Tiyatro Yalnızlığım - Sarı Naciye
Dekor işçilerinin, ışık işçilerinin, sahne işçilerinin, teşrifatların, güvenlik görevlilerinin ve aklıma gelmeyen diğer bütün sahne işçlerinin ve oyucuların ve yönetmenin ve aklıma gelmeyen bütün görevlerde çalışan sahne emektarlarının emeklerine saygı ile başlar... Ancak bu saygı girizgahı, onlara karşı herhangi bir saygısızlık yapabileceğim iznini sağlamak için değildir. Bu yazı, tiyatroya oldukça ilgili bir izleyici tarafından yazılmıştır ve oyun hakkında bilgi içerir:
"Eğer mümkünse çöpçüler, bu mevsimlerde ağaçlardan düzeşn yaprakları, kuruyup da üzerine basınca hışırtı çıkartacak kıvamagelmeden ve üzerine basılmadan toplamasınlar. 20 yaşında adamım ama hala yürürken yaprakların üzerine basıp o sesleri çıkartmaktan büyük zevk alıyorum", diye düşüne düşüne tiyatroya gitmek üzere otobüs durağına doğru yürüdüm.
Bu gün oyun olduğunu tamamen unutmuştum, eğer sabah, oyuna beraber gideceim arkadaş aramasaydı ben bu oyuna cuma günü gidecektim. Ancak o arkadaş da akşama doğru beni arayıp gelemeyeceğini söyledi. İlk başta sinirlenmiştim aslında ama sonradan iyi ki gelmediğini düşündüm. Çünkü yanımda, bilet alırken tanıştığım kadın oturuyordu ve eğer arkadaş gelseydi o kadınla bu kadar çok sohbet edemezdim.
Kızılay'a gidince önce kopyalama merkezine gidip çıktılarımı aldım sonra da otobüse gittim. Geç kalıcam korkusuyla kan ter içinde koşturuyordum ki sahneye gelince saatime baktığımda henüz daha 20 dakika olduğunu gördüm. Ama terimi silmem, sahne çalışanlarıyla selamlaşmam derken süre ancak yetti.
Ben genelde oyunlara, oyunla ilgili hiçbir yorumu okumadan giderim, bu oyuna da öyle yaptım. Oyunda karşılaşacaklarımı beklemeyi seviyorum.
Oyuna dair hiçbir bilgim olmamasına karşı kafamda bir seviye vardı ve oyun o seviyenin çok çok altında çıktı.
Oyunun kostümleri ve dekoru, dilek ağacına bağlanan çaputlarla doluydu. kostümlerde, çadırın kapısında, arkadaki orman ağaçlarının üzerinde, her yerde o çaputlardan vardı. O çaputlar neden bağlanır? Bildiğim kadarıyla onların bağlanmasının sebebi insanların dilek dilemeleri ve dileklerinin gerçek olmasını istemeleri. Ancak oyunun temelinde bir dilek yoktu, oyunun temelinde isyan vardı, karşı çıkış vardı.
Oyundan sonra, tanıştığım kadın moda tasarımcısı olduğu için bol bol dekor ve kostüm üzerine konuştuk. Ben tanıştığım kadına "Acaba kostümleri, oyundaki şekilde hayat süren insanların giydikleri gibi tasarlasalardı nasıl olurdu?" diye sordum. O da "Oyun kötüydü ancak kostümler çok dikkat çekiciydi. Belki de oyunu bu şekilde kotarmaya çalışmışlardır. Bir kostüm tasarımı yapılırken önceden yapılmışlar incelenir, o konuda yazılanlar okunur ve bunlar sana rehber olur ama bu oyun daha önce 1972 yılında oynamış. Belki de o döneme ait ellerinde herhangi bir belge yoktu ve her şeyi baştan yaratmak zorunad kaldılar. "dedi.
Oyunun ışığı konusunda ise hakikatten çok kötüydü. Dışarıda geçtiğini anladığım, en azından anladığımı sandığım, sahnelerde ışıklarla kilit taş görüntüsü oluşturuldu ve olayın geçtiği dışarısı, ormanlık alan veya tarla. Ayrıca oyunun bazı yerlerinde, yerin altına doğru inen düğün salonlarındaki gibi ışıklandırma vardı. O düğün salonlarında Ankara Havaları çalarken hareket olsun, canlılık olsun diye oyun alanına vuran filtreli ışıkları açıp açıp kapatırlar, işte bu oyunda da o ışıklardan bolca vardı ve bence hiç de doğru bir şey değildi. Sahnelerden birinde iki dansçı geliyor, harika bir müzik başlıyor, tamam diyorsun çok güzel bir dans olacak, sonra ışıklar yanıp sönmeye başlıyor ve kulisten sahneye Hüseyin Kağıt'ın çıkması gibi bir beklentiye giriyorsun.
Oyunun belki de tek beğendim tarafı müzikleri oldu. Müzikler gerçekten harikaydı. Orkestrayı ve müzikleri bizlere bu kalitede ulaştıran kişilere ayrıca teşekkür ediyorum. Bir ara o müziklerin orkestra tarafından çalındığı unutup hatta orada bir orkestra olduğunu unutup "vay be amma da iyi müzisyenlerle çalışmışlar" dedim. Sonra orkestranın oradaki vardlığını hatırlayıp, müziklerin kayıttan çalınmadığından emin olmak için bir yandan müziği dinleyip bir yandan orkestrayı takip ettim.
Ancak şarkı sözleri çok kötüydü. Zaten oyuncular da şarkıları söyleyemediler. Fosforlu Cevriye oyunundaki müzikal kaliteyi ben bu oyunda sayesinde anladım. Meğersem müzikal anlamda gerçekten çok iyi bir oyunmuş. Gülriz Sururi gerçekten çok güzel şarkı sözleri yazmış ve Attila Özdemiroğlu çok güzel besteler yapmış. Zaten Attila Özdemiroğlu'nun sanırım bunula ilgili övgü dolu bir sözü vardı, "Önümde sanki tyatro oyuncuları değil de profesyonel bir koro duruyor" gibisinden bir sözdü.
Oyuncular ise oyunun başında çok hızlıydılar ama görmeni lazım, birinin cümlesinden hemen sonra diğeri, hemen sonra diğeri... Bir eylem mi var, o eylem o kadar hızlı yapılıyor ki "Ne ara lan bu kadar kahırla doldu" diyorsunuz mesela. Neyse ki sonradan rahatladılar, kendilerini toparladılar, sahneye, seyirciye alıştılar ve oyunun ritmi uygun hale geldi. Ancak oyunculuklarını açıkçası hiç beğenmedim. Belki de prömiyer olmasından kaynaklıydı ama gerçekten beğemedim.
Oyunun kurgusunda galiba sıkıntı vardı. Anladığım kadarıyla yayladaki köye gelen elçi, yaylada yaşayan aşiretin düşman aşiretten birisi. Bu elçi, bu aşirete düşman olmasına rağmen köye dört senedir elini kolunu sallaya sallaya girebiliyor ve hatta o köyün gençleriyle de konuşup onları ayartabiliyor ya da bu düşmanlık olayını ciddiye alan tek kişi var ve o da Sarı Naciye'nin babası. Ayrıca oyunda Sarı Naciye ve ailesi bütün sene yaylada yaşıyorlar ve anladığım kadarıyla bütün köylülerle birlikte yaşıyorlar. Benim bilgime göre, yaylada bütün sene durulmaz, sadece belli dönemlerde yaylaya çıkılır. Ve benim bilgime göre yayla ormanlık arazi değildir ancak bunlar ormanda yaşıyorlardı. Yayla dedikleri yer ormandı.
Oyunun içinde danslar da var ve ben anlamıyorum, dans etmeye bu kadar elverişli vücudu olan insanlar neden vücutlarının vaad ettikleri dansı gösteremediler? Acaba dansı yöneten kişiden mi kaynaklıydı? Yoksa dansla birlikte başlayan ışıklardan dolayı dansı mı anlayamadım? Yoksa oyunla veya benle ilgili başka sorunlardan dolayı mı? Çünkü dansçıları gördüğümde müthiş bir dans performansı bekliyordum. Ama hiç de öyle değildi. Dans denizde birbirinin altından üstünden yuvarlanan dalgalar gibi olmalı ama bu dans perfomsı öyle değildi. Hareketleri sayarak mı yapıyorlardı: Şimdi şu hareket, şimdi şu sonrasında şu hareket ve ayağımı attım ve şimdi döndüm ve kolumu kaldırdım, o da kaldırdı ve şimdi indirdim...
Acaba bu oyunun bu kadar kötü olmasının, bu kadar beğenmememizin sebebi yönetmenden mi kaynaklanıyor? Oyun sırasında eminim ki yönetmenin "eyvahhh!" diye içimizin gideceği sahnelerde seyirciler gülüyordu. İlk perdenin ortalarından itibarek esnemeler başladı ve artarak devam etti. Ve samimi söylemek gerekirse ben de güldüm ve gülmemek için kendimi zor tuttuğum sahneler de oldu, hiç de komik bir sahne olmamasına rağmen.
Oyuncular çok mu ezbere oynuyorlardı? Şimdi üzülmem lazım, şöyle yaparsam üzülmüş olurum, gibi mesela.
Benim oyun hakkındaki düşüncelerim bu şekilde.
Ne olursa olsun, mutlaka tiyatro izleyin ve izlettirin çünkü "Tiyatro eğlence yeri değil, büyüklerin mektebidir." demiş Muhsin Ertuğrul.