Bosphoroots · Good over Evil · Song · 2025
saat çok geç oldu ama radyoda güzel şarkılar çaldığı için hala yatamadım. bu şarkıyı da paylaşıp iyi geceler diyorum.
Lint Roller? I Barely Know Her

Kiana Khansmith

blake kathryn
Sade Olutola
dirt enthusiast
todays bird
No title available

@theartofmadeline

oozey mess
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
DEAR READER
Peter Solarz
cherry valley forever

tannertan36
h

shark vs the universe
NASA
YOU ARE THE REASON

titsay
styofa doing anything

seen from Taiwan

seen from Germany
seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from France
seen from New Zealand

seen from Germany
seen from Germany
seen from Netherlands
seen from Canada
seen from Germany
seen from Australia
seen from United Kingdom

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United Kingdom
@burakurnaz
Bosphoroots · Good over Evil · Song · 2025
saat çok geç oldu ama radyoda güzel şarkılar çaldığı için hala yatamadım. bu şarkıyı da paylaşıp iyi geceler diyorum.
bayramda arkadaşla dedik ki, arkadaşlarımızın evlerine bayram ziyaretlerine gidelim. ilk gün kaldı, ikinci gün ananemlere götürmek için çiçek almıştım, dedim ki şöyle videolar çekelim, instada paylaşıyım, belki davet edenler olur. çektik. kimse çağırmadı.
aaa buraya sadece 1 video eklenebiliyormuş. abi bu sitede 2009dan beri varım, şu konuyu hala ilerletmediler ya. gerçekten ne kadar garip bir yönetimi var buranın. ceo mu değişmişti, satılmış mıydı neydi, ne olay olmuştu ya.
geçen gün benim arkadaşın bir çekim işi vardı, protokolün geldiği bir ödül töreniydi. ona yardıma gittim. yıllardır gittiğimiz problemli bir reklamcı var, onun işlerine hakim olduğum için krizlerin çözümü için ben gidiyorum hem de seviyorum ya. nez, banu alkan, çağla şikel, eski mankenler falan geliyor bir sürü. bu arada bu reklamcı da geçmişte bir köpeğe arabasıyla çarpıyor, köpek yerde yatarken tamponunu da kadraja alıp "neyseki bilmemne sigorta yanımda, içim çok rahat" gibisinden post paylaşıyor. böyle bir adam yani ve işte bazı organizsyonlar yapıyor. bu organizasyonlar için de söylenecek bir sürü şey var ama şimdi değil. işte oraya gittiğimizde yazıcı benim bilgiayarıma bağlıydı, çünkü başka bilgsayar yoktu hem de evden çıkmadan önce kurduğum ai ile fotoğrafları editleme otomasyonunu deneyecektim, arkadaş test baskısı olarak masaüstümde duran bu fotoğrafı baskı almış, bana verdi. ben de dün, eski bir sevgilimin fotoğrafını koymak için aldığım ama hiç kullanmadığım uzun zamandır duran çerçeveye koydum. bir de dün öğleden sonra izinliydim.
dirseğimde aylardır bir şişlik var ve dirseğimi aylardır kullanamıyorum. dirsek nasıl kullanılır ki diyebilirsiniz ama eminim bu yazıyı okurken bile kullanıyorsunuzdur. özellikle çalışırken ve araba sürerken kolumu koyamamak kötü oluyor. doktorlar muayene ile anlayamadı, ultrason istedi. onun için hastaneye gidecektim. ofisten çıkmadan çerçeveyi masama koydum, öyle çıktım. masamda duruyor yani dalgasına. bugün arkadaş geldi, taa liseden beri tanışıyoruz, masamızdaki en alakasız eşyayı sordu, ben de bunu gösterdim. gelip çerçeveyle fotoğrafımı çekip, tam bir başak burcusun, kendini beğenmiş, kendisine aşık falan diye story atmış. ya şimdi öyle iğrenç bir durum ki ne desen haklı çıkacak. sinirlensen "kendi doğrularından o kadar emin ki gerçekleri düşünemiyorsun bile" diyecek, "ne kadar salaksın" desen kendini beğenmiş olacaksın. ama içincü bir seçenek vardı ve bir şey demedim, o da bence saçmaladığını fark edip attığı story'i sildi.
gerçi ben de unutmuştum zaten. ya bu aralar, geçmişte yaptığım yanlışları, hammallıkları, saçmalıkları falan temizlemeye başladım. şimdi bu yaz muhtemel 5 farklı denetimimiz olacak, 4 tanesi eom müşteri denetimi. denetçilerin baktığı dokümanları iyileştirdim ama arka arkaya gelen denetimlerden dolayı düzenim birbirine rastgele takılan legolardan yapılmış bir kule gibi oldu. bir de işe başladığım zamanlarda bana bir çalışma düzeni, iş aktarımı vs yapılmadı. önceki mühendisle sadece 2 gün geçirdim. o da bir şey anlatmadı. başladıktan 1-2 ay sonra ilk denetimime girdim. böyle ilk iki denetimde bana bütün dosyaları halletmem söylendi ama iş tanımım henüz net olmadığı için bir yandan 3d çizim yapıyorum, bir yandan satın alma projesi yürütüyorum, bir yandan dokümantasyonu iyileştiriyorum, bir yandan ürün devreye alıyorum, bir yandan kalıp/fikstür/aparat bakım takibi yapıyorum, bir yandan sürekli bir eğitime katılıyorum, bir yandan proje toplantılarına katılıyorum, bir yandan yalıncılık yapıyorum... ben patladım tabii ve o zamanlar ben acemilikten baya bir sıçıp sıvamışım. şimdi o sıvayı temizlemeye çalışıyorum.
geçen postta bahsetmiştim, synthesizer atölyesine başladım dün. birkaç arkadaş da oradaydı. kendi synth'imi götürdüm, neden beceremiyorum, bende mi yoksa bilgisayarın ram'inde mi, ses kartımda mı, makinede mi diye. yani bendeymiş açıkçası ama synth'in programlamasını iyi bilmek gerekiyormuş. klasik synth'lerden farklıymış.
bu arada, rastalılık nasıl gidiyor diye kısa bir anlatmak istiyorum. arkadaşlar rastalılık yıllardır gömüldüğü kadar sıkıntılı ve kötü bir şey değilmiş. üç önemli nokta var:
1-doğru tokalama malzemesini bulmak gerekiyor
2-doğru şampuanı kullanmak gerekiyor.
3-iyice kurutmak.
doğru doka önemli. ben başta kıskaçlı büyük bir toka kullandım, sonra uzun süre lastikli bez toka kullandım, daha sonra buffla bağladım. bunların ikisi de rastaya zarar veriyormuş, örgüleri yerinden çıkarabiliyor ve örgüler çıktıkça içerde kalanlar giderek daha rahat çıkıyor. bir gün rastacım kendi ördüğü bir şeyi verdi, kısa sürede kaybettim. sonra kendi rastamla rastalarımı bağlamaya başladım.
katkısız şampuan kullanmak gerekiyor. dalin gibi mesela. kokusuz, kremsiz, falansız filansız yalansız dolansız. çünkü tüm o özellikler kalıntı olarak rastanın içinde birikiyor. önceki rastalarımda hep oldu bu ve işkence bir şey ya. bu şampuanı da 1/10 oranında suyla karıştırıp birkaç gün boyunca gün çalkalamak gerekiyor. ben 1,5 litrelik şişelerde karıştırıyorum, üzerine de tarih yazıyorum. en eski olanını kullanıyorum. şampuanımın markası da s ile başlayan, çevreye zarar vermeyen, etik üretim koşullarında üretilmiş bir şampuan, fiyatı muhtemelen dalinle aynı.
rastalar eğer tam olarak kurutulmazsa koku ve küf oluşabiliyormuş.
bunlar dışında hiçbir şey yok. hatta baya da keyifli. oynaması, sallaması falan. bir de bu rasta düğümleri yerlerinden çıktıkça yakınalrdaki başka bir rastanın içine girebiliyorlar. onları da ara sıra nazikçe ayırmak gerekiyor. ayıramadığınızı kesin çünkü giderek onlar da çığrından çıkıyor. soldaki fotoğrafta çok karmaşık gibi görünüyor ama aslında böyle korkunç değil, sağdaki gibi güzel.
yani yaptıracaksanız eğer elimden geldiğince destek olurum ya da istanbulda olup da rastalı olan varsa bana ulaşın lütfen, birkaç şey sorucam.
wow şarkı ne iyi geldi ya. tam eve girerken aklıma geldi, çok iyi oldu. uzun bir süredir neden yazamıyorum diye düşünüyordum çünkü. bu şarkıyla bu yaz antalyadaki koylara doğru gidiyor olmayı, aşağıdaki şarkıyla da ıspartadan sonraki virajları dönmeyi hayal ediyordum. ıspartanın sonrası biraz serin oluyor, camlar açık püfür püfür...
lakin bu yaz da tatil yapamıycam. çok yoruldum, etrafımdaki herkes yılda iki defa bronzlaşıp geliyor, bense ankara kavrukluğu. ama seneye bogota istiyorum. mısır'ı, japonya'yı, avrupa'yı, balkanlar'ı hep instagram storylerinden yıllaaardır görüyorum. her şey çok endüstriyel. insanlar endüstrinin ne kadar yağlı ve büyük dişlileriyse, onları 1 tur döndürmek için 10 tur dönen küçük dişlilerin azimli performansını, kendilerine taparcasına verilen profesyonel bir hizmet olarak algılıyorlar. ben böyle bir şeyi hiç bir zaman sevemedim.
neyse ya.
yarınki programım güzel. yarın kebap. işe normal saatimde gidiyorum, yemeğe kadar, geciken işlerimi hallediyorum. öğle yemeğimi de yiyip biraz zaman öldürüp 2 gibi çıkıyor ve hastaneye gidiyorum. orası biraz sıkıntılı çünkü randevu almaya gittiğimde çok fazla insanın beklediğini gördüm ve randevu olarak 3 saatlik bir aralık vermişler. dirseğimde meme çıktı, ben de iltihaplı romatizmadan dolayı diye düşünüp zaten kontrole gitmem gerekiyordu diyerek gittim. muayenehanedeki ultrason cihazıyla baktılar, katı bir şeyin üstünde sıvı var, dediler. operasyon gerekebilirmiş. 3 aydır falan şişlikten dolayı dirseğimin üstüne koyamıyordum ve bu hafta bayağı bir indi. işte asıl ultrasona giricem, işim 5 dakikada bittikten sonra eve gelip synth'imi alıcam çünkü nihayet çok ucuza bir synth atölyesine başvurdum. yarın o başlıyor. 4 hafta sürecek, salı günleri saat 19:30da.
işim de neden gecikti. ya çok tuhaf, (gerçekten tuhaf), bizim tabii olduğumuz standartı daha geliştirip kendisine standart oluşturan bir müşterimizde iş takibi ve iletişim konusunda problem yaşanıyor. olayı sonuçlandıracak kişi benim ama onay süreci olması gerektiği şekilde yönetilmeden benden kanıt doküman isteniyor, eğer onay gelmezse benim kanıt dokümanı hazırlamam da boşa gidecek. müdürüm sordu, yaptığımı söyledim ama aslında yapmadım. onu yarın yapsam mı acaba diye düşünüyorum ama dallanıp budaklanacak başka konular da var, bu aralar önce onları toparlıyorum. yani önce yerdeki yaprakları temizliyorum, sonra ağacı buduycam.
ya gerçekten beni sinirlendiriyor bu tür olaylar. bir de genel müdür çok kafasına göre hareket ediyor ya. ya şu taşı al şuraya koy demesi bile bizim işlerimizde bir sürü şeyi etkiliyorken bu adam yerdeki taşlara rastgele vura vura yürüyor. elimizde doğru düzgün bitmiş bir iş yok. sürekli bir şeyi düzenliyoruz, değiştiriyoruz, siliyoruz sonra yeniden ekliyoruz. daha yayınlayamadan değişen dokümanlarım oluyor sürekli. ne yazılım var, ne ai var. ai'da yarın yasaklanıyor. bugün copilot'u kullanmaya başladım, 6 prompt girdim, 4 formül verdi bana ve kredim bitti. İT'ye söyledim, lisansım bedava olduğu için böyleymiş, üst lisans 400 dolarmış. abi bana ne ya, bugün, yemin ediyorum, belki 9-10 saatimi alacak bir işi ai 1 saatte yaptı. şimdi 400 dolar mı yoksa benim 9-10 saatim mi? saçmalık ya.
bir de geçen hafta şirketin ceo'su gelip bizden defalarca özür diledi. nasıl üzgün, nasıl mahcup, nasıl dokunsalar ağlayacak. bir performans gibi izledim, gerçekten harikaydı, sanat galerilerinde görebileceğimiz bir performanstı.
edit: hop geri geldim hemen, biraz gergindim ama gergin uyumayalım, keke'lerimin şu güzel şarkısını bir dinleyelim:
komple rasta ürdürdüm
evet buraya uzun zamandır yazmazken neler neler oldu yine. iki psikolog sevgilim oldu; ford, otokar, claas hepsi denetime ve müşteri ziyaretine geldi; komple rasta ördürdüm, yavru bir kediyi ölmekten kurtaramadım, etrafımda bir sürü yavru kedi oluverdi resmen kedi kediyi çekti...
rasta ördürmek benim için gerçekten çok uzun bir yoldu. öncesinde yıllarca saçlarımı rasta için uzatma denemeleri yaptım. uzatma süreciyle ilgili denemeler yaptım, saçımı nasıl kullanabileceğimi öğrendim. hatta 3 sene boyunca duşta geçen zamanımı ıslak ve kuru bölgeler diye ikiye ayırarak süre tutmuştum. maksimum ne kadar uzatabileceğimi test etmiştim. ayrıca da rastafari tarzı yaşamayı seçen ve deneyimlemiş kişilerle uzun zaman geçirdim vesaire vesaire. çünkü kafama bir implant taktırıyorum ve bununla yaşamam gerekiyor. ve, bu ağırlığı olan ifade biçimi olarak vücuda müdahale araçlarının en az asimile olanı olduğunu düşündüğüm rastanın bir söylemi, politik tavrı, biçimi, amacı olmalı yani içi boşaltılmamalı. bunun için içimi doldurmakla uğraştım.
dediğim gibi, bu bir implant gibi. vücut ile zamanla dengelenen bir varlık. vücuduma vücudum dışından bir şey sokmadan, kendimi değerlendirerek dönüştürdüm. kendimden beslendim, kendimi besledim, kendimle beslendim. üzerime biraz daha çamur sürdüm.
bu sürecin sabrı gerçekten insanın ruhunu mücadele ile besliyor. zaten rasta yaptırmak sünnet gibi bir hareketti. bittiğinde arkadaşlarım tarafından büyük bir süreci atlattığım, buna dayanabildiğim için tebrik edildim.
daha da derinleşmek için rasta hakkında bir kitaba başladım (rasta ve direniş-horace campbell). bitirdikten sonra umarım buraya yazarım.
bir süredir evimdeki masamda büyük bir karmaşa yaşıyordum. çok fazla kablo, az yer... bir de müzik aletlerimi hep çantalarda tutuyordum, bu yüzden aylarca hiç uğraşmadığım oluyordu, çünkü bütün kabloları çantadan çıkar, kurulumları yap, sonra geri topla... birkaç ay önce ofiste kullanmak için synthesizer'in altındaki yükselticiyi almıştım ama daha iyisini bulunca onu ofiste, bunu ise evde kullanmaya karar verdim ama bilgisayarım için küçük olduğu için synthle kullanıyorum. dönüyor olması sayesinde yerinden hiç oynatmadan kullanabiliyorum. bilgisayarımın altı için de daha büyük bir altlık aldım, o kadar güzel oldu ki, oturunca tam göz hizama geliyor. eskiden neymiş öyle ya, sürekli aşağıya bakıyordum. bir de bluetooth klavye aldım, böylece bilgisayarın klavyesine de muhtaç değilim. usb 3.0 çoklayıcı aldım, portlarını açıp kapatabiliyorsun.
bir de volca serisinin sample 2'sini aldım, yanlışlıkla. ben canlı çalarken aynı zamanda yeni bir kanal olarak atıp düzenleyebileceğim ve loop çalabileceğim, sequencer olarak kullanabileceğim bir cihaz zannetmiştim ama amacı farklıymış. sesleri içine, kendi programı üzerinden atabiliyormuşuz. ama pratik ve verimli bir cihaz.
bir de kablolarımı artık bu şekilde bağlayarak kaldırıyorum çünkü bu dönem çok fazla kablo almam gerekti ve bunları saklamak büyük sıkıntı . geçen hafta, hep sabit şekilde duran bir kablom bile bir sabah çalışmamaya başladı, narin şeyler. kablolarımın hepsini tamamlayarak sync'leri, midi'leri vs artık kullanabiliyorum. yani bu şu demek, farklı cihazları birbiriyle senkronize edebiliyorum, birini tetiklediğimde diğerleri de aynı başlayabiliyor veya birinden diğerine doğrudan ses veya filtre aktarabiliyorum.
synhtesizer'i de kullanmayı öğrendim, hangi özelliğinin ne işe yaradığını, neyi değiştirirsek nasıl bir sonuç beklemeliyiz, artık daha bilinçli ilerliyorum. bazı sesler de üretiyorum.
ama bana biraz daha ileri seviye bir analog synth gerekli olduğunu düşünüyorum.
arabalarımızın parçaları kırıldığında veya dandik yapıldığını gördüğümüzde "bunu tasarlayan mühendisin, bunu üreten mühendisin, bunu onaylayan mühendisin...." diye sövmeye başlıyoruz ya, mühendislik bir durum yok, orada küfrü hakedenler patronlar. anlatayım:
öncelikle otomotiv sektöründe çalışıyorum ve ana sanayi üretici firmaların birinci sınıf tedarikçisiyiz. aynı zamanda da tasarım ofisimiz var, ben de zaten o ofiste çalışıyorum.
dün instagramda bir video gördüm, adam arabasının farını arabasına bağlayan tutucu parçanın tasarımından şikayetçi ve bunu yapan mühendisin diye sayıyor.
bizde yani otomotiv sektöründe yeni parça tasarlanacağı zaman ana sanayi firmasından kabuk datası ve takılacağı bölgenin minimum seviyede detay içeren datası gelir. mühendisler öncelikle, ürettikleri parçanın bağlı olduğu regülasyona uygun olarak insan güvenliğini sonra müşterinin özel isteklerini (örneğin karbon emisyonunu azaltmak amacıyla hafif ve ince parça tasarım talebi olabilir), sonra da fabrikanın kabiliyetleri ve bütçe çerçevesinde üretilebilirlik ve montajlanabilirlik kriterlerini göz önünde bulundurarak kabuk datasının içini doldururlar. regülasyona uygun olarak tasarlanan parçalar önce analize sonra da müşteri ile birlikte belirlenen testlere tabii tutulurlar, bunlar titreşim, kola, korozyon gibi testlerdir. sonra da homologasyon onayına gönderilirler. fabrikadan çıkan hiçbir araca homologasyon onayı olmayan parça takılamaz. merdiven altı yan sanayi firmaları buna tabii değillerdir çünkü onların sertifikaları veya bayrakları yoktur.
müşteri ile projenin başında bir fiyat üzerine anlaşılır, bizler üretim maliyetlerimizi belirleriz, müşteriye sunarız, müşteri de kendi verebileceği fiyatı belirler ve bize sunar ve el sıkışılır. tedarikçi firmaların karı özellikle binek otomotiv sektörü için parça başına çok düşüktür çünkü yıllık üretim adetleri çok büyüktür. bundan dolayı da üst yönetim parçalardan maksimum kar etmek ister. hem parçanın analizden geçmesi için hem karbon emüsyon miktarını azaltmak için hem de gerek üretim maliyetini azaltmak için (ki üretim maliyetleri hiç azımsanacak bir şey değil) "şuraları boşaltabilirsin, buralar fazla olmuş" veya "buraları doldur, buralar kısa kalmış" gibi revizyonlar verilir. firmanın kalite ve müşteri memniyeti anlayışına bağlı olarak bu testler sırasında parçalar asgari seviyede veya gayet tatmin edici bir seviyede tutulur. mühendis, kendisine verilen bütçeye, patronun talebine ve müşteri özel isteğine uymak zorundadır.
adamın instagramda küfrettiği videodaki parçayı bizim tasarımcılara sordum, birisi 15 yıldır büyük araç sektöründe diğeri de 10 yıldır binek araç sektöründe çalışan tasarımcılar. birisi dedi ki firma strateji olarak yedek parçadan kazanmayı amaçlamış (mantıklı çünkü yedek parçadan ana sanayi firmaları gerçekten çok ama çok büyük kar ediyorlar), diğeri de bağlı olduğu regülasyon gereği çarpışma anında insana mümkün olduğunca az zarar vermek için oraya kırılıp içe göçen bir tasarım yapmışlar (bu da mantıklı çünkü dediğim gibi regülasyonlar öncelikle can ve sürüş güvenliğini düzenlerler), dedi
bir de bir şey eskidiğinde "bunu ne biçim planlamışlar bak 10 sene oldu ve anında kırıldı" deniyor. ya benim yanımda yüzlerce parça tasarlandı ve üretim süreçlerini planladık ama bir kere bile "şu parça 11 senelik gibi görünüyor, bunu azaltalım, 10 olsun" demedik. diyemeyiz de. yani üretim sürecimizi, kullandığımız malzemeyi, ürünün tasarımını, kalite süreçlerimizi falan belirlerken "10 sene götürür ya" demiyoruz. ama dediğim gibi her şeyin belirlenmesinde belli sınırlar, patronlar ve patronların kar beklentileri var. yani 10 senelik zaman dilimiyle bizim bir alakamız yok.
yani sövecekseniz patronlara sövün. bizlik bir durum yok.
mesela bizim kalitemizin yüksek olması nedeniyle müşteriye de yüksek fiyat vermek durumunda kalıyoruz, müşteri ise gidip merdiven altı üreticileri tercih edebiliyor. ama onların elektrik bandını dolayarak birleştirdiği terminalleri biz özel bir muf ile ısıtarak birleştiriyoruz. onların elektrik bandı sıcakta eriyip gevşeyebilir ve kablo uçları serbst kalabilir ama bizimkine hiçbir şey olmaz.
küfredecekseniz patronlara küfredin.
birileri artık beni duysun, neler yaşadığımı fark etsin istiyorum. birileriyle açıkça ve dürüstçe konuşabilmek istiyorum. tunus'daki fosfat madenleriyle ilgili bir belgesel izlemiştim, kendi içimde kendimle mücadele etmekten o madenlerin zehriyle çürüyor gibiyim.
uzun zamandır herhangi bir şeye karşı yüksek bir heyecana sahip olamıyorum.
eskiden ne kadar çok merak ederdim, kurcalardım, peşinde koşardım, yatağa yattığımda plan yapmaktan uyuyamazdım. şimdi ise bıkkın bıkkın oradan oraya yürüyen biri oldum. oflaya oflaya koridordan yürüyen, tuvaletten çıkan biri.
şimdi ölümü bile isteyemez sadece bekler oldum.
büyük bir sevgi eksikliği yaşıyorum. böyle olunca diğer her şey ağacını kaybetmiş çürümekte olan bir meyve gibi kalıyor.
çok güzel bir 2 sene geçirdim. gerçekten ama gerçekten harikaydı. hem duygu'ya hem aybüke'ye sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu park benim hayalimde günlük güneşlikti
arkadaşım böyle bir program yapıyormuş. şans eseri denk geldim.
şu an, tam şu an çok iyi bir seks yapmayı hakettiğim bir motivasyondayım. öyle bir süreç bitirdim ki, inanamazsınız. ve işin kötü tarafı ne biliyor musunuz? bu işin odak noktasında eski sevgilim var.
serbest bir yaz öğleden sonrasısı seksi, sonunda bira içmeye çıkılacak falan. ya da geceki konser sonrası çıplak ve yerden yüksek devam eden bir yaz öğleden sonrasısı.
geçenlerde ofisteki abi dedi ki, eve gidiyorsun konuşan, yüzüne bakan, hoşgeldin diyen yok, işe geliyorsun yapacağın, tatmin olacağın, eline sağlık diyen yok.
insan gerçekten de kendisini bir şekilde tatmin etmeden yaşayamıyor. kemirilmiş gibi hep eksik ve acıyla yaşıyorsun.
yıllar önce bir adam galiba tedx konuşmasında anlatmıştı, birisi tekstil mühendisi ilanına cv'sini kumaşa basılı olarak göndermiş. allam bu piramit şeklinde o kadar geniş bir tabana yayıldı ki, herkes etrafındaki objelere cv medyumu olarak bakmaya başladı. sonra bunun bokunu çıkaran örnekler de artmaya başlamıştı.
cv konusunda dünyacak kafamızın karışık olduğu, çok çirkin cv tasarım trendlerinin ortaya çıktığı zamanlar geçirdik ve maalesef de bazılarının hala devam ettiğini görüyorum. sahip olduğun yeteneklerle ilgili bilgini ifade etmek için, kendine ne kadar güveniyorsan 5 çemberden o kadarını doldurduğun cv'ler var hani, kimse ama kimse "oo kendisine excelde 5 üzerinden 4 vermiş, o zaman çağıralım" demez. eyvallah, bir dönem ben de çok özendim, çok şık ve kurumsal gibi görünüyordu gözüme ama değil, çok gereksiz bir trip. o çemberlerin kapladığı yere yazacak kelimesi olmayanlar o tür cv'leri tercih ediyorlar. halbuki excel'de ne yaptın veya ne yapabilirsin, bunları anlatsan hem ışık hem de güven verirsin. çünkü cv'ne bakan kişi senin excel'le ilgili ufkunun ne kadar geniş olduğunu bilemez, kendi ufkuna göre ya da çevresindeki senin yaşıtlarının sahip olduğu ortalama bir ufka göre değerlendirecektir. yani boş bıraktığın 1 çemberi, "oo vba'ya anadili kadar hakim, pyhton'la da exceli birleştiriyor ama powerbi'da eksiği var" diye düşünmez çünkü düşünemez çünkü elinde bunu düşünmesine yardımcı olacak bir verisi yok. büyük bir otomotiv firmasında işe kabul edilen bir abimin hazırladığı cv'yi gördüm, görseniz daktiloda yazılmış zannedersiniz, o kadar sade.
aşağıdaki görsele bakın. mesela photoshop'daki 50 komutun 40'ının yerini mi biliyor yoksa 50 komutu 8'ini 3 farklı kombinasyonla kullanmasını mı biliyor belli değil.
bir de iletişim bilgilerini ikonla ifade eden var. pideci misin abicim sen? niye daire içinde telefon ikonu?
her neyse, evet cv hazırlıyorum. uzun zamandır cv hazırlamaya çalışıyorum. cv hazırlarken canımı çok sıkan şeylerden birisi de sektörümün benden kaliteli bir cv tasarımı beklememesi. keşke vizyonumu, hayal gücümü, program bilgimi gösterebileceğim bir cv hazırlayabilseydim. bir de cv'ye fotoğraf eklemek istemiyorum. tipimle yargılanmanın yanlış olduğunu düşünsem de bazı şirketler ve pozisyonlar açısından neden fotoğraf istendiğini de aslında anlıyorum.
daha önce sigarayı bırakmak için 2 defa ciddi teşebbüsüm oldu. birinde 3 gün içmedim ama 30 aralık gecesi yılbaşı için istanbula gitmeye karar verince bozuldu; diğerinde ise sanırım 5-6 gün içmedim ama harika bir müzik festivaline bilet almıştım ve bir şeyler içeceğim zaten çok belliydi. şimdi ise tekrar deniyorum. çünkü madem maddi durumumu toparladım ve spora tekrar başlama şansım var, o zaman bunca aydır dişimi sıkmama değsin ve tükenerek kazandığım parayı öksürerek değil havanın güzel kokusunu duyarak harcayayım.
sigara içmeyince evet bir sabırsızlık, öksürük vs oluyor bir süre ama beni korkutan şey kalbimin daha hızlı atması oldu. gpt'nin dediğine göre kana giderek daha fazla oksijen karıştığı için kalp, sigara içtiğim zamandan daha fazla çalışıyormuş. yani o da normaline alışmaya çalışıyormuş.
bir de şunu kabul ettim: sigara bana başkalarından daha fazla zarar veriyor. günde 20-30 tane hatta 40 tane sigara içenler çevremde çok fazla. müdürüm günde 21 tane içiyormuş, yemek falan yemiyor, sigara öncesi iki lokma poğaça atıştırıyor. servisçinin kahvaltı ve akşam yemeği alışkanlığı yokmuş, adamın sabah 6.15-7.20 arasına tanık oluyorum, o aralıkta 4-5 tane sigara içiyor. şirketteki diğer kişiler de neredeyse her saat başı sigaraya çıkıyor ve bazıları 2 tane birden içiyor. anlamadığım şey keyif alıyor ve herhangi bir sağlık sorunu yaşamıyor gibi görünüyor olmaları. ben 3. sigaradan sonra keyif falan almıyorum ama işte 3. sigarada durduramıyorsun çünkü önceki 3 sigaranın keyfini istiyorsun. eğer arka arkaya birkaç gün 10'dan fazla sigara içersem ciğerim acımaya başlıyor. bende hem iltihaplı romatizmadan dolayı eklemlerimi taş gibi yapıp kitliyor hem de enerji düşüklüğü yapıyor. yani düşününce götürüsü daha fazlaymış gerçekten de.
maddi olarak ise şöyle: eskiden sigaraya vereceğin parayı biriktirip ev veya araba alabiliyordun. hatırlıyorum, ekonomi o seviyelerdeydi. benimkini beraber hesaplayalım: sporu bıraktığımdan beri yani eylül başından beri diyelim, ortalama olarak 2 günde 1 paket bitiriyordum. 10 lira zamlı fiyat uygulanmaya başlayalı daha birkaç hafta olduğu için güncel fiyatı düşünmek yanlış ama hadi zamlı fiyattan hesaplayalım. eylülden bu yana yaklaşık 10k tl harcamışım sigara için. bu paraya arabama yeni yazlık lastik bile taktıramıyorum. şu anda almak veya yapmak istediğim hiçbir şeyi bu parayla yapamazmışım. o yüzden maddi olarak bir motivasyonum yok.