Weird creatures and every named recurring character is a little bit sad
seen from Türkiye
seen from Canada
seen from United States

seen from Singapore
seen from Vietnam
seen from United States
seen from Argentina

seen from United States

seen from United States

seen from France

seen from Singapore
seen from China
seen from India
seen from Türkiye
seen from Türkiye

seen from United States
seen from China
seen from Spain

seen from United States
seen from Spain
Weird creatures and every named recurring character is a little bit sad
SEN HİÇ KÜRT OLDUN MU?
| #StêrkaCiwan
Ekim 2019 |
Sahi be, sen hiç Kürt oldun mu?
Geçti mi çocukluğun mermilerin ışığında?
Yayıldı mı köyüne kan kokuları?
Sonra dövdüler mi babanı köy meydanında?
Annenin ‘hawar’ çığlıkları altında
Sahi be, sen de kovuldun mu bir sabahın seherinde yurdundan?
Terk ettin mi toprağını, taşını, suyunu, kuzularını?
Sen de benim gibi yakılmış bir köyün dumanlarında
Kaybettin mi anılarını?
Senin de baban, “negrî lawê min negrî, em ê vegerîn rojekê” dedi mi?
Hiç dönmeyeceğini bile bile
Sahi be, andımız okunurken seni de sardı mı çılgın duygular?
Ama ben Kürt’üm diye bağırmak istedin mi hiç?
Sen de bilmediğin bir dili konuşurken
Kırosu oldun mu kahpe şehirlerin?
Ya da kimliksizliğine yazılmış bir kimlik gibi
Dövüldün mü ölürcesine karakollarda, her kimlik sorulduğunda?
Sahi be, sen hiç faili devlet oldun mu asit kuyularında?
Ya da dağların kuytularına gizlenmiş bir toplu mezarda
Ve seni de aradı mı annen çığlık çığlığa her Cumartesi?
Oysa ben ne çok katledildim bir bilsen!
Zîlan bendim, Dersim ben
Mutkî bendim, Amed ben
Bendim annesinin karnında süngülenen
Her katliamın ardından gök kubbeyi dolduran çığlık benimdir
Uçurumlara kanat açan kadın benim
Ölüme yürürken baş eğmedim diyen adam ben
11’inde 13 kurşun sıkılan bendim
Ceylan benim, Şerzan ben
Soundcloud
Spotify
GOTINÊN PÊŞIYAN - KURDISCHE SPRICHWÖRTER
| #StêrkaCiwan
Cotmeh 2019 |
Die Entwicklung von Kultur, Sprache, Philosophie und Geschichte entwickelt sich auf unterschiedlichen Ebenen. Gesellschaften sind ein lebendiger Organismus und befinden sich in einem ständigen Wandel. Die Kultur der Gesellschaft wird durch Tanz, Gedichte, Gesang, Geschichten, Theater geprägt. Auch Sprichwörter sagen vieles über die Mentalität und Verbindung der Gesellschaft zu unterschiedlichen Ereignisse aus. Im Kurdischen bedeutet „Gotinên Pêsiyan“ soviel wie, „die Worte der Älteren“, oder „die Worte der Großen“. Die Sprichtwörter haben keinen Autor, aber es ist klar, dass sie aus einer Zeit vor uns stammen. Die kurdischen Sprichwörter sind vielleicht mehrere Hundert Jahre alt und haben zwei Eigenschaften. Erstens sind sie in erster Linie ratgebend und zweitens bieten sie eine Lektion für die Gesellschaft. In der Regel sind sie wie auch in anderen Sprachen kurz und reimen sich. Viele der Sprichwörter sind auf Anhieb nicht zu verstehen und verbergen eine versteckte Botschaft. Oftmals haben viele Sprichwörter mehrere Deutungen. Amed Tigris hat einem Buch 6762 kurdische Sprichwörter zusammengetragen. Wir möchten an dieser Stelle ein paar Sprichwörter, die wirklich viel Weisheit und Wissen in sich tragen, mit euch teilen.
Die vier Elemente
-Agirê şevê nêzîk xuya dike.
Das Feuer in der Nacht scheint nah.
-Barek çek li kerê bike û bişîne çolê, dîsa jî dê gur wê bixwin.
Schick einen Esel mit einem Haufen Waffen in die Wüste, er wird trotzdem von Wölfen gefressen werden.
-Av xwînê dişo, xwîn xwînê naşo.
Wasser wäscht Blut, doch Blut wäscht nicht Blut.
-Ba ji berfê dibejê: Ez bidim pey te, de tu xwe li ku bixê?
Wind fragt den Schnee: Wenn ich dir nachkomme, wo wirst du hingehen?
-Wenn mann misstrauisch ist sagt man, dass das, was du machst und wohin du gehst, unklar ist!
Viele Sprichwörter sind sehr naturbezogen, sie handeln von Beobachtungen die die Gesellschaft zu unterschiedlichen Zeitepochen erlebt und gemacht hat. Andere wiederum beschreiben, welche Rolle Kampf, Verrat, Vertrauen, Frau, Familie usw. spielen. Sie sind unterschiedlich geschrieben, manchmal in der Form von Frage und Antwort oder Aussagen.
-Welat welatê Kurda ye, miletê Kurd di nav de wenda ye.
Die Heimat ist die Heimat der KurdInnen, die KurdInnen sind dort verschwunden.
An diesem Beispiel sieht man sehr schön, welche Bedeutung Sprache für das Dasein der Gesellschaft hat, und dass die Sprache ein Existenz- und Identitätsmerkmal ist.
Hier noch ein paar andere Beispiele, die sehr interessant sind und zum Nachdenken anregen:
-Gotinên êvara dikevin kunên diwara.
Was man am Abend sagt, geht durch die Löcher der Wände.
-Rastî zirav dibe nadire, derew stûr dibe dişkê.
Die Wahrheit wird dünn, aber reißt nicht, die Lüge wird dick, aber bricht.
-Piştî her ketinek rabûnek heye.
Nach jedem Fall gibt es ein Aufstehen.
-Diwar bi guh in.
Die Wände haben Ohren.
-Ezda Viyan
Soundcloud
Spotify
BİR PSİKOLOJİK SAVAŞ TAKTİĞİ: ALGI OLUŞTURMAK
| #StêrkaCiwan
Ekim 2019 |
Son dönemlerde Türkiye’de “annelik” duygusu, “aile” kurumu, köken, kimlik, birey hak ve özgürlükleri gibi toplumu toplum yapan temel özellikler üzerinden çarpık bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Oluşturulmaya çalışılan bu çarpık algıyla “hukuki” müdahale dayanağı yaratılarak demokratik siyaset alanına yeni bir darbe yapılmak isteniyor. Özellikle Kuzey Kürdistan’ın üç büyük ilinde sömürge valilerinin büyükşehir belediyelerine kayyum olarak atanmasıyla yerel yönetim hakkı gasp edilerek bir darbe gerçekleştirildi. 19 Ağustos’ta yapılan bu darbenin ardından gerillaya katıldığı iddia edilen veya katılan kimi gençlerin aileleri “HDP’nin çocuklarını dağa kaçırdığı” iddiasıyla HDP Amed il binası önünde oturmaya başladı. Özellikle annelerin getirilip oturtulması ise yaratılmak istenen toplumsal algının biçimini ve devletin kirli zihniyetinin nereye kadar uzanabileceğini tüm çıplaklığı gösteriyor.
Yaşanan durum iyi irdelendiğinde, anneler eliyle “Çökertme Planı”nın toplumsal ayağının devreye konulduğu anlaşılıyor. O yüzden yaşanan durum sıradan ele alınabilecek “bir annelik tepkisi, annelik duygusu” ya da “ annelik güdüsü” değildir. Tersine devletin, AKP-MHP faşizminin, Kürt halkına yönelik devreye koyduğu kültürel, siyasal ve fiziki soykırım politikasının bir parçası olarak Özgürlük Hareketi’nin toplumsal dayanak noktalarını çürütme, çökertmedir. Fakat bunu yapabilmek için öncelikle Kürt halkının kazanımlarının ortadan kaldırılması, Kürtlerin soykırımına doğru giden yolun dikenlerden temizlenmesi gerekmektedir. O yüzden ilk elden yerel yönetimlere darbe, ardından Kürt siyasetine de darbe yapmak ve Kürtlerin kazanımlarını gasp etmek hedeflenmiştir. Zaten geçtiğimiz 31 Mart yerel yönetim seçimlerinde AKP-MHP faşist iktidarı bunu hedeflemiştir. Bugün de “annelik duygusu, güdüsü” ya da “aileler çocuklarını istiyor” gibi toplumun vicdanına hitap ederek, hatta “evlatlarının nöbetini tutan anneler” gibi sözler kullanılarak, yani tribünlere oynayarak Kürt halkının kültürel, siyasi, fiziki soykırımı daha da geliştirilmek isteniyor.
Kürt gerçekliğinin trajedisi
İşin özünü öğrendiğimizde yaşanan trajedi karşısında sayısız “vah vah” çekmek işten bile değildir. “Nasıl olur da bir toplum bu kadar kendine yabancı olur” diye yüreğinizin derinlikleri yanar. Ortada bir toplumsal trajedi vardır. Kimlik, köken hatta kendi varlığına karşı bir düşmanlık yaşanmaktadır. Üstelik de “annelik güdüsü” adı altında bu yabancılaşma, kendine düşmanlık geliştiriliyor. Aklın almadığı nokta budur.
Hangi toplum kendi varlığını korumaktan vazgeçer? Hangi anne çocuğuna özgür bir gelecek vermek istemez? Kim kimliğini, doğduğu toprakları inkar eder? Kim kendinden utanıp başka bir halktan olduğunu söyler? Bu sorulardan yola çıkarak Amed’de devlet eliyle bir araya getirilip, siyasi bir partinin kapısına oturtulan “anneler, aileler” gerçeğini iyi sorgulamak gerekir. Ortada yaşanan bir trajedidir. Kimliğinden, özgürlüğünden, geleceğinden vazgeçmiş, kendi köklerine yabancılaşmış, kendini inkar eden bir “anne, aile” gerçekliği vardır. Olayların manipüle edilmesi, gerçekliğin özünden boşaltılması ve hakikatin çarpıtılması üzerinden yaratılan bir algı var.
Özcesi, ortada büyük bir komplo, entrika, her türlü hile, yalan-dolan var. Kürt soykırımına giden yolun dikenleri yine Kürt eliyle, Kürt’ün annesinin eliyle temizlenmeye çalışılmaktadır. Hem vicdana oynayıp hem de vicdan sahibinin ciğerini sökmek başka türlü nasıl yapılabilir? Var mıdır bunun dünyada başka bir örneği? Böyle keskin ve derin olmasa da muhtemelen benzer örnekler vardır. Çünkü Amed HDP il binasında “annelik” adı altında geliştirilen saldırı türü bir özel savaş taktiğidir.
Özel savaş
20. yüzyıl boyunca ulusal kurtuluş mücadelelerine karşı çeşitli şekillerde sayısız özel savaş taktikleri geliştirildi. Vietnam Özgürlük Mücadelesi buna bir örnektir. ABD’nin, Vietnam’da ve sonrasında özellikle Latin Amerika ve dünyanın diğer bölgelerinde yürütmüş olduğu savaşlar özel savaş taktikleri çerçevesinde gerçekleşti. Dünyanın birçok bölgesinde hem ulusal kurutuluş hareketlerine dönük hem de devletlere yönelik NATO merkezli özel savaş geliştirildi. Peki günümüzde bu kadar yaygın olarak kullanılan özel savaş nedir? Nasıl yürütülür? Kimleri hedef alır? Nasıl boşa çıkartılabilir?
Elbette ki bu soruların yanıtları uzun uzun, ciltler dolusu yazılabilir. O yüzden öyle uzun uzun değerlendirmek yerine sadece konunun anlaşılması için kısa da olsa bir tanım yapmak gerekir.
Savaş için çok sayıda tanım var. Bu tanımların başında “politikanın silahlı olarak yürütülmesi” gelir. Ya da politikanın şiddet aracılığıyla devam ettirilmesi olarak da tanımlanır. Önderlik ise bu tanımı biraz daha farklı ortaya koyar. Savaşın, politikanın bir devamı olarak değerlendirilmesinin Ortadoğu gerçeğine denk gelmediğini ifade eder. Çünkü Ortadoğu’da savaş siyaseti belirler. Siyaset, ekonomi ve etkileşim bu şekilde ilerler. Dolayısıyla savaşın birden fazla ve farklı tanımları vardır. Fakat sonuç aynıdır. İmha edilmemesi halinde, boyun eğdirmek, diz çökertmek, pes ettirmek, teslim almak savaşın esasıdır. Tüm çaba buna dönüktür.
Genel savaş altında geliştirilen özel savaşın da hedefi aynıdır. 20. yüzyılda yapılan savaşların sonucunda şekil alan özel savaşın kapsamı, genişliği, hedef alanı kapitalist-emperyalist güçlerin kendilerini dayatabildikleri tüm boyutları içermektedir. Önderlik özel savaş için “Topluma karşı bir bütün olarak ilan edilmiş bir savaştır” der. Özel savaş kuralsızdır, mutlak sonuç almayı hedefler. Herhangi bir toplumsal, insani, ahlaki değer taşımaz. Özel savaş, bağrında eski klasik savaş tarzı ve yöntemlerini taşıdığı gibi kuralsız, toplum karşıtı karakteri gereği her türlü kirli savaş yöntemini devreye koyup, uygular. En önemli özelliği ise haksız olduğu savaşta “haklıymış” algısını yaratıp, savaşa en masum olanları dahil edip, onların sırtından masum, mağdur rolünü oynayıp, hedefine ulaşmasıdır. Yani özel savaş, klasik savaş tarzının sonuç vermediği yerde düşmanın devreye koyduğu kirli bir ele geçirme ve boyun eğdirme savaşıdır. Peki özel savaş hangi stratejiyle sonucu gider?
Özel savaş üç ayrı ayak üzerinden kendini örgütler: Gayri nizami savaş, istikrar harekatı, psikolojik savaş. KCK Bilim Aydınlanma Komitesi’nin “Özel Savaş” kitabında şu tanımlamalar yapılıyor: “Bu üç ayak kurulurken, her ayak için bir misyon biçilmiştir. Örneğin, ‘Gayri nizami harp’ dendiğinde, anlatılan kontrgerilla hareketidir. Ve kontrgerilla hareketi de özel harp şeklinde ele alınıp yeraltı ve yerüstü unsurlarıyla birlikte yürütülür. Yani yeraltı ve yerüstü unsurlarından oluşur. ‘İstikrar harekatı’ dendiğinde, anlatılan askeri darbelerdir. Bunlar ‘destabilize’ ve ‘stabilize’ diye adlandırılan bölümlerden meydana gelir. ‘Psikolojik savaş’ ise toplumun bilincini çarpıtmayı, bilinci üzerinde tesirde bulunarak onu yönlendirmeyi, bu anlamda iradeyi teslim alıp, kırmayı hedefler. Bu da değişik propaganda biçimleri üzerinde geliştirilir. Bunlar da beyaz propaganda, siyah propaganda, gri propaganda diye adlandırılırlar.”
Özel savaşın bu üç temel ayağı birbirinden ayrı gibi gözükse de, özünde birbirinden kopuk değildir. Birbirine köklü bir şekilde bağlıdır. Biri olmadan öbürü olmaz. Bu gerçeklikten yola çıktığımızda özel savaşın her boyutuyla Kürdistan’da nasıl devreye konulup yürütüldüğünü 41 yıllık mücadele tarihimizde görmek mümkündür. Özel savaş stratejisinin üç ayağı da Kürdistan’da her boyutuyla hem de en acımasız şekilde devreye konulmuş ve uygulanmıştır. Hele özel savaşın psikolojik boyutu devlet tarafından öyle derinlemesine uygulanmaktadır ki, özgürlük saflarına katılıp varlığı, özgürlüğü ve kimliği için öz savunmada olan gençlerin annelerine, çocuklarına geri dönme çağrısı yaptırarak onursuzluğu bile dayatabilmektedir. Şimdi bu öyle kendiliğinden gelişmemektedir. Bu bir özel savaş taktiğidir. Özel savaşın psikolojik ayağının örgütlendirilmesidir. Unutulmamalıdır ki, psikolojik savaşın en önemli özelliği algı yaratmaktır.
Bir özel savaş yöntemi olarak psikolojik savaş
Bir özel savaş yöntemi olarak geliştirilen psikolojik savaş, 41 yıllık Özgürlük Mücadelesi tarihi boyunca hiç bu kadar derinlemesine uygulanmadı. Kürt toplumunun onuruyla hiç bu kadar oynanıp, kendi varlığına karşıt hale getirilmedi. Düşünün ki, Kuzey Kürdistan’ın yurtseverlik özüyle en fazla övünen şehirlerinde korucu, asker, AKP’li kimi kesimler çocuklarının HDP tarafından dağa kaçırıldığını iddia ederek yürüyüş yaptı. Şimdi bu noktada söylenebilecek çok şey var. Kimi aile ve sözde annenin devlet tarafından oraya oturtulduğu, hatta bazılarının çocuklarının bile olmadığı ortaya çıktı. Tüm bunların devlet tarafından organize edildiği de polisin yönlendirmelerinden anlaşıldı. Peki ne olacak? Zaten yerel yönetimler Kürdistan’da 19 Ağustos darbesiyle direk AKP-MHP faşist iktidarı tarafından gasp edildi. Demokratik siyaset alanının ortadan kalkması ve kimsenin kıpırdayamayacağı bir noktaya gelinmesi halinde Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekleyecek? Meydan kime kalacak? AKP-MHP faşist iktidarı böyle bir ortamda nasıl at koşturacak?
Şimdi tüm bu soruları yan yana koyup sorguladığımızda bir psikolojik savaş yöntemi olarak geliştirilen ve annelik duygusu üzerinden sürdürülen bu kirli savaş yönetimin hedefini küçük görmek, sıradan ele almak mümkün değildir. Bu bir komplodur, demokratik siyaset alanına dönük bir darbe girişimidir. O anneler hangi duygu ya da amaçla oturursa otursun, AKP-MHP faşist iktidarının tek hedefi; Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ederek Kürt soykırımını tamamlamaktır. Bunun için de şimdiye kadar elde edilen tüm kazanımları yok etmek hedeftir. Fakat devletler bu tür soykırımları yaparken öyle direk yapamazlar. Çıkıp dünyaya “ben Kürtleri tanımıyorum” diyemezler. Çünkü haksızdırlar. “Haksızız, faşistiz, ırkçıyız, kafa tasçıyız” diyemezler. “Bizim de hassasiyetlerimiz var”, “annelerin göz yaşları dökülmemeli”, “anneler, evlatları için nöbette” derler. “Ortada bir savaş var, valla o çocuklar dönse bile biz yine de öldüreceğiz” demezler. Kimse Hanife Yıldız’ın devletin istemiyle çağırıp polise teslim ettiği oğlu Murat Yıldız’ın aynı devlet tarafından nasıl öldürülüp, yok edildiğini hatırlamak istemez. Ama Hanife Yıldız her Cumartesi sokağa çıkarak oğlunu istiyor. Hiçbir siyasi partinin kapısına, hatta emniyetin kapısına oturarak bile istemiyor. Bu ülkede Hanife Yıldız gibi çocuğunu getirip devlete teslim edip, ölüsünü bile alamayan anneler olduğu sürece Özgürlük Mücadelesi’nin duracağını, çocukların özgürlüklerini dağlarda aramayacağını söylemek, düşünmek gaflettir.
Özgürlüğün hakikate giden yolu dağlardan geçer
7 gün boyunca ölü bedeni sokakta tutulan Taybet İnan anne değil miydi? Cizîr’de daha 7 aylık hamile iken bebeği karnında vurularak öldürülen Güler Yanalak anne değil miydi? Devlet zulmüne karşı 200 gün boyunca çocukları açlık grevinde olan ve çocukları için cezaevi kapılarından ayrılmayan anneler anne değil miydi? O anneler sokaklarda sürüklendi, her türlü şiddete maruz bırakıldı. Peki uyuşturucu, fuhuş, her türlü kirli işe bulaştırılan insanlar annesiz midir? Tecavüze, tacize uğrayan çocukların anneleri neden gidip meclisin kapısına oturup “Tecavüzcülere niye af çıkartıyorsunuz?” diye isyan edemiyor? Elbette bu ve bunlara benzer daha sayabileceğimiz birçok toplumsal sorun var. Fakat önemli olan bu noktadaki sorgulama düzeyidir. Toplum bunu kendiliğinden yapmaz. Mutlaka bir örgütlenme, örgütlenerek harekete geçme ihtiyacı vardır. Önemli olan bu noktada doğru sorgulama, hakikati keşfetme ve o doğrultuda harekete geçmektir. Bunun için de dağa çıkmak şarttır. Kafası karışık, kendine yabancılaşmış, sistemin, özel savaşın psikolojik yöntemlerine alet olmuş yapılardan kurtulmak gerekir. Bu aile olur, okul olur, toplum olur hiç fark etmez. Önemli olan hakikati bulmaktır, onuruna sahip çıkmaktır. Bunu da ancak özgür insanlar yapabilir. Özgür düşünmedikçe, özgür hissetmedikçe hakikate ulaşmak mümkün değildir. Ve özgürlüğün hakikate giden yolu dağlardan geçer!
-Rojbîn Sîma Cûdî
Soundcloud
Spotify
DÜNYA SAVAŞININ EN ETKİLİ OLANI İDEOLOJİK DÜZEYDE OLANIDIR
| #StêrkaCiwan
Ekim 2019 |
Başarmak ve kazanmak için Önderlik çizgisinden, Önderliğin tarzından başka bir yol yoktur. Geçen kırk yıl bunun kanıtı oluyor. Onlarca kişilik Önderlik iddiasında bulunuyor. Doğru şudur diyor, şöyle yapılırsa başarı olur, kurtuluş sağlanır, özgürlük gelir; bu doğrultuda yazıyor, çiziyor, konuşuyor, eylem yapmaya çalışıyor. Ama kırk yılın sonuna geldiğimizde gerçekler ortadadır. Bazılarının esamesi bile okunmuyor; bu dünyada adı bile yok, kimse tanımıyor. Bazıları ilk günkü yerde duruyorlar, bir arpa boyu bile yol alamamışlar. Bazıları karşıtına dönüşmüşler; kırk yıl önce karşı çıkıyoruz dedikleri, mücadele bayrağı açtıkları güçle bir olmuşlar, onun memuru haline gelmişler, içinde yer alıyorlar. Bazıları da biraz mütevazilik gösterip özeleştirel yaklaşım içerisine girebilmişler. Hata ve eksiklikleri tam derinlikli olmasa da görüp biraz düzeltme yaşayabilmişler, böylece yurtsever konuma en azından gelebilmişler. Mücadeleye PKK dostu olarak devam etmeye çalışıyorlar. Fakat gündem olan, gelişme yaratan, adeta dünya çapında savaş durumu ortaya çıkartan gerçeklik ise Önder APO gerçekliği oluyor. Bugün gibi ortadadır.
Sermaye güçleri ve ulus-devlet çatışmasından doğan savaş
Günümüzde iki tür dünya savaşı yaşanıyor. Bir tanesi sistemin iç çelişkilerinden kaynaklanan savaştır. Buna küresel sermaye güçleriyle ulus-devlet statükosu arasındaki çatışma diyoruz. Yaklaşık otuz yıldır Ortadoğu’da devam ediyor. Bu süreç körfez savaşı ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile başladı. Günümüzde de yayılarak devam ediyor, böyle bir savaş nasıl sona erecek, kim sona erdirecek? Savaşan taraflar bakımından çok fazla bir çözüm gözükmüyor. Her ne kadar ulus-devlet statükoculuğu bölgesel düzeyde kalsa da, zayıf görülse de, herhangi bir yeniliği ve yaratıcılığı olmasa da, çok fazla tutucu bir konumda bulunsa da yine de bir güç ve direniyor. Sermaye sistemi de çok fazla ve sert hedefleyemiyor. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de savaş çıkartabildiler, fakat dikkat edilirse Türkiye’de, İran’da hatta Mısır’da böyle bir savaşı göze alamadılar. Küresel sermaye sistemi başka yöntemlerle sonuç almaya çalışıyor. Mısır’da askeri darbeyi kullandı. İran karşısında daha çok ekonomik ambargo yöntemlerini kullanıyor. Türkiye’ye dönük daha çok Kürt halkının mücadelesinden, demokratik güçlerin mücadelesinden yararlanmaya çalışıyor. Bu mücadelelerin mevcut rejimi zorlaması karşısında rejim de kendisinin öngördüğü değişikliklerin yapılmasını istiyor. Bazı eleştiriler yapıyor, kısıtlamalar getiriyor. Ondan öteye bir müdahalede çok fazla bulunamıyor. Dolayısıyla çok fazla başarılı değildir. Yaklaşık otuz yıl geçmiş olmasına rağmen küresel müdahale Ortadoğu’da çok ilerlemiş değildir. Zaten statükoculuğun da çok yeni bir şeyi yaratacağı yoktur. Bağnazca Kürt düşmanlığında ve faşist terörde derinleşerek sürdürmeye çalışıyor. Savaşanlar, savaşa yol açan nedenleri çözecek herhangi bir zihniyete, politik programa, projeye sahip değiller. Dolayısıyla çıkış gösteremiyorlar, çıkış yolu bulamıyorlar. Bulamayacaklar da.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan çıkış oldu, bunalımlarını hafiflettiler diye değerlendirildi. Evet askeri boyutu çok öndeydi. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa tarafı Almanya’yı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yenilgiye uğrattı, teslim aldı. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizm yenildi. Fakat Üçüncü Dünya Savaşı’nda askeri boyut o düzeyde önde değildir. Diğer boyutlarla paralel gidiyor. Sanki ideolojik savaş daha öndedir. Ekonomik, siyasi boyutlar öndedir. Düşük yoğunluklu bir askeri boyut var. Bu nedenle de savaşın sonucunun şu anki gidişle askeri boyut temelinde belirlenmesi çok fazla mümkün görülmüyor. Bu bakımdan öyle bir çıkış yolu da gözükmüyor. Bir de her iki dünya savaşında da evet askeri boyut öndeydi. Savaşan taraflardan biri yenildi, ama yenilgi değil de sosyalist devrim iddiasıyla ortaya çıkan ve yaşanan gelişmeler belirleyici oldu. Birinci Dünya Savaşında Rusya’da Ekim Devrimi oldu. Rusya savaştan çekildi. Alternatif bir güç olma yoluna girdi. Bu küresel sermaye güçlerini korkuttu, ürküttü. Savaş politikalarını eskisi gibi sürdüremediler. İkinci Dünya Savaşı’nda da Sovyetler Birliği güçlendi, Asya’da devrimler gelişti. Çin’de yaşanan devrim çok önemliydi. Doğu Avrupa’da da böyle oldu. Bu gelişmeler ürküttü. Aslında Hitler faşizminin hedefi Sovyetler Birliği’ni yıkmak, kapitalizm karşısında kendisini alternatif olarak tanımlayan gücü ortadan kaldırmaktı. Ama gelişmeler tersine oldu. Yıkmak istediği güç direndi ve kendisini yıkıma götürdü. Bu da sosyalist hareketin, Sovyetler Birliği’nin etkisini çok güçlendirdi. Kapitalizm büyük bir korkuya, telaşa yol açtı. Savaşan taraflardan birisinin yenilgisi yanı sıra, savaşı sona erdiren, savaştan çıkış yaptıran bu etkenler var. Demek ki, çok fazla yalnız başına iç etkenlerle sona ermedi. Devrimci güç sona erdirdi, devrim hareketlerinin gelişimi ve kapitalist sistemin tehdit edilmesi savaşın sona ermesinde çok önemli bir rol oynadı. Savaşa bir süre ara vermelerini getirdi.
Şimdi durum daha farklıdır. Bu nedenle çok fazla ne olacağı bilinmiyor. Çok güncel, günübirlik bir yaşam var, politika var. Uzun vadeli düşünebilen, plan, proje üretebilen, gelecek öngörebilen çok fazla yoktur. Bu da karamsarlık ve umutsuzluk yaratıyor. Sistem aslında bir çöküşü yaşıyor. Bu sistem yüz yıl önce çökecekti. İşin doğal seyri, olması gereken oydu. Birinci Dünya Savaşı sistemin çöküş savaşıydı. Öyle olması da gerekiyordu. İnsanlığın hayrına olması gereken oydu. Yüz yıldır fazladan yaşıyor. Hem birinci doğada hem de ikinci doğada ağır tahribatta bulundu. Toplumsal dokuda geçen yüz yılda ulus-devlet diktatörlükleri çok fazla tahribatta bulundular. İnsan ve toplum gerçeğini çok tahrip ettiler. Toplumkırım çok ileri düzeyde yaşandı ve insanın gelişiminden söz ediliyor, ama tersi doğru gibi görünüyor. Gelişmeden çok insanın zihinsel olarak, maneviyat olarak çok daha fazla tahrip olmayı yaşadığı gözle görülebilir bir gerçek. Dar maddi yaşamı öngören felsefeler açısından insan gelişmiş sayılabilir. Maddi yaşamda dünyanın bir bölümünde bir tırmanış, ilerleme oldu. Avrupa’da, Amerika’da diğer bölümü daha da kötüye gitti. Ölüm sınırında yaşıyor. Açlıkla cebelleşiyor. Sadece Avrupa’ya bakarak dünyayı değerlendiremeyiz. Ama düşünsel ve manevi yan çok daha gerilemiş ve tahrip olmuş durumdadır. Yüz yıl önce bu yönlü değerlendirmeler vardı. “Ya sosyalizm ya kıyamet” diyorlardı. Aslında insanlık yüz yıllık bir kıyamet yaşadı denebilir. Bunun ortaya çıkardığı tahripkar sonuçlar var. O nedenle insanlık Ekim Devrimi’ne çok büyük umutla bakmıştı. Kurtulacağına inanmıştı. Ekim Devrimi kendisini bir dünya devrimi olarak ilan etmişti. Var olmasını ancak dünya devrimi haline gelmesine bağlıyordu. Fakat başaramadı, gerçekleştiremedi. Özellikle devrim Avrupa’ya yayılamadı. Bunda sosyal demokrasinin ihaneti büyük rol oynadı. Özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisi’ndeki ihanet, tasfiye olma, revizyonizm denen eğilim çok fazla tahripkar ve engelleyici rol oynadı. Dolayısıyla alternatif gelişmedi. Çökmesi gereken sistemin ömrü yüz yıl uzadı ve günümüze geldi.
Artık bu sistemin kendi gücüyle savaştan çıkması mümkün değil, giderek savaş tehditleri artıyor. ABD nükleer silah programını yeniden başlatacağını söylüyor. Rusya cevap veririz diyor. Yakın geçmişte Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle de sonuçlanan nükleer silah vb. anlaşmalar giderek tartışılır hale geliyor. Sanki tavsayacağa benziyor. Öyle olursa yaşanan savaş durumunun militarist boyutu yeniden öne çıkabilir. Askeri boyut gelişebilir, öne geçebilir, derinleşebilir. Daha şiddetli savaş halini de alabilir. O ihtimal az değildir. Böyle bir tehlike günümüzde ciddi bir biçimde vardır. Belki bugün ya da yarın olabilecek bir durum değil, fakat potansiyel tehdit olarak var. Dünyada yaşanan gerçeklik olarak yaşanan bir boyut budur. Fakat dünya savaşını sadece bununla sınırlandırmamamız gerekiyor.
Demokratik modernite ve kapitalist modernite arasındaki ideolojik savaş
Bir de bu dünyada ideolojik savaş var. Belirtiğimiz politik askeri boyutta olan bir savaştı. Bir de felsefik ve ideolojik boyutta olan bir savaş var ki, işte bu savaşta iktidarcı devletçi sistemi, onun kapitalist modernite aşamasında ise halkların ve toplumların sistemle savaşı; demokrasi savaşı. Toplumların demokratik yönetim altında kendilerini özgürce, kardeşçe bir arada yönetmek istedikleri bir savaş. Bu zaman zaman öne çıkıyor. Ekim Devrimi ayağı bu isteğin yüz yıl önce bir hamle yapmasıydı. Geçen yüz yıl boyunca da içinde ciddi terslikler, hatalar taşısa da ideolojik ilkeler bakımından çıkış noktası özgürlük, eşitlik, dayanışma, komünalizmdi, paylaşımdı. Bu idealler ve ilkeler temelinde Ekim Devrimi gerçekleşti, sosyalizm mücadelesi verildi. Bu bir gerçektir. Fakat 90’ların başındaki çözülüş büyük bir gerileme ve umutsuzluk ortaya çıkardı. Yüzyılın ilk yarısında, özellikle de ortalarında ulaşılan çok yüksek düzey kayboldu. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyadaki en güçlü eğilim, sosyalist eğilimdi. Hiçbir dinsel ideolojinin yayılamadığı kadar küresel düzeyde sosyalist ideoloji yaygınlık kazandı. Hiçbir dinsel ideolojinin etkileyemediği kadar insan kitlesini etkiledi. Kendine çekti, harekete geçirdi. Sosyalist gelişmeyi küçümsememek lazım, doğru anlamak gereklidir. Fakat kendi iç çelişkileri vardı. Bunu Önder APO paradigmasal yaklaşım olarak tanımladı, çözümü oradan geliştirmeye çalıştı. Bundan dolayı aslında amaç-araç çelişkisi ve çatışması yaşadı. Sonuçta büyük cesaretler ve fedakarlıklar olmasına rağmen yaşadığı bu iç çelişki sonucu çöktü ve çözüldü. İlerleyemedi, bir alternatif sistem olamadı. Gerçek bir sosyalizm haline gelemedi, toplumsal demokrasiye dönüşemedi ya da demokratik toplum olamadı. Tersine demokrasisiz, toplumsuz elit bir grubun, partinin diktatörlük yönetimi oldu. Zaten onu düşünce olarak da formüle ettiler, benimsediler. Sovyetler Birliği başarısız kaldıkça çizgiyi değiştirdi. Dünya devrimini yapamadılar, ‘tek ülkede devrim’ teorisini geliştirdiler. Toplumu harekete geçiremediler. Parti diktatörlüğü, proletarya diktatörlüğü kavramını geliştirdiler. Aslında sosyalizmden saptılar. Çözülüşün altında bunlar yatıyor.
Bir sosyalist hareket birçok alanda kalıntı biçiminde var. Reel sosyalizmin kalıntıları, sistem dışı güçler, anarşist hareketlerin kalıntıları var. Belli bir mücadele yürütüyorlar, ama politik-askeri boyutta çok etkileri yoktur. İdeolojik olarak da eskiyi çok fazla aşamadıkları için, derinlikli bir eleştiri-özeleştiri ile kendilerini yenileyip sistemi aşacak yeni projeler ortaya çıkaramadıkları için düşünsel mücadeleyi de geliştiremiyorlar. Bir alternatif sunamıyorlar ve etkileri olmuyor.
Böyle bir durumda Kürdistan Özgürlük Mücadelesi çok daha büyük önem ve anlam taşıyor. Kürdistan sınırlarını aşarak bölgesel ve küresel düzeyde daha geniş bir etkide bulunuyor. Bu anlamda da 45 yıl önce bir kişiyle başlayan yürüyüş şimdi sosyalizm adına, özgürlük ve demokrasi adına bir dünya savaşı haline gelmiş bulunuyor. Bir de dünyada böyle bir savaş var. Bunlar aynı savaşlar değillerdir. Dünya savaşı gerçeğini de iyi anlamak lazım. Önder APO’nun başlattığı ideolojik, siyasi, örgütsel, askeri yürüyüş bugün sistemin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan savaş durumunu ciddi biçimde etkileyen, ideolojik bakımdan onu kat kat aşan bir dünya savaşı haline gelmiş durumdadır. Bir de böyle bir dünya savaşı var. Aslında bu savaş genelde toplumların, ezilenlerin, özgürlük ve sosyalizm mücadelelerinden oluşuyordu. Bugün böyle bir mücadele Önder APO’nun aydınlatıcılığında sürüyor. Bütün dünyada ezilenler tarafından Kürdistan Özgürlük Mücadelesi temelinde sürüyor. Kürdistan’daki özgürlük mücadelesi bir Kürdistan savaşı olmaktan çıkarak bölge ve dünya savaşı haline gelmiş bulunuyor. Aslında başından beri böyle bir özelliği vardı. Fakat son 20 yılda uluslararası komployla birlikte daha çok gözle görülür, güncelde yaşanır bir olay haline geldi. Bugün derinleşerek devam ettirilmeye çalışılıyor. Savaş derinleşerek, boyutlanarak sürüyor. Öyle bir zayıflama, gerileme durumu yoktur.
PKK ile ortaya çıkan gelişmeleri, Önder APO’nun dünya ölçüsündeki duruşunu, Önderlik çalışmalarının ortaya çıkardığı durumu böyle değerlendirmek ve görmek lazım. Önderlik düşüncelerinin ve tarzının pratikte doğruluğunun kanıtlanması, bu düzeyde ortaya çıkardığı gelişmeler ile oluyor. Öyle bir iddia, bir övgü, bir propaganda değildir. Ezilenlerin kurtuluş mücadelesinin merkezi haline gelerek, sosyalizm mücadelesinin öncüsü konumuna gelerek kendini bir dünya savaşı düzeyine ulaştırmış bir biçimde sürüyor. Bu kadar gelişme gösterdi. Böyle bir alternatif haline geldi ki, kendi iç çatışması içerisinde bile olsa küresel kapitalist sistem en büyük tehlikeyi Önderlik olarak görüyor. Yirmi yıldır bu böyledir. Uluslararası komplo bunun için geliştirildi. Demek ki, dünyada süren daha büyük savaş ideolojik savaştır. Dünya savaşının en etkili olanı ideolojik düzeyde olanıdır. PKK’nin temsil ettiği ideolojik-politik çizgiyle, toplumsal yaşam projesiyle, küresel kapitalist sistem arasındaki savaş. Yani kapitalist modernite sistemiyle demokratik modernite çözümü arasındaki savaş. Önderlik 45 yılda Kürdistan’dan başlayarak dünya savaşı yürütebilen bir güç haline geldi. Bütün bunları sıfırdan başlayarak yaptı. Elinde hiçbir imkanı yoktu. Kendi gücüne dayandı, halkın gücüne dayandı. Öz güçle hareket etti.
Her zaman kuşku taşıdı. Acaba başarabilir mi, bu halk bu işi yapabilir mi? Zaman zaman da “kamburu çıkmış bir halka bu kadar ağır bir görevi yüklemek acaba ne kadar doğru olur? Bizi ne kadar başarıya götürür?” diye değerlendiriyordu, kaygılarını ifade ediyordu, soru işaretleri bırakıyordu. Ama yine de durumu ne olursa olsun varlık ve özgürlük sorunu olan, özgürlüğe ihtiyacı olan bir halka inandı, güvendi. En azından denemek gerektiğini düşündü. Onunla birlikte savaşmayı göze aldı. Sonuç bugün ortaya çıkan düzeydir. Doğrusuyla, yanlışıyla, geliştirmesiyle, kaybettirmesiyle bugün varılan noktadır. Bu konuda ciddi eksiklikler, hatalar eleştiriliyor. İmkanları ve fırsatları tam ve yeterli değerlendiremeyen bir zihniyet ve siyaset durumu yaşanıyor. Bunları eleştiri-özeleştiri olarak dile getirmeye çalışıyoruz, anlamaya, aşmaya, gidermeye dolayısıyla kendimizi yeterli hale getirmeye çalışıyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen PKK’nin, Önder APO’nun dünya çapında bir olay olduğu, dünyayı etkileyen bir mücadele yürüttüğü tartışma götürmeyen bir gerçektir. İmralı’da TC marifetleriyle tutulmuyor, TC’nin rolünü Önderlik “gardiyanlık” olarak tanımladı. İmralı’da TC gardiyanlık yapıyor. Orayı ortaya çıkartan iktidarcı-devletçi sistemdi, kapitalist modernite düzeniydi. Şimdi yürüten de odur. Eğer AKP-MHP faşizmi bugün bu kadar hukuksuzluk yapıyorsa, baskı uyguluyorsa, ağır tecrit, işkence uyguluyorsa bundan dolayıdır. Biliyor ki, kimse ses çıkaramayacak. Herkes bu işin içinde ortaktır. Ne yapacakları kendilerine bırakılmış, onlar da istedikleri gibi hareket ediyorlar. Bu kadar açıktır.
-Duran Kalkan
Soundcloud
Spotify
BÊRÎTAN BİR ÇİZGİDİR
| #StêrkaCiwan
Ekim 2019 |
İhanete karşı direniş dediğimizde aklımıza ilk gelen isimlerden birisi Şehit Bêrîtan'dır. Diğer adıyla da Gülnaz Karataş. Elezîz'de Dersimli ve Alevi bir ailenin çocuğu olarak 1971 yılında dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği Elezîz'de geçti. 1989'da İstanbul’da üniversiteye başlıyor, orada arkadaşlarla tanışıyor ve çalışmalara giriyor. 1990 yılında PKK saflarına katılıyor. Heval Bêrîtan parti saflarına katılım kararı verirken nişanlıdır. Ancak O, 'özgür bir yaşam yoksa özgür bir aşk da yaşanamaz' bilinciyle katılım kararı aldı. Şehit Bêrîtan, 'ülkemiz sömürge altında olduğu sürece biz de kölece yaşamak zorunda kalacağız, önce ülkemizi özgürleştirmeliyiz' diyerek nişanlısını da özgür yaşama ikna edip onu da PKK saflarına katıyor. Böylece beraber gerilla saflarına katılıyorlar.
Heval Bêrîtan gerilla günlerini Güney Kürdistan'ın Xakurkê eyaletinde geçirdi. O, kutsal topraklarda savaşın ve ihanetin en çirkin yüzünü bu alandaki savaşta gördü ve ona karşı mücadele etti. Güney Savaş'ında, bir taraftan KDP öbür taraftan da Türkiye saldırırken Osman da Güney Kürdistan topraklarını düşmana teslim etmiş, ayrıca Kadın Kurtuluş Mücadelesi'ne çirkince saldırmıştır. Bêrîtan Arkadaş'ın kadın özgürlüğündeki ısrarı mücadeleye yansımış ve hiçbir zaman bu köleci anlayışları kabul etmemiştir. İhanetin karşısında bir dağ gibi dimdik durmuştur.
Heval Bêrîtan için her zaman savaşmak esastı. Mücadele etme aracı O'nun için fark etmiyordu, çünkü bir iradeydi; kadına verilen klasik rolleri kabul etmiyordu, yani kadının mağdur, zayıf ve iradesiz görülmesi O'nun için tam bir savaş gerekçesiydi. Tam tersine O'nun savaşa gitme ısrarı da bundandır. Erkekler kadınları hep arka cephede tutmak isterken Heval Bêrîtan en önde olmakta ısrar ediyordu. O'nu yaşamda bu kadar güzelleştiren de tam budur. Yaşamda hep mücadele eder, bununla hem kendini hem de etrafındaki insanları geliştirirdi. Ve bununla beraber yoldaşlarına hep umut ve cesaret veriyordu. Bazı arkadaşlara okuma yazma öğretirdi, bazılarına tartışmayı bazılarına da savaşmayı. Yaşamı hep dolu dolu yaşayan bir arkadaştı. Xakurkê'de savaş başladıktan sonra birçok arkadaş şehit düşmüş, geri çekilenler gitmişlerdi; tek başına, uçurumun kenarında, kuşatmada, tenini usul usul ıslatan kendi kanıyla ve en çok da kendisiyle baş başaydı. Sonunda, düşmana teslim olmamak için kendini kayalardan attı.
Heval Bêrîtan'ı en çok bu eylemiyle tanıyoruz. Fakat Heval Bêrîtan sadece bir kadın militan olarak tanımlanamaz. Çünkü O bütünen bir çizgi oldu. Bêrîtan’ı da Bêrîtan yapan, en az eylemi kadar, yaşam çizgisidir de. Sıradan yaşayan, sıradan hisseden, sıradan düşünen bir insan, bir çizgi haline gelecek eylemin sahibi olamaz. Olağanüstü düşünen, hisseden ve yaşayan bir insan da asla sıradan bir sonun sahibi olamaz.
-Armanç Delîla
Soundcloud
Spotify
XWEZÎ ÇÛYÎNA TE EWQAS ZÛ NEBÛYA HEVAL
Bîranîna Şêhîd Mûcahîd Yilmaz
| #StêrkaCiwan Cotmeh 2019 |
Ji asoyê êdî dûr, ji xem êdî dûr, warekî ji veqetandinê êdî dûr, ji dûr êdî dûr; lê belê tirsa ji te veqetandinê wekê behra mezin e, bi xem e, bi hêrs e.
Ez hatim cem te û ez di veqetandina keştîgehê de ji hev belav bûm. Lê ez dîsa jî israr dikim ji bo ku ez bigêhêjim te. Lewma, ev nivîs wekê ku ez xwe bavêjim bextê keştîgehê ye. Dixwazim nêzikê te bibim. Ji bo ku meşa min bidome hewceye ez behrê da bikim. Ev behr wilo ye ku; kelecanî ye, serhildêr e, rageş e.
Vê pênûsê xwest ku te nas bike. Çawa asîman, zimanê stêrkan û heyvê fehm dike; çawa tav ji kena kulîlkan fehm dike, çawa ji hesreta biharê û ji evîna axê fehm dike; gelo ji hezkirina navbera me jî fehm dike? Pênûsa min xwest bikeve nava vî şerî. Vegotina te, li ser te axaftin û te nivîsandin… Bi rastî ez û pênûsa min, me xwest ku em bikevin vê serencamê; lê belê ku derê? Li kîjan qerax, li kîjan keştîgehê, li kîjan welatê..
Rêhevaltiya li navbera me, beriya hevnaskirina me bû. Ev nivîs, emrê rêhevaltiyê; wekê hesreta me yê axê, azadiyê û niştîmanê mezin e. Ji ber ku di paşerojê de te nas dikim. Min bi te re jiya. Ji bo pêşerojê me soz dabû. Ez di navbera paşeroj û peşerojê de mam… Vê pênûsê xwest ku rêhevaltiyê nas bike. Tu jî hêviyên pêşerojê û xeyalên zarokan di nav xwe de dispêrî. Tu yî ala serhildanê, li hember zulmê û tarîtiyê radikî. Xeyalê te derketina rojeke nû ye. Tu li hembêza xwezayê mezin bûyî. Tu wekê zarokan dema pêyên wan digêhêje erdê welat dilgeş î. Bi kena xwe yê yekemîn tu li Mêrdînê bu. Li Amedê rûmet, delalî û israr çi bû, min ev zanî. Tu ji bo Baxlarê bû tac û wê xemilandî. Ew Amed e ku bi te re jiya rastiyê, rêhevaltiyê û rûmetê. Tu yî li ser axa efsanewî te ji me xatir xwest. Baxlar xemgîn e, ji bo xatir xwestina bêwext… Amed soz da, ji bo rêhevalên wekê te, ku dîsa jî li ser axa efsanewî bimînin.
Û min wê zelaltiya te dît. Xeyalên te nas kir û jiya. Hezkirina te yê Amedê, min li ser axa ken û jiyana te dît. Me her tim li ser hêviyên te diaxiviya. Ez tim bi te re bûm. Tenê dema çûna te, tu bi tenê bû… Em di riya te de dimeşin. Ji bo ku soza te daye, ji bo hêviyên te bibe rastî. Xeyala te ew bû ku te Serok li Amedê bidîta. Em ê vê xeyala te pêk bînin. Dengê kena te wê ji Baxlarê bê. Gotinên te, hezkirinên te wê ji Mêrdînan were. Di dilê me de, hêviyên te jî wê hebe.
Ji bo jiyanek azad û watedar hewceye ku egîd hebin. Mirovên ku xwe daye vê armancê, bi mirina xwe jiyanek ava kiriye; ew mirovinan qehreman û egîd in. Ji ber ku jiyanek wilo; şer dixwaze, berdêl dixwaze, ked dixwaze. Va ye, Şehîdên Azadiya Kurdistanê vê armancê pêk tînin û bi ser dikevin. Ev her yek ji wan weke abîde ne; doza me, hêviyên ku nîvco mane bêyî sekin pêşve dibe û wê heya serkeftinê berdewam bike.
Bi hevalê Mûcahîd re me di zarokatiya xwe de hev nas kir. Di heman dibistanê de me xwend. Doza me yek bû. Lewra ev nivîsa li ser te hatiye nivîsandin ma ji min re. Hêdî lê belê ji xwe bibawer bû, zêde danûstandina wî bi mirovan re tune bû û hestên xwe zû bi zû parve nedikir. Kenên wî hindik bû lêbelê ji dil dikeniya. Mirovên ku wî nas nedikirin, ji bo wan mirovek analîtik dixuya. Hevalê Mûcahîd dema dozê naskir û piştre nêrînên Serokatî xwend, xwe di nav xebatên welatparêziyê de dît. Ji mirovahiyê pir hezdikir lewra di nav Tevgera Azadiyê de rastiya xwe û zanîstiyê ji xwe re kir heqîqet. Roj bi roj di nav îdeolojiya tevgerê de lêkolîn dikir û kesayeta xwe yê nû derdixist holê. Bi sekna xwe dida nîşan ku ji bo vê dozê heya mirinê wê berdewam bike. Hevalê Mûcahîd derxist ku yekîtiya hiş û hestên mirov di nav tevgerên mirov de hewceye tim û tim hebe. Dilsoziya wî ji bo me mînak bû. Li ser nirxên mirovahiyê têkiliyên xwe yên rêhevaltiyê pêşve dibir. Ev tiştek pir balkêş bû ji bo min. Mirovek hewceye ji bo nirxên mirovahiyê şer bike û mirov çiqas şer bike ewqas wê bê hezkirin; rêhevalê min wisa bawer dikir. Dema pirsgirêkên hevalan çêdibû, dixwest ku parve bike û çareser bike. Dema vê xwesteka xwe dikir, mirovan gelek baş guhdar dikir lewra dixwest hemû tiştan wek mamosteyek fehm bike. Hevalê Mûcahîd, bi jiyana xwe û bi tevgerên xwe li ser hevalan bi taybetî bandor dikir. Vê bandorê ku dikir jî, bi awayek siyanetî dikir û dizaniya vîna mirov di ser kîjan rewşê de ye. Hezkirin; ji bo wî; ked dayîn û bi rengek rûmet tê jiyîn e. Li gorê wî; dema mirov hez bike ne pêwîst e ku bişibe hevdu. Şibandina hevdu ji bo rastiya hezkirinê xeter didît. Şerek wî jî hebû; bi xwe re şer dikir û dixwest ku hestên baştir bîne ziman û qise bike li gorê hestên xwe. Ev tişt ne tiştekî hêsan e, wekê ku hûn jî dizanin bi salan li ber me vê tiştê hîn nakin. Hevalê Mûcahîd di nav xebatên şoreşger de ji xwe re serkeftinê esas digirt.
Piştê gelek salan min wî li navenda şoreşê ango li Rojava dît. Min nezanîbû ku ev hevdîtina me ya dawî bû. Li bin baranê me bi seatan niqaş dikir. Cilên li ser me bûn weke avê lê belê çend sal bû me hevdu nedîti bû. Tesîra baranê li ber hesreta me xuya nedikir. Ez pir bextiyar bûm wê demê. Piştre me hevdu qet nedît. Ji dûr de carinan min agahî digirt ji hevalê xwe. Di dilê min de baweriyek wilo hebû; Hevalê min wek welatparêzekî jêhatî ji Amedê re vegere û ji bo gelê xwe xebatên mezin bike di nav gel de. Hevalê min, pêşeng bû lewma min dizanibû ku rojek vegere wê ew tim û tim li pêş be. Hezkirina dilê wî hema têra mirovan dikir. Dilê wî û mêjiyê wî tim nêzîkê azadiyê bû. Têkiliyên wî bi hevalên jin re balkêş bû. Li dûrê çandek feodal bû û tim dixwest ku jin azad bin. Li ser vê esasê dixwest bi hevalên jin re hevaltî bike. Hinek caran tirsek wî hebû û nedixwest ku tu kesek wî şaş fehm bike. Jiyanek sade divêt û têkiliyên xwe bê berjewendî xurtir dikir. Di çavên wî de şewqek hebû û li gorê temenên xwe yên piçûk spî ketîbûn di nav porên wî de. Jiyana wî, ji bo gelek hevalan mînak bû. Di nav sekna wî de zanatiyek hebû. Hevalan jî ev zanatiyê jî ji xwe re mînak digirt. Ew şoreşgerek rastî bû…
Berî bawerîya min ew bû ku nivîsandin ji axaftinê rehetir e. Lê belê dema min vê nivîsê nivîsand, min dît ku ne wisa ye. Ev cara yekem e ku ez nivîsek dinivîsim û ji min re dijwar tê û bi rastî min zanî ku hîn jî baweriya min bi tunebûna wî nayê.
Hevalê Mûcahîd şoreşgerekî mezin bû. Aniha jî di vê nivîsa ku dinivîsim de baweriya min heye ku tu yê rojekî vegerî.
Xwezî çûyîna te ewqas zû nebûya heval. Min bîryar da ku êdî bi tu kesî re parvekirinên kûr najîm. Ji ber ku mirovên herî bedew zû diçin. Gule navnîşanê nasdike û ji ber vê tim mirovên herî delal û herî bedew hildiçîne. Mirin qet ji te nayê!
Bi kena xwe yê şermok li hemberê me bisekine. Tu dizanî heval Mûcahîd, eger ji bo xwe dixwazim ez namerd im. Di pêvajoyên wisa zor û zehmet de pêwîstiya mirovên wekî te difikirin û dijîn heye. Pêvajoya ku em niha tê de dijîn bi şoreşgerên wekî te em dikarin pê bimeşin. Tu şoreşgerekî bi hêzdar î. Tu Apocîyek jêhatî yî. Ji ber vê çûyina te ya ewqas zû pêkhatî napêjirînim. Hê gelek kirin li benda te bûn. Ev jana ku di nav min de bûye wek jehrek û dermanê wî jî tolhildana te ye. Heta ez wî tolê nestînim, ezê wî jehrê ji xwe bernedim. Me ji niha ve pir bêriya te kir şoreşgerê mezin…
-Bawer Botan
Soundcloud
Spotify
DIE REVOLUTION IN EUROPA BEGINNT MIT DER REVOLUTION IN KURDISTAN
| #StêrkaCiwan
Oktober 2019 |
Mein Name ist Bager Nûjiyan, vorher war mein Name Xelîl Viyan. Mein Familienname ist Michael Panser. Ich bin am 1. September 1988 in der Stadt Potsdam zur Welt gekommen, in Ostdeutschland.
Meine Familie sind Menschen mit Liebe zum Land und zur Gesellschaft und sie waren seinerzeit verbunden mit dem Paradigma des Realsozialismus. Sie sind solidarisch und haben eine emotionale Verbundenheit. Mit Zusammenbruch des Realsozialismus haben sie natürlich eine Krise durchlebt, doch sie stehen dafür ein und sind mit sozialistischen Werten und Ethik verbunden. Ich glaube, dass auch das eine Grundlage für meine Suche nach der Wahrheit der Revolution ist.
Im jungen Alter von etwa 14 Jahren nahm ich eine aktive Rolle in der Linken ein und begann meine Suche. Dass ich später die PKK und die Philosophie Abdullah Öcalans kennenlernte, liegt gewiss auch in dieser Phase begründet. Ich habe mich an antifaschistischen und linken Arbeiten in Deutschland beteiligt. Ich habe viele Erfahrungen gesammelt, aber es wurde klar, dass diese Erfahrungen auf meiner Suche nicht genügen. Der Rahmen eines liberalen Lebens, gefangen in den Zwängen des kapitalistischen Systems, ist sehr weit weg von der Wirklichkeit der Revolution. So kam es zu einem Ausbruch daraus und einer weitergehenden Suche.
Suche im Mittleren Osten
2011/2012 habe ich die ersten Hevals kennengelernt, besonders durch die Jugend- und Frauenbewegung. Das Kennenlernen bezog sich zunächst nicht auf die Praxis, die Gesellschaft oder die Realität in Kurdistan, sondern ich habe als Erstes die Philosophie Abdullah Öcalans kennengelernt. Und darin bestand meine Suche: Was sind die Schwächen der revolutionären Suche, die wir uns vorgenommen hatten? Mit unserer theoretischen und philosophischen Suche wollten wir eine Befreiungsideologie finden und entwickeln. In der Umgebung der europäischen Gesellschaft war das natürlich mit großen Schwierigkeiten verbunden. Auf dieser Suche hat sich wie selbstverständlich der Weg nach Kurdistan aufgetan. Wir haben die Philosophie Abdullah Öcalans kennengelernt, wir haben die übersetzten Bücher gelesen und studiert. In dieser Zeit haben wir einiges begriffen: Wonach wir in Europa suchen, ist das, was jenseits der westlichen Zivilisation und kapitalistischen Moderne, hier im Mittleren Osten verborgen liegt und dessen Geschichte verloren gegangen ist. Von Neuem entwickeln sich hier nun diese revolutionären Errungenschaften und bieten neue Antworten. Zur selben Zeit, als der Realsozialismus bei uns zusammenbrach, wurde in Kurdistan der Weg geebnet für eine neue revolutionäre Wirklichkeit. Auf unserer Suche ist uns das bewusst geworden. Wir haben Kontakte geknüpft und unseren Weg nach Kurdistan gefunden.
Eines haben wir so langsam verstanden: Das europäische Problem ist an die Lösung der kapitalistischen Moderne, die kapitalistische Lebensweise, geknüpft. Bei der Durchsetzung des kapitalistischen Ausbeutungssystems übernimmt Deutschland eine Führungsrolle, das muss uns dabei bewusst sein. Wir haben auch erkannt, dass ohne eine internationalistische Perspektive, eine revolutionäre Perspektive, die die verschlossenen Grenzen überwindet, für dieses Problem keine Lösung möglich ist.
Auf diese Weise haben wir so langsam dazugelernt, die Revolution in Kurdistan kennengelernt und eigentlich begann ich in dieser Zeit, mich ernsthaft der Revolution anzuschließen. Seit 2012 vertieften wir unsere Gedanken weiter, wir bildeten uns und bemühten uns, eine Bewegung nach den Werten des Paradigmas aufzubauen, welches Inhalt unserer Diskussionen war. Die Erfahrungen und Schwächen, die sich in dieser Phase zeigten, haben uns eines erkennen lassen: dass es nicht funktioniert, sich nur halbherzig an der Revolution zu beteiligen. In dieser Zeit habe ich meine Entscheidung getroffen. EinE wirkliche RevolutionärIn sein muss bedeuten, ganzheitlich zu denken. EinE RevolutionärIn muss zeitgemäß sein und sich von der engstirnigen Denkweise des Eurozentrismus und den Perspektiven lösen, die die sogenannte Moderne bietet. Ansonsten ist es unmöglich, erfolgreich zu sein.
Diese Erkenntnis habe ich durch ideologische Vertiefung erlangt und bedeutete, dass der Beitritt zur ArbeiterInnenpartei Kurdistans das ermöglicht, was ich für notwendig erachte: Die revolutionäre Kraft aufzubauen. Das habe ich erkannt. Mir ist auch klargeworden, dass eine zeitgenössische Revolution keine Grenzen kennen kann. Das wäre unmöglich, Revolution kann so nicht funktionieren.
Ein außergewöhnlicher Ort: Die Berge Kurdistans
Die Revolution in Europa beginnt mit der Revolution in Kurdistan. Diese Verbindung besteht definitiv. Schließlich ist das Paradigma, das auf engmaschige und grobe Art und Weise seine Dominanz in Europa aufrechterhält, der Gesellschaft ein liberales Leben aufzwingt und Ausbeutung zur absoluten Grundlage seiner Gesellschaftsordnung macht, eben jenes Paradigma, das heute die schweren Angriffe auf Kurdistan durchführt. Da haben wir begriffen, dass wir zuallererst Erfahrungen der revolutionären Praxis sammeln müssen. Auf diese Weise habe ich mich voll und ganz der Revolution gewidmet.
Zunächst habe ich mich an der internationalistischen Praxis beteiligt, nicht nur um das Denken und das neue Paradigma Abdullah Öcalans in Europa zu verbreiten, sondern insbesondere um die kapitalistische Moderne besser verstehen zu lernen, die sich als letzte Form der männlich-dominanten Mentalität der Gesellschaft aufzwingt. Dazu haben wir geforscht und auch eine gewisse Praxis entwickelt. Daraufhin kam ich nach Kurdistan.
Mir ist klar geworden, dass diejenigen, die auf einer revolutionären Suche sind, in ihrer Suche sehr weit gehen müssen. Sie müssen konsequent bis zur Substanz vordringen. Wenn wir eine neue Umsetzung des sozialistischen Lebens schaffen wollen, so müssen wir dorthin gehen, wo die Freiheit am weitesten umgesetzt ist. Die Berge Kurdistans sind ein außergewöhnlicher Ort. Sie bieten die Möglichkeit, sich in der Praxis selbst zu erfahren. Sie lassen dich erkennen, was es bedeutet Einsatz zu zeigen und sich anzustrengen; und sie lassen dich die Bedeutung dieser Mühe von Neuem begreifen.
Innerer Kampf gegen die herrschaftlichen Denkweisen
Wie tief sind die Spuren, die das System in unserer Gedankenwelt hinterlässt? Im kommunalen Leben, wie es in den Bergen gelebt wird, werden alle Probleme und Mängel in unserem Bewusstsein deutlich, die durch die herrschaftliche Denkweise geschaffen werden. Eine kommunale Lebensgemeinschaft, eine revolutionäre Umgebung, die auf dem gemeinsamen Willen aufbaut, die Menschlichkeit zu fördern und die einzelnen Persönlichkeiten aus den Zwängen der herrschaftlichen Verhaltensmuster zu befreien. Diese Möglichkeit wurde hier wirklich geschaffen. Das herrschaftliche System kann diese Grundlage, die geschaffen wurde, nicht einfach so angreifen. Natürlich finden militärische Angriffe statt, doch im Kampf gegen die ideellen und psychologischen Folgen der herrschaftlichen Denkweise können wir hier, durch ernsthafte Anstrengungen und Arbeit, ein neues Bewusstsein schaffen.
Das war der Grund, weshalb ich auf meinen eigenen Vorschlag hin zur Akademie hierher gekommen bin. So sehr ich in der Praxis auch eine Entwicklung im Denken erreichen konnte, gab es die Notwendigkeit, mich an diesen besonderen Ort zu begeben. Denn die Akademie schafft eine Umgebung, wo intensiv und konkret an der Bewusstwerdung der eigenen herrschaftlichen Denkweisen gearbeitet wird und gleichzeitig auch an deren Alternative gearbeitet wird. Das wird in einer Umgebung umgesetzt, die geprägt ist vom gemeinschaftlichen Zusammenleben, der gemeinschaftlichen Arbeit, dem Austausch miteinander, alles ist vorhanden – die geteilten Werte, die gegenseitige Unterstützung.
Die wirkliche Freundschaft wird in Akademien am deutlichsten gelebt. Wir analysieren gegenseitig sehr genau, welche Überreste des Ausbeutungssystems sich im Verhalten eineR FreundIn zeigen. Es ist hier nicht so, dass wir das Individuum von der Gemeinschaft trennen oder ein Individuum sich an die Eigenschaften der Gruppe anpassen muss. Aus meiner Zeit in der Linken kann ich sagen, dass wir diesen Widerspruch gar nicht lösen konnten. Die richtige Balance zu finden zwischen der einzelnen Person, die einen inneren Kampf führt, und ihrem Umfeld, sodass sie sich gegenseitig stärken und aufbauen. EinE FreundIn in der Form wie sie gerade ist, anzuerkennen und sie schützen zu wollen, kann nicht alles sein - denn jedE aus dieser Gesellschaft hat herrschaftliche Verhaltensweisen angelernt bekommen. Was bedeutet wahre Freundschaft, die wir hier leben und schaffen wollen? Wir nehmen einE FreundIn nicht als das, was sie geworden ist und wie sie vor mir steht, sondern entsprechend Ihrer Ziele und Ihres Potentials. Es ist unsere Herangehensweise, jedE FreundIn entsprechend Ihrer Kräfte zu entwickeln. In diesem Sinne kritisieren wir uns gegenseitig und bemühen uns um Methoden der Persönlichkeitsentwicklung. Dafür bin ich in die Akademie gekommen, und das ist ein sehr intensiver innerer Kampf. Durch diese Anstrengungen schaffen wir die Grundlage für dieses Leben. Wenn wir unsere Träume und Utopien aufbauen wollen, wo müssen wir anfangen? In unserer eigenen Persönlichkeit. Abdullah Öcalan betont insbesondere die Auswirkungen des Patriarchats. Seine Analyse ist auf die gesamte hegemoniale Zivilisation übertragbar, indem er sagt: Wenn die innere patriarchale Männlichkeit nicht überwunden wird, so wird Sozialismus immer unvollständig bleiben. Ein Sozialismus, der nicht in die Substanz geht d.h. nicht im Menschen selbst beginnt und keine neue Persönlichkeit, freie Persönlichkeiten schafft, kann keine neuen Errungenschaften bringen. Den vergangenen Sozialismus, die historischen Versuche, die es gegeben hat und ihre Unzulänglichkeiten, bewerten wir auf diese Weise. Es gab eine kämpferische Gesellschaft und es entwickelte sich auch eine Vorreiterschaft, aber die Wurzel des Problems wurde nicht erfasst: Was ist ein freier Mensch? Das ist die grundlegende Frage. Was sind die Auswirkungen der Herrschaft im Menschen selbst? Das ist das grundlegende Problem. Weil diese Fragen nicht behandelt wurden, hat sich das System selbst wiederholt. Es fand keine Loslösung vom herrschaftlichen Denken statt. Obwohl so viele in diesem Kampf ihr Leben gaben, große Bemühungen angestellt wurden und so viel Blut und Schweiß geflossen sind, haben diese Versuche vielleicht nicht ganz versagt, jedoch sicher nicht die gewünschten Ergebnisse erzielt. Das müssen wir feststellen.
Revolution beginnt mit der Entscheidung
Das Leben in der Akademie ist die Bemühung, sich zu befreien. Revolution ist nichts, was auf einmal stattfindet. Sie ist weder ein einzelner Aufstand noch ein militärischer Sieg. Das ist nicht möglich. Revolution ist ein anhaltender Zustand, der mit einem Schritt, mit einer Entscheidung beginnt: Die Entscheidung, sich an der Revolution zu beteiligen und vom herrschenden System loszulösen; die Feststellung, dass das Leben, zu dem wir in diesem System gezwungen sind, falsch ist und es nötig ist, etwas Neues aufzubauen. Vielleicht beginnt die Revolution in jedem Menschen mit einem Aufstand, sie ist an sich jedoch ein anhaltender Zustand. Wenn sie nicht zu einem Prozess wird, der sich an den bestehenden und zukünftigen Umständen entlang ausrichtet, dann ist es keine Revolution. Das ist ein Aufstand oder eine Revolte, aber keine Revolution. Oftmals ist das historisch falsch begriffen worden und wurde zum Hindernis.
Wir bauen unsere Basis auf dieser Erkenntnis auf. Davon ist auch unsere zukünftige Beteiligung abhängig und lässt sich nicht vorhersagen. Der Weg der Revolution lässt sich nicht nach einem Plan gestalten und umsetzen. Dass das unmöglich ist, hat die Geschichte gezeigt. Daher bestehen die Vorbereitungen, die wir hier treffen, im Aufbau einer militanten Persönlichkeit. Was bedeutet es, eine militante Persönlichkeit zu sein? Wir müssen für alles vorbereitet sein, wie die aktuelle Phase es von uns verlangt. Somit schaffen wir ganzheitliches Denken, die Methode zu begreifen, worin die aktuelle Lage besteht, die historische Bedeutung der aktuellen Situation, die Gefahren der aktuellen Lage, in der wir uns befinden und ebenso ihre Potentiale.
Wenn wir so leben und es so begreifen, dann ist es sowieso nicht so wichtig, wohin wir gehen - in welchem Land wir tätig sind, in welchem Teil Kurdistans oder ob wir auf einen anderen Kontinent gehen. In der Praxis gibt es da natürlich Unterschiede, entscheidend ist jedoch die Ganzheit. Unsere Ideen richtig zu begreifen, unsere Organisation weiterzuentwickeln, die richtige Sprache, die richtige Form der Kommunikation und der Kritik – und in diesem Sinne unser Leben richtig zu organisieren. Wenn wir diese Dinge gut umsetzen und uns um eine gute Praxis bemühen, den Wert unserer Mühen zu schätzen wissen und auch die Anstrengungen unserer FreundInnen richtig begreifen, können wir uns dementsprechend verhalten. Insbesondere auch die Bedeutung von Mühe und Einsatz der Gefallenen, die ihr Leben in diesem Kampf gegeben haben – wenn wir all diese Punkte richtig begreifen, so können wir durch Schaffung der Einheit von Denken-Fühlen-Handeln Militante schaffen, die alles umsetzen können, was notwendig sein wird. Das wurde in der Entwicklung dieser Revolution tatsächlich bewiesen, nicht wahr?
Ein Mensch, der im Willen klar ist und sich in seinen Gefühlen und seinen Sehnsüchten wirklich mit der Freiheitssuche, dem richtigen Kampf zur Offenlegung der Wahrheit verbindet, der kann alles erreichen! Es gibt Beispiele in unserer Bewegung, und auch in anderen Revolutionen vor uns gibt es zehntausende Beispiele von RevolutionärInnen, wie sie handeln, welche Anstrengungen sie leisten und wie sie sich beteiligen. Es ist sowohl unser Ziel als auch unsere Pflicht, genau dafür zu stehen und das Entsprechende zu tun. Soviel kann ich dazu sagen. Euch allen viel Erfolg!
-Şehîd Bager Nûjiyan
Soundcloud
Spotify