir diyeceksiniz, ama içinde bir şey gizli: İhanete çeken yan ile, yurtseverliğe, öz gerçeğe çeken yan! Ve ben hep diğerini tercih ettiğim için bugün kendimi Kürdistan’da kudretli bir güce dönüştürdüm. Bunlar size bir gerçeği anlatır, dönüş meselesi: Öze dönüş, kimliğe dönüş, gerçeğe dönüş, tarihe dönüştür. Çoğu harabelerden kaçıyorlardı. Bu eski yıkık-dökük binalar nedir? Onların büyüklüğü, asaleti hala iz bırakmış. Bu büyüklük nedir? İnsan bunları bırakıp da bir hiç olan Avrupa’ya, şuraya buraya nasıl kaçar! Bir mabet gibi tapınma gereği duyan ihtiyarımıza herkes ihtiyar der, dalga geçer. Bu ihtiyar bir abidedir deriz. Saygı duyarız. Bütün bunlar yurtseverlikle bağlantılıdır. Bu gerçeklerden ne kadar korkmuşsunuz!...
Yeni yetme gençlerimiz fırlama usulü Avrupa’yı yaşar. Pazarcık bugün Paris’i doldurmuş. Dersim, İstanbul’u, Bursa’yı doldurmuş. Batman, Antalya ve Bodrum’u dolduruyor. Bunları örnek olarak söylüyorum. Bütün vatan bu duruma gelmiştir.
Büyük özgürlük kesinlikle büyük disiplinle mümkündür
Sizden sadece şunu istiyoruz; meseleler karşısında inkarcı olmayın. Özgürlüğün bağlı olduğu zeminler, dönemler vardır. Gerçeklerden kopuk bir özgürlük anlayışı sürdürülmek isteniyor. Bu durumlara da düşmeden bütün gerçeklerinizi eleştiri sürecinden geçirin, atılması gereken adımı atın, özümsenmesi gerekeni özümseyin. Bu konuda birkaç hata yapmışsınız diye sizleri göz ardı etmeyeceğiz. Eleştiri silahını iyi kullanırsanız her dönemden daha güçlü çıkabilirsiniz. Yaşadığımız devrim sürecidir; eskiler yıkılıyor, her gün yenisi yapılıyor. Makul olan vardır, dediğim gibi kabulümüz olan vardır. Büyük özgürlük kesinlikle büyük disiplinle mümkündür.
Eğer bütün bunlar doğruysa, PKK insani ilişkilerinde, yurtseverlik ilişkilerinde, halk demokrasisinde büyük kazanımlara ulaşacaktır. Beklentiler de bu yönlüdür. Bu oldukça çekici, görkemli bir yaşam oluyor.
Her zaman söylediğim gibi, böylesine görkemli bir yaşamı sergilerken, acılar, işkenceler bize vız geldi. Bundan sonra da vız gelir. Çok şehit verdik, yüzlercesi bu düşünce uğruna, düşüncenin büyüklüğü uğruna son bombayı, son fişeği kendisinde patlattı. Bütün bunlar bizim büyük kahramanlıklarımızdır. Kesinlikle layık olmasını bileceğiz. Layık olmak için her şeyimizi ortaya koyacağız ve başaracağız.
Rêber APO'nun Haziran 1991'de yaptığı değerlendirmeden derlenmiştir.
Soundcloud
Spotify
GOTINÊN PÊŞIYAN - KURDISCHE SPRICHWÖRTER
| #StêrkaCiwan
Cotmeh 2019 |
Die Entwicklung von Kultur, Sprache, Philosophie und Geschichte entwickelt sich auf unterschiedlichen Ebenen. Gesellschaften sind ein lebendiger Organismus und befinden sich in einem ständigen Wandel. Die Kultur der Gesellschaft wird durch Tanz, Gedichte, Gesang, Geschichten, Theater geprägt. Auch Sprichwörter sagen vieles über die Mentalität und Verbindung der Gesellschaft zu unterschiedlichen Ereignisse aus. Im Kurdischen bedeutet „Gotinên Pêsiyan“ soviel wie, „die Worte der Älteren“, oder „die Worte der Großen“. Die Sprichtwörter haben keinen Autor, aber es ist klar, dass sie aus einer Zeit vor uns stammen. Die kurdischen Sprichwörter sind vielleicht mehrere Hundert Jahre alt und haben zwei Eigenschaften. Erstens sind sie in erster Linie ratgebend und zweitens bieten sie eine Lektion für die Gesellschaft. In der Regel sind sie wie auch in anderen Sprachen kurz und reimen sich. Viele der Sprichwörter sind auf Anhieb nicht zu verstehen und verbergen eine versteckte Botschaft. Oftmals haben viele Sprichwörter mehrere Deutungen. Amed Tigris hat einem Buch 6762 kurdische Sprichwörter zusammengetragen. Wir möchten an dieser Stelle ein paar Sprichwörter, die wirklich viel Weisheit und Wissen in sich tragen, mit euch teilen.
Die vier Elemente
-Agirê şevê nêzîk xuya dike.
Das Feuer in der Nacht scheint nah.
-Barek çek li kerê bike û bişîne çolê, dîsa jî dê gur wê bixwin.
Schick einen Esel mit einem Haufen Waffen in die Wüste, er wird trotzdem von Wölfen gefressen werden.
-Av xwînê dişo, xwîn xwînê naşo.
Wasser wäscht Blut, doch Blut wäscht nicht Blut.
-Ba ji berfê dibejê: Ez bidim pey te, de tu xwe li ku bixê?
Wind fragt den Schnee: Wenn ich dir nachkomme, wo wirst du hingehen?
-Wenn mann misstrauisch ist sagt man, dass das, was du machst und wohin du gehst, unklar ist!
Viele Sprichwörter sind sehr naturbezogen, sie handeln von Beobachtungen die die Gesellschaft zu unterschiedlichen Zeitepochen erlebt und gemacht hat. Andere wiederum beschreiben, welche Rolle Kampf, Verrat, Vertrauen, Frau, Familie usw. spielen. Sie sind unterschiedlich geschrieben, manchmal in der Form von Frage und Antwort oder Aussagen.
-Welat welatê Kurda ye, miletê Kurd di nav de wenda ye.
Die Heimat ist die Heimat der KurdInnen, die KurdInnen sind dort verschwunden.
An diesem Beispiel sieht man sehr schön, welche Bedeutung Sprache für das Dasein der Gesellschaft hat, und dass die Sprache ein Existenz- und Identitätsmerkmal ist.
Hier noch ein paar andere Beispiele, die sehr interessant sind und zum Nachdenken anregen:
-Gotinên êvara dikevin kunên diwara.
Was man am Abend sagt, geht durch die Löcher der Wände.
-Rastî zirav dibe nadire, derew stûr dibe dişkê.
Die Wahrheit wird dünn, aber reißt nicht, die Lüge wird dick, aber bricht.
-Piştî her ketinek rabûnek heye.
Nach jedem Fall gibt es ein Aufstehen.
-Diwar bi guh in.
Die Wände haben Ohren.
-Ezda Viyan
Soundcloud
Spotify
BİR PSİKOLOJİK SAVAŞ TAKTİĞİ: ALGI OLUŞTURMAK
| #StêrkaCiwan
Ekim 2019 |
Son dönemlerde Türkiye’de “annelik” duygusu, “aile” kurumu, köken, kimlik, birey hak ve özgürlükleri gibi toplumu toplum yapan temel özellikler üzerinden çarpık bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Oluşturulmaya çalışılan bu çarpık algıyla “hukuki” müdahale dayanağı yaratılarak demokratik siyaset alanına yeni bir darbe yapılmak isteniyor. Özellikle Kuzey Kürdistan’ın üç büyük ilinde sömürge valilerinin büyükşehir belediyelerine kayyum olarak atanmasıyla yerel yönetim hakkı gasp edilerek bir darbe gerçekleştirildi. 19 Ağustos’ta yapılan bu darbenin ardından gerillaya katıldığı iddia edilen veya katılan kimi gençlerin aileleri “HDP’nin çocuklarını dağa kaçırdığı” iddiasıyla HDP Amed il binası önünde oturmaya başladı. Özellikle annelerin getirilip oturtulması ise yaratılmak istenen toplumsal algının biçimini ve devletin kirli zihniyetinin nereye kadar uzanabileceğini tüm çıplaklığı gösteriyor.
Yaşanan durum iyi irdelendiğinde, anneler eliyle “Çökertme Planı”nın toplumsal ayağının devreye konulduğu anlaşılıyor. O yüzden yaşanan durum sıradan ele alınabilecek “bir annelik tepkisi, annelik duygusu” ya da “ annelik güdüsü” değildir. Tersine devletin, AKP-MHP faşizminin, Kürt halkına yönelik devreye koyduğu kültürel, siyasal ve fiziki soykırım politikasının bir parçası olarak Özgürlük Hareketi’nin toplumsal dayanak noktalarını çürütme, çökertmedir. Fakat bunu yapabilmek için öncelikle Kürt halkının kazanımlarının ortadan kaldırılması, Kürtlerin soykırımına doğru giden yolun dikenlerden temizlenmesi gerekmektedir. O yüzden ilk elden yerel yönetimlere darbe, ardından Kürt siyasetine de darbe yapmak ve Kürtlerin kazanımlarını gasp etmek hedeflenmiştir. Zaten geçtiğimiz 31 Mart yerel yönetim seçimlerinde AKP-MHP faşist iktidarı bunu hedeflemiştir. Bugün de “annelik duygusu, güdüsü” ya da “aileler çocuklarını istiyor” gibi toplumun vicdanına hitap ederek, hatta “evlatlarının nöbetini tutan anneler” gibi sözler kullanılarak, yani tribünlere oynayarak Kürt halkının kültürel, siyasi, fiziki soykırımı daha da geliştirilmek isteniyor.
Kürt gerçekliğinin trajedisi
İşin özünü öğrendiğimizde yaşanan trajedi karşısında sayısız “vah vah” çekmek işten bile değildir. “Nasıl olur da bir toplum bu kadar kendine yabancı olur” diye yüreğinizin derinlikleri yanar. Ortada bir toplumsal trajedi vardır. Kimlik, köken hatta kendi varlığına karşı bir düşmanlık yaşanmaktadır. Üstelik de “annelik güdüsü” adı altında bu yabancılaşma, kendine düşmanlık geliştiriliyor. Aklın almadığı nokta budur.
Hangi toplum kendi varlığını korumaktan vazgeçer? Hangi anne çocuğuna özgür bir gelecek vermek istemez? Kim kimliğini, doğduğu toprakları inkar eder? Kim kendinden utanıp başka bir halktan olduğunu söyler? Bu sorulardan yola çıkarak Amed’de devlet eliyle bir araya getirilip, siyasi bir partinin kapısına oturtulan “anneler, aileler” gerçeğini iyi sorgulamak gerekir. Ortada yaşanan bir trajedidir. Kimliğinden, özgürlüğünden, geleceğinden vazgeçmiş, kendi köklerine yabancılaşmış, kendini inkar eden bir “anne, aile” gerçekliği vardır. Olayların manipüle edilmesi, gerçekliğin özünden boşaltılması ve hakikatin çarpıtılması üzerinden yaratılan bir algı var.
Özcesi, ortada büyük bir komplo, entrika, her türlü hile, yalan-dolan var. Kürt soykırımına giden yolun dikenleri yine Kürt eliyle, Kürt’ün annesinin eliyle temizlenmeye çalışılmaktadır. Hem vicdana oynayıp hem de vicdan sahibinin ciğerini sökmek başka türlü nasıl yapılabilir? Var mıdır bunun dünyada başka bir örneği? Böyle keskin ve derin olmasa da muhtemelen benzer örnekler vardır. Çünkü Amed HDP il binasında “annelik” adı altında geliştirilen saldırı türü bir özel savaş taktiğidir.
Özel savaş
20. yüzyıl boyunca ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı çeşitli şekillerde sayısız özel savaş taktikleri geliştirildi. Vietnam Özgürlük Mücadelesi buna bir örnektir. ABD’nin, Vietnam’da ve sonrasında özellikle Latin Amerika ve dünyanın diğer bölgelerinde yürütmüş olduğu savaşlar özel savaş taktikleri çerçevesinde gerçekleşti. Dünyanın birçok bölgesinde hem ulusal kurutuluş hareketlerine dönük hem de devletlere yönelik NATO merkezli özel savaş geliştirildi. Peki günümüzde bu kadar yaygın olarak kullanılan özel savaş nedir? Nasıl yürütülür? Kimleri hedef alır? Nasıl boşa çıkartılabilir?
Elbette ki bu soruların yanıtları uzun uzun, ciltler dolusu yazılabilir. O yüzden öyle uzun uzun değerlendirmek yerine sadece konunun anlaşılması için kısa da olsa bir tanım yapmak gerekir.
Savaş için çok sayıda tanım var. Bu tanımların başında “politikanın silahlı olarak yürütülmesi” gelir. Ya da politikanın şiddet aracılığıyla devam ettirilmesi olarak da tanımlanır. Önderlik ise bu tanımı biraz daha farklı ortaya koyar. Savaşın, politikanın bir devamı olarak değerlendirilmesinin Ortadoğu gerçeğine denk gelmediğini ifade eder. Çünkü Ortadoğu’da savaş siyaseti belirler. Siyaset, ekonomi ve etkileşim bu şekilde ilerler. Dolayısıyla savaşın birden fazla ve farklı tanımları vardır. Fakat sonuç aynıdır. İmha edilmemesi halinde, boyun eğdirmek, diz çökertmek, pes ettirmek, teslim almak savaşın esasıdır. Tüm çaba buna dönüktür.
Genel savaş altında geliştirilen özel savaşın da hedefi aynıdır. 20. yüzyılda yapılan savaşların sonucunda şekil alan özel savaşın kapsamı, genişliği, hedef alanı kapitalist-emperyalist güçlerin kendilerini dayatabildikleri tüm boyutları içermektedir. Önderlik özel savaş için “Topluma karşı bir bütün olarak ilan edilmiş bir savaştır” der. Özel savaş kuralsızdır, mutlak sonuç almayı hedefler. Herhangi bir toplumsal, insani, ahlaki değer taşımaz. Özel savaş, bağrında eski klasik savaş tarzı ve yöntemlerini taşıdığı gibi kuralsız, toplum karşıtı karakteri gereği her türlü kirli savaş yöntemini devreye koyup, uygular. En önemli özelliği ise haksız olduğu savaşta “haklıymış” algısını yaratıp, savaşa en masum olanları dahil edip, onların sırtından masum, mağdur rolünü oynayıp, hedefine ulaşmasıdır. Yani özel savaş, klasik savaş tarzının sonuç vermediği yerde düşmanın devreye koyduğu kirli bir ele geçirme ve boyun eğdirme savaşıdır. Peki özel savaş hangi stratejiyle sonucu gider?
Özel savaş üç ayrı ayak üzerinden kendini örgütler: Gayri nizami savaş, istikrar harekatı, psikolojik savaş. KCK Bilim Aydınlanma Komitesi’nin “Özel Savaş” kitabında şu tanımlamalar yapılıyor: “Bu üç ayak kurulurken, her ayak için bir misyon biçilmiştir. Örneğin, ‘Gayri nizami harp’ dendiğinde, anlatılan kontrgerilla hareketidir. Ve kontrgerilla hareketi de özel harp şeklinde ele alınıp yeraltı ve yerüstü unsurlarıyla birlikte yürütülür. Yani yeraltı ve yerüstü unsurlarından oluşur. ‘İstikrar harekatı’ dendiğinde, anlatılan askeri darbelerdir. Bunlar ‘destabilize’ ve ‘stabilize’ diye adlandırılan bölümlerden meydana gelir. ‘Psikolojik savaş’ ise toplumun bilincini çarpıtmayı, bilinci üzerinde tesirde bulunarak onu yönlendirmeyi, bu anlamda iradeyi teslim alıp, kırmayı hedefler. Bu da değişik propaganda biçimleri üzerinde geliştirilir. Bunlar da beyaz propaganda, siyah propaganda, gri propaganda diye adlandırılırlar.”
Özel savaşın bu üç temel ayağı birbirinden ayrı gibi gözükse de, özünde birbirinden kopuk değildir. Birbirine köklü bir şekilde bağlıdır. Biri olmadan öbürü olmaz. Bu gerçeklikten yola çıktığımızda özel savaşın her boyutuyla Kürdistan’da nasıl devreye konulup yürütüldüğünü 41 yıllık mücadele tarihimizde görmek mümkündür. Özel savaş stratejisinin üç ayağı da Kürdistan’da her boyutuyla hem de en acımasız şekilde devreye konulmuş ve uygulanmıştır. Hele özel savaşın psikolojik boyutu devlet tarafından öyle derinlemesine uygulanmaktadır ki, özgürlük saflarına katılıp varlığı, özgürlüğü ve kimliği için öz savunmada olan gençlerin annelerine, çocuklarına geri dönme çağrısı yaptırarak onursuzluğu bile dayatabilmektedir. Şimdi bu öyle kendiliğinden gelişmemektedir. Bu bir özel savaş taktiğidir. Özel savaşın psikolojik ayağının örgütlendirilmesidir. Unutulmamalıdır ki, psikolojik savaşın en önemli özelliği algı yaratmaktır.
Bir özel savaş yöntemi olarak psikolojik savaş
Bir özel savaş yöntemi olarak geliştirilen psikolojik savaş, 41 yıllık Özgürlük Mücadelesi tarihi boyunca hiç bu kadar derinlemesine uygulanmadı. Kürt toplumunun onuruyla hiç bu kadar oynanıp, kendi varlığına karşıt hale getirilmedi. Düşünün ki, Kuzey Kürdistan’ın yurtseverlik özüyle en fazla övünen şehirlerinde korucu, asker, AKP’li kimi kesimler çocuklarının HDP tarafından dağa kaçırıldığını iddia ederek yürüyüş yaptı. Şimdi bu noktada söylenebilecek çok şey var. Kimi aile ve sözde annenin devlet tarafından oraya oturtulduğu, hatta bazılarının çocuklarının bile olmadığı ortaya çıktı. Tüm bunların devlet tarafından organize edildiği de polisin yönlendirmelerinden anlaşıldı. Peki ne olacak? Zaten yerel yönetimler Kürdistan’da 19 Ağustos darbesiyle direk AKP-MHP faşist iktidarı tarafından gasp edildi. Demokratik siyaset alanının ortadan kalkması ve kimsenin kıpırdayamayacağı bir noktaya gelinmesi halinde Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekleyecek? Meydan kime kalacak? AKP-MHP faşist iktidarı böyle bir ortamda nasıl at koşturacak?
Şimdi tüm bu soruları yan yana koyup sorguladığımızda bir psikolojik savaş yöntemi olarak geliştirilen ve annelik duygusu üzerinden sürdürülen bu kirli savaş yönetimin hedefini küçük görmek, sıradan ele almak mümkün değildir. Bu bir komplodur, demokratik siyaset alanına dönük bir darbe girişimidir. O anneler hangi duygu ya da amaçla oturursa otursun, AKP-MHP faşist iktidarının tek hedefi; Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ederek Kürt soykırımını tamamlamaktır. Bunun için de şimdiye kadar elde edilen tüm kazanımları yok etmek hedeftir. Fakat devletler bu tür soykırımları yaparken öyle direk yapamazlar. Çıkıp dünyaya “ben Kürtleri tanımıyorum” diyemezler. Çünkü haksızdırlar. “Haksızız, faşistiz, ırkçıyız, kafa tasçıyız” diyemezler. “Bizim de hassasiyetlerimiz var”, “annelerin göz yaşları dökülmemeli”, “anneler, evlatları için nöbette” derler. “Ortada bir savaş var, valla o çocuklar dönse bile biz yine de öldüreceğiz” demezler. Kimse Hanife Yıldız’ın devletin istemiyle çağırıp polise teslim ettiği oğlu Murat Yıldız’ın aynı devlet tarafından nasıl öldürülüp, yok edildiğini hatırlamak istemez. Ama Hanife Yıldız her Cumartesi sokağa çıkarak oğlunu istiyor. Hiçbir siyasi partinin kapısına, hatta emniyetin kapısına oturarak bile istemiyor. Bu ülkede Hanife Yıldız gibi çocuğunu getirip devlete teslim edip, ölüsünü bile alamayan anneler olduğu sürece Özgürlük Mücadelesi’nin duracağını, çocukların özgürlüklerini dağlarda aramayacağını söylemek, düşünmek gaflettir.
Özgürlüğün hakikate giden yolu dağlardan geçer
7 gün boyunca ölü bedeni sokakta tutulan Taybet İnan anne değil miydi? Cizîr’de daha 7 aylık hamile iken bebeği karnında vurularak öldürülen Güler Yanalak anne değil miydi? Devlet zulmüne karşı 200 gün boyunca çocukları açlık grevinde olan ve çocukları için cezaevi kapılarından ayrılmayan anneler anne değil miydi? O anneler sokaklarda sürüklendi, her türlü şiddete maruz bırakıldı. Peki uyuşturucu, fuhuş, her türlü kirli işe bulaştırılan insanlar annesiz midir? Tecavüze, tacize uğrayan çocukların anneleri neden gidip meclisin kapısına oturup “Tecavüzcülere niye af çıkartıyorsunuz?” diye isyan edemiyor? Elbette bu ve bunlara benzer daha sayabileceğimiz birçok toplumsal sorun var. Fakat önemli olan bu noktadaki sorgulama düzeyidir. Toplum bunu kendiliğinden yapmaz. Mutlaka bir örgütlenme, örgütlenerek harekete geçme ihtiyacı vardır. Önemli olan bu noktada doğru sorgulama, hakikati keşfetme ve o doğrultuda harekete geçmektir. Bunun için de dağa çıkmak şarttır. Kafası karışık, kendine yabancılaşmış, sistemin, özel savaşın psikolojik yöntemlerine alet olmuş yapılardan kurtulmak gerekir. Bu aile olur, okul olur, toplum olur hiç fark etmez. Önemli olan hakikati bulmaktır, onuruna sahip çıkmaktır. Bunu da ancak özgür insanlar yapabilir. Özgür düşünmedikçe, özgür hissetmedikçe hakikate ulaşmak mümkün değildir. Ve özgürlüğün hakikate giden yolu dağlardan geçer!
-Rojbîn Sîma Cûdî
Soundcloud
Spotify
DÜNYA SAVAŞININ EN ETKİLİ OLANI İDEOLOJİK DÜZEYDE OLANIDIR
| #StêrkaCiwan
Ekim 2019 |
Başarmak ve kazanmak için Önderlik çizgisinden, Önderliğin tarzından başka bir yol yoktur. Geçen kırk yıl bunun kanıtı oluyor. Onlarca kişilik Önderlik iddiasında bulunuyor. Doğru şudur diyor, şöyle yapılırsa başarı olur, kurtuluş sağlanır, özgürlük gelir; bu doğrultuda yazıyor, çiziyor, konuşuyor, eylem yapmaya çalışıyor. Ama kırk yılın sonuna geldiğimizde gerçekler ortadadır. Bazılarının esamesi bile okunmuyor; bu dünyada adı bile yok, kimse tanımıyor. Bazıları ilk günkü yerde duruyorlar, bir arpa boyu bile yol alamamışlar. Bazıları karşıtına dönüşmüşler; kırk yıl önce karşı çıkıyoruz dedikleri, mücadele bayrağı açtıkları güçle bir olmuşlar, onun memuru haline gelmişler, içinde yer alıyorlar. Bazıları da biraz mütevazilik gösterip özeleştirel yaklaşım içerisine girebilmişler. Hata ve eksiklikleri tam derinlikli olmasa da görüp biraz düzeltme yaşayabilmişler, böylece yurtsever konuma en azından gelebilmişler. Mücadeleye PKK dostu olarak devam etmeye çalışıyorlar. Fakat gündem olan, gelişme yaratan, adeta dünya çapında savaş durumu ortaya çıkartan gerçeklik ise Önder APO gerçekliği oluyor. Bugün gibi ortadadır.
Sermaye güçleri ve ulus-devlet çatışmasından doğan savaş
Günümüzde iki tür dünya savaşı yaşanıyor. Bir tanesi sistemin iç çelişkilerinden kaynaklanan savaştır. Buna küresel sermaye güçleriyle ulus-devlet statükosu arasındaki çatışma diyoruz. Yaklaşık otuz yıldır Ortadoğu’da devam ediyor. Bu süreç körfez savaşı ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile başladı. Günümüzde de yayılarak devam ediyor, böyle bir savaş nasıl sona erecek, kim sona erdirecek? Savaşan taraflar bakımından çok fazla bir çözüm gözükmüyor. Her ne kadar ulus-devlet statükoculuğu bölgesel düzeyde kalsa da, zayıf görülse de, herhangi bir yeniliği ve yaratıcılığı olmasa da, çok fazla tutucu bir konumda bulunsa da yine de bir güç ve direniyor. Sermaye sistemi de çok fazla ve sert hedefleyemiyor. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de savaş çıkartabildiler, fakat dikkat edilirse Türkiye’de, İran’da hatta Mısır’da böyle bir savaşı göze alamadılar. Küresel sermaye sistemi başka yöntemlerle sonuç almaya çalışıyor. Mısır’da askeri darbeyi kullandı. İran karşısında daha çok ekonomik ambargo yöntemlerini kullanıyor. Türkiye’ye dönük daha çok Kürt halkının mücadelesinden, demokratik güçlerin mücadelesinden yararlanmaya çalışıyor. Bu mücadelelerin mevcut rejimi zorlaması karşısında rejim de kendisinin öngördüğü değişikliklerin yapılmasını istiyor. Bazı eleştiriler yapıyor, kısıtlamalar getiriyor. Ondan öteye bir müdahalede çok fazla bulunamıyor. Dolayısıyla çok fazla başarılı değildir. Yaklaşık otuz yıl geçmiş olmasına rağmen küresel müdahale Ortadoğu’da çok ilerlemiş değildir. Zaten statükoculuğun da çok yeni bir şeyi yaratacağı yoktur. Bağnazca Kürt düşmanlığında ve faşist terörde derinleşerek sürdürmeye çalışıyor. Savaşanlar, savaşa yol açan nedenleri çözecek herhangi bir zihniyete, politik programa, projeye sahip değiller. Dolayısıyla çıkış gösteremiyorlar, çıkış yolu bulamıyorlar. Bulamayacaklar da.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan çıkış oldu, bunalımlarını hafiflettiler diye değerlendirildi. Evet askeri boyutu çok öndeydi. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa tarafı Almanya’yı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yenilgiye uğrattı, teslim aldı. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizm yenildi. Fakat Üçüncü Dünya Savaşı’nda askeri boyut o düzeyde önde değildir. Diğer boyutlarla paralel gidiyor. Sanki ideolojik savaş daha öndedir. Ekonomik, siyasi boyutlar öndedir. Düşük yoğunluklu bir askeri boyut var. Bu nedenle de savaşın sonucunun şu anki gidişle askeri boyut temelinde belirlenmesi çok fazla mümkün görülmüyor. Bu bakımdan öyle bir çıkış yolu da gözükmüyor. Bir de her iki dünya savaşında da evet askeri boyut öndeydi. Savaşan taraflardan biri yenildi, ama yenilgi değil de sosyalist devrim iddiasıyla ortaya çıkan ve yaşanan gelişmeler belirleyici oldu. Birinci Dünya Savaşında Rusya’da Ekim Devrimi oldu. Rusya savaştan çekildi. Alternatif bir güç olma yoluna girdi. Bu küresel sermaye güçlerini korkuttu, ürküttü. Savaş politikalarını eskisi gibi sürdüremediler. İkinci Dünya Savaşı’nda da Sovyetler Birliği güçlendi, Asya’da devrimler gelişti. Çin’de yaşanan devrim çok önemliydi. Doğu Avrupa’da da böyle oldu. Bu gelişmeler ürküttü. Aslında Hitler faşizminin hedefi Sovyetler Birliği’ni yıkmak, kapitalizm karşısında kendisini alternatif olarak tanımlayan gücü ortadan kaldırmaktı. Ama gelişmeler tersine oldu. Yıkmak istediği güç direndi ve kendisini yıkıma götürdü. Bu da sosyalist hareketin, Sovyetler Birliği’nin etkisini çok güçlendirdi. Kapitalizm büyük bir korkuya, telaşa yol açtı. Savaşan taraflardan birisinin yenilgisi yanı sıra, savaşı sona erdiren, savaştan çıkış yaptıran bu etkenler var. Demek ki, çok fazla yalnız başına iç etkenlerle sona ermedi. Devrimci güç sona erdirdi, devrim hareketlerinin gelişimi ve kapitalist sistemin tehdit edilmesi savaşın sona ermesinde çok önemli bir rol oynadı. Savaşa bir süre ara vermelerini getirdi.
Şimdi durum daha farklıdır. Bu nedenle çok fazla ne olacağı bilinmiyor. Çok güncel, günübirlik bir yaşam var, politika var. Uzun vadeli düşünebilen, plan, proje üretebilen, gelecek öngörebilen çok fazla yoktur. Bu da karamsarlık ve umutsuzluk yaratıyor. Sistem aslında bir çöküşü yaşıyor. Bu sistem yüz yıl önce çökecekti. İşin doğal seyri, olması gereken oydu. Birinci Dünya Savaşı sistemin çöküş savaşıydı. Öyle olması da gerekiyordu. İnsanlığın hayrına olması gereken oydu. Yüz yıldır fazladan yaşıyor. Hem birinci doğada hem de ikinci doğada ağır tahribatta bulundu. Toplumsal dokuda geçen yüz yılda ulus-devlet diktatörlükleri çok fazla tahribatta bulundular. İnsan ve toplum gerçeğini çok tahrip ettiler. Toplumkırım çok ileri düzeyde yaşandı ve insanın gelişiminden söz ediliyor, ama tersi doğru gibi görünüyor. Gelişmeden çok insanın zihinsel olarak, maneviyat olarak çok daha fazla tahrip olmayı yaşadığı gözle görülebilir bir gerçek. Dar maddi yaşamı öngören felsefeler açısından insan gelişmiş sayılabilir. Maddi yaşamda dünyanın bir bölümünde bir tırmanış, ilerleme oldu. Avrupa’da, Amerika’da diğer bölümü daha da kötüye gitti. Ölüm sınırında yaşıyor. Açlıkla cebelleşiyor. Sadece Avrupa’ya bakarak dünyayı değerlendiremeyiz. Ama düşünsel ve manevi yan çok daha gerilemiş ve tahrip olmuş durumdadır. Yüz yıl önce bu yönlü değerlendirmeler vardı. “Ya sosyalizm ya kıyamet” diyorlardı. Aslında insanlık yüz yıllık bir kıyamet yaşadı denebilir. Bunun ortaya çıkardığı tahripkar sonuçlar var. O nedenle insanlık Ekim Devrimi’ne çok büyük umutla bakmıştı. Kurtulacağına inanmıştı. Ekim Devrimi kendisini bir dünya devrimi olarak ilan etmişti. Var olmasını ancak dünya devrimi haline gelmesine bağlıyordu. Fakat başaramadı, gerçekleştiremedi. Özellikle devrim Avrupa’ya yayılamadı. Bunda sosyal demokrasinin ihaneti büyük rol oynadı. Özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisi’ndeki ihanet, tasfiye olma, revizyonizm denen eğilim çok fazla tahripkar ve engelleyici rol oynadı. Dolayısıyla alternatif gelişmedi. Çökmesi gereken sistemin ömrü yüz yıl uzadı ve günümüze geldi.
Artık bu sistemin kendi gücüyle savaştan çıkması mümkün değil, giderek savaş tehditleri artıyor. ABD nükleer silah programını yeniden başlatacağını söylüyor. Rusya cevap veririz diyor. Yakın geçmişte Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle de sonuçlanan nükleer silah vb. anlaşmalar giderek tartışılır hale geliyor. Sanki tavsayacağa benziyor. Öyle olursa yaşanan savaş durumunun militarist boyutu yeniden öne çıkabilir. Askeri boyut gelişebilir, öne geçebilir, derinleşebilir. Daha şiddetli savaş halini de alabilir. O ihtimal az değildir. Böyle bir tehlike günümüzde ciddi bir biçimde vardır. Belki bugün ya da yarın olabilecek bir durum değil, fakat potansiyel tehdit olarak var. Dünyada yaşanan gerçeklik olarak yaşanan bir boyut budur. Fakat dünya savaşını sadece bununla sınırlandırmamamız gerekiyor.
Demokratik modernite ve kapitalist modernite arasındaki ideolojik savaş
Bir de bu dünyada ideolojik savaş var. Belirtiğimiz politik askeri boyutta olan bir savaştı. Bir de felsefik ve ideolojik boyutta olan bir savaş var ki, işte bu savaşta iktidarcı devletçi sistemi, onun kapitalist modernite aşamasında ise halkların ve toplumların sistemle savaşı; demokrasi savaşı. Toplumların demokratik yönetim altında kendilerini özgürce, kardeşçe bir arada yönetmek istedikleri bir savaş. Bu zaman zaman öne çıkıyor. Ekim Devrimi ayağı bu isteğin yüz yıl önce bir hamle yapmasıydı. Geçen yüz yıl boyunca da içinde ciddi terslikler, hatalar taşısa da ideolojik ilkeler bakımından çıkış noktası özgürlük, eşitlik, dayanışma, komünalizmdi, paylaşımdı. Bu idealler ve ilkeler temelinde Ekim Devrimi gerçekleşti, sosyalizm mücadelesi verildi. Bu bir gerçektir. Fakat 90’ların başındaki çözülüş büyük bir gerileme ve umutsuzluk ortaya çıkardı. Yüzyılın ilk yarısında, özellikle de ortalarında ulaşılan çok yüksek düzey kayboldu. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyadaki en güçlü eğilim, sosyalist eğilimdi. Hiçbir dinsel ideolojinin yayılamadığı kadar küresel düzeyde sosyalist ideoloji yaygınlık kazandı. Hiçbir dinsel ideolojinin etkileyemediği kadar insan kitlesini etkiledi. Kendine çekti, harekete geçirdi. Sosyalist gelişmeyi küçümsememek lazım, doğru anlamak gereklidir. Fakat kendi iç çelişkileri vardı. Bunu Önder APO paradigmasal yaklaşım olarak tanımladı, çözümü oradan geliştirmeye çalıştı. Bundan dolayı aslında amaç-araç çelişkisi ve çatışması yaşadı. Sonuçta büyük cesaretler ve fedakarlıklar olmasına rağmen yaşadığı bu iç çelişki sonucu çöktü ve çözüldü. İlerleyemedi, bir alternatif sistem olamadı. Gerçek bir sosyalizm haline gelemedi, toplumsal demokrasiye dönüşemedi ya da demokratik toplum olamadı. Tersine demokrasisiz, toplumsuz elit bir grubun, partinin diktatörlük yönetimi oldu. Zaten onu düşünce olarak da formüle ettiler, benimsediler. Sovyetler Birliği başarısız kaldıkça çizgiyi değiştirdi. Dünya devrimini yapamadılar, ‘tek ülkede devrim’ teorisini geliştirdiler. Toplumu harekete geçiremediler. Parti diktatörlüğü, proletarya diktatörlüğü kavramını geliştirdiler. Aslında sosyalizmden saptılar. Çözülüşün altında bunlar yatıyor.
Bir sosyalist hareket birçok alanda kalıntı biçiminde var. Reel sosyalizmin kalıntıları, sistem dışı güçler, anarşist hareketlerin kalıntıları var. Belli bir mücadele yürütüyorlar, ama politik-askeri boyutta çok etkileri yoktur. İdeolojik olarak da eskiyi çok fazla aşamadıkları için, derinlikli bir eleştiri-özeleştiri ile kendilerini yenileyip sistemi aşacak yeni projeler ortaya çıkaramadıkları için düşünsel mücadeleyi de geliştiremiyorlar. Bir alternatif sunamıyorlar ve etkileri olmuyor.
Böyle bir durumda Kürdistan Özgürlük Mücadelesi çok daha büyük önem ve anlam taşıyor. Kürdistan sınırlarını aşarak bölgesel ve küresel düzeyde daha geniş bir etkide bulunuyor. Bu anlamda da 45 yıl önce bir kişiyle başlayan yürüyüş şimdi sosyalizm adına, özgürlük ve demokrasi adına bir dünya savaşı haline gelmiş bulunuyor. Bir de dünyada böyle bir savaş var. Bunlar aynı savaşlar değillerdir. Dünya savaşı gerçeğini de iyi anlamak lazım. Önder APO’nun başlattığı ideolojik, siyasi, örgütsel, askeri yürüyüş bugün sistemin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan savaş durumunu ciddi biçimde etkileyen, ideolojik bakımdan onu kat kat aşan bir dünya savaşı haline gelmiş durumdadır. Bir de böyle bir dünya savaşı var. Aslında bu savaş genelde toplumların, ezilenlerin, özgürlük ve sosyalizm mücadelelerinden oluşuyordu. Bugün böyle bir mücadele Önder APO’nun aydınlatıcılığında sürüyor. Bütün dünyada ezilenler tarafından Kürdistan Özgürlük Mücadelesi temelinde sürüyor. Kürdistan’daki özgürlük mücadelesi bir Kürdistan savaşı olmaktan çıkarak bölge ve dünya savaşı haline gelmiş bulunuyor. Aslında başından beri böyle bir özelliği vardı. Fakat son 20 yılda uluslararası komployla birlikte daha çok gözle görülür, güncelde yaşanır bir olay haline geldi. Bugün derinleşerek devam ettirilmeye çalışılıyor. Savaş derinleşerek, boyutlanarak sürüyor. Öyle bir zayıflama, gerileme durumu yoktur.
PKK ile ortaya çıkan gelişmeleri, Önder APO’nun dünya ölçüsündeki duruşunu, Önderlik çalışmalarının ortaya çıkardığı durumu böyle değerlendirmek ve görmek lazım. Önderlik düşüncelerinin ve tarzının pratikte doğruluğunun kanıtlanması, bu düzeyde ortaya çıkardığı gelişmeler ile oluyor. Öyle bir iddia, bir övgü, bir propaganda değildir. Ezilenlerin kurtuluş mücadelesinin merkezi haline gelerek, sosyalizm mücadelesinin öncüsü konumuna gelerek kendini bir dünya savaşı düzeyine ulaştırmış bir biçimde sürüyor. Bu kadar gelişme gösterdi. Böyle bir alternatif haline geldi ki, kendi iç çatışması içerisinde bile olsa küresel kapitalist sistem en büyük tehlikeyi Önderlik olarak görüyor. Yirmi yıldır bu böyledir. Uluslararası komplo bunun için geliştirildi. Demek ki, dünyada süren daha büyük savaş ideolojik savaştır. Dünya savaşının en etkili olanı ideolojik düzeyde olanıdır. PKK’nin temsil ettiği ideolojik-politik çizgiyle, toplumsal yaşam projesiyle, küresel kapitalist sistem arasındaki savaş. Yani kapitalist modernite sistemiyle demokratik modernite çözümü arasındaki savaş. Önderlik 45 yılda Kürdistan’dan başlayarak dünya savaşı yürütebilen bir güç haline geldi. Bütün bunları sıfırdan başlayarak yaptı. Elinde hiçbir imkanı yoktu. Kendi gücüne dayandı, halkın gücüne dayandı. Öz güçle hareket etti.
Her zaman kuşku taşıdı. Acaba başarabilir mi, bu halk bu işi yapabilir mi? Zaman zaman da “kamburu çıkmış bir halka bu kadar ağır bir görevi yüklemek acaba ne kadar doğru olur? Bizi ne kadar başarıya götürür?” diye değerlendiriyordu, kaygılarını ifade ediyordu, soru işaretleri bırakıyordu. Ama yine de durumu ne olursa olsun varlık ve özgürlük sorunu olan, özgürlüğe ihtiyacı olan bir halka inandı, güvendi. En azından denemek gerektiğini düşündü. Onunla birlikte savaşmayı göze aldı. Sonuç bugün ortaya çıkan düzeydir. Doğrusuyla, yanlışıyla, geliştirmesiyle, kaybettirmesiyle bugün varılan noktadır. Bu konuda ciddi eksiklikler, hatalar eleştiriliyor. İmkanları ve fırsatları tam ve yeterli değerlendiremeyen bir zihniyet ve siyaset durumu yaşanıyor. Bunları eleştiri-özeleştiri olarak dile getirmeye çalışıyoruz, anlamaya, aşmaya, gidermeye dolayısıyla kendimizi yeterli hale getirmeye çalışıyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen PKK’nin, Önder APO’nun dünya çapında bir olay olduğu, dünyayı etkileyen bir mücadele yürüttüğü tartışma götürmeyen bir gerçektir. İmralı’da TC marifetleriyle tutulmuyor, TC’nin rolünü Önderlik “gardiyanlık” olarak tanımladı. İmralı’da TC gardiyanlık yapıyor. Orayı ortaya çıkartan iktidarcı-devletçi sistemdi, kapitalist modernite düzeniydi. Şimdi yürüten de odur. Eğer AKP-MHP faşizmi bugün bu kadar hukuksuzluk yapıyorsa, baskı uyguluyorsa, ağır tecrit, işkence uyguluyorsa bundan dolayıdır. Biliyor ki, kimse ses çıkaramayacak. Herkes bu işin içinde ortaktır. Ne yapacakları kendilerine bırakılmış, onlar da istedikleri gibi hareket ediyorlar. Bu kadar açıktır.
-Duran Kalkan
Soundcloud
Spotify
BÊRÎTAN BİR ÇİZGİDİR
| #StêrkaCiwan
Ekim 2019 |
İhanete karşı direniş dediğimizde aklımıza ilk gelen isimlerden birisi Şehit Bêrîtan'dır. Diğer adıyla da Gülnaz Karataş. Elezîz'de Dersimli ve Alevi bir ailenin çocuğu olarak 1971 yılında dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği Elezîz'de geçti. 1989'da İstanbul’da üniversiteye başlıyor, orada arkadaşlarla tanışıyor ve çalışmalara giriyor. 1990 yılında PKK saflarına katılıyor. Heval Bêrîtan parti saflarına katılım kararı verirken nişanlıdır. Ancak O, 'özgür bir yaşam yoksa özgür bir aşk da yaşanamaz' bilinciyle katılım kararı aldı. Şehit Bêrîtan, 'ülkemiz sömürge altında olduğu sürece biz de kölece yaşamak zorunda kalacağız, önce ülkemizi özgürleştirmeliyiz' diyerek nişanlısını da özgür yaşama ikna edip onu da PKK saflarına katıyor. Böylece beraber gerilla saflarına katılıyorlar.
Heval Bêrîtan gerilla günlerini Güney Kürdistan'ın Xakurkê eyaletinde geçirdi. O, kutsal topraklarda savaşın ve ihanetin en çirkin yüzünü bu alandaki savaşta gördü ve ona karşı mücadele etti. Güney Savaş'ında, bir taraftan KDP öbür taraftan da Türkiye saldırırken Osman da Güney Kürdistan topraklarını düşmana teslim etmiş, ayrıca Kadın Kurtuluş Mücadelesi'ne çirkince saldırmıştır. Bêrîtan Arkadaş'ın kadın özgürlüğündeki ısrarı mücadeleye yansımış ve hiçbir zaman bu köleci anlayışları kabul etmemiştir. İhanetin karşısında bir dağ gibi dimdik durmuştur.
Heval Bêrîtan için her zaman savaşmak esastı. Mücadele etme aracı O'nun için fark etmiyordu, çünkü bir iradeydi; kadına verilen klasik rolleri kabul etmiyordu, yani kadının mağdur, zayıf ve iradesiz görülmesi O'nun için tam bir savaş gerekçesiydi. Tam tersine O'nun savaşa gitme ısrarı da bundandır. Erkekler kadınları hep arka cephede tutmak isterken Heval Bêrîtan en önde olmakta ısrar ediyordu. O'nu yaşamda bu kadar güzelleştiren de tam budur. Yaşamda hep mücadele eder, bununla hem kendini hem de etrafındaki insanları geliştirirdi. Ve bununla beraber yoldaşlarına hep umut ve cesaret veriyordu. Bazı arkadaşlara okuma yazma öğretirdi, bazılarına tartışmayı bazılarına da savaşmayı. Yaşamı hep dolu dolu yaşayan bir arkadaştı. Xakurkê'de savaş başladıktan sonra birçok arkadaş şehit düşmüş, geri çekilenler gitmişlerdi; tek başına, uçurumun kenarında, kuşatmada, tenini usul usul ıslatan kendi kanıyla ve en çok da kendisiyle baş başaydı. Sonunda, düşmana teslim olmamak için kendini kayalardan attı.
Heval Bêrîtan'ı en çok bu eylemiyle tanıyoruz. Fakat Heval Bêrîtan sadece bir kadın militan olarak tanımlanamaz. Çünkü O bütünen bir çizgi oldu. Bêrîtan’ı da Bêrîtan yapan, en az eylemi kadar, yaşam çizgisidir de. Sıradan yaşayan, sıradan hisseden, sıradan düşünen bir insan, bir çizgi haline gelecek eylemin sahibi olamaz. Olağanüstü düşünen, hisseden ve yaşayan bir insan da asla sıradan bir sonun sahibi olamaz.
-Armanç Delîla
Soundcloud
Spotify