Kamufle, Aslı Güngör · Hayale Daldım · Song · 2015
todays bird
Stranger Things
Mike Driver

Jar Jar Binks Fan Club

No title available
Not today Justin

Product Placement
The Bowery Presents

bliss lane
One Nice Bug Per Day
noise dept.
$LAYYYTER
🪼

★
EXPECTATIONS
𓃗

tannertan36

izzy's playlists!

Origami Around

gracie abrams
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Russia
seen from Bangladesh

seen from United States

seen from Türkiye
seen from Bangladesh

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Singapore

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Singapore

seen from Estonia
seen from Colombia
seen from Brazil

seen from Malaysia

seen from Türkiye
seen from Kyrgyzstan
@burakurnaz
Kamufle, Aslı Güngör · Hayale Daldım · Song · 2015
bu sabah mesaiye gitmeden önce çok fazla yağmur yağıyordu. yolun neresinin ne zaman güzel olacağını bildiğim için yağmur durduktan sonra ona göre bekleyip yola çıktım. yolu birkaç pürüz sürücü hariç genel olarak birlikte gittik. son yol ayrımında 3 araba kaldık:
Essaie Pas · Nuit de noce · Song · 2011
önde
ford
-----
connect
orta d a
-
-
ben.
-
en
arkada
auuuuuudi.
her şey bu kadar erotik değildi
şarkıya kapılıp dans ederken yazdığım için öyle hissettirdi.
üçümüz de öyle sürüyorduk ki tüm hayatın arkasındaki üçlü ortak üst akılmışız gibiydik. hiçbirimiz birbirimize olan mesafemizi bir adım bile oynatmadık, bütün olmuş gibiydik. yerler ıslak olmasına rağmen kimse önden ya da arkadan kaymıyor, yollar bomboş olmasına rağmen kimse hızlanıp gitmiyor, allah bizi izlemekten keyif alıyormuşçasına başka araba da gelmiyordu. biz üçümüz yağmur sonrası bir tepeyi önce tırmandık, sonra güneşi görüp selam vererek sağa kıvrıldık. o an orada sürmekten keyif alan ve kendi sınırını bilen 3 sürücüydük.
cuma akşamından beri sanırım 8 ya da 9 film izledik çünküğ arkadaşıma televizyon aldık:
arkadaşımın evinde yıllardır bir şey izlemek için çok uğraştık, küçük laptop'lardan biraz daha büyük monitörlere, oradan biraz daha büyük bir televizyon ekranına, sonra uzun bir süre yine bilgisayar monitörü, sonra projeksiyon derken nihayet televizyona gelebildik.
büyük ekran televizyon harika bir şeymiş arkadaşlar. projeksiyonun çok çok düşük lümeni yüzünden hiçbir şeyi göremiyorduk, gündüzleri zaten hiçbir şey izlenmiyordu. bir de hafızası, işlemcisi vs çok kötü olduğu için app de yükleyemiyorduk, netflix ve youtube arasında sürünüyorduk.
ayrıca geleneksel televizyona da hasret kalmıştık. zaplamayı özledik. kanal kanal gezip bu neymiş diye takılıp elimizde kumandayla uyuyakalmayı özledik. ana haber ve tv reklamı izlemeyi özledik. gece 2'de aniden bir yeşilçam filminden gelen ani fren sesine uyanmayı özledik.
tv360 bile izliyoruz. haberleri ve tartışma programlarını izliyoruz. dünya kupasını canlı izledik. tarık akan'ın yaz bekarı, orhan gencebay'ın leyla ile mecnun filmini, mubi'de sürekli bir şeyler anlatan, çiğ eleştirilerle dolu öğrenci filmlerini ve body horror'ları izledik.
ama sıkıntı şu ki teknoloji içeriğin önünde kalmış. bu kalitede bir televizyonda izlenebilecek, televizyonun hakkını verebilecek içerikler çok az. eski filmler de büyük ekranlara uyumlu olsun diye aralara piksel eklene eklene şekerbank'ın basma kumaşlarına dönmüş.
bu arada tv'yi letgo'dan bulduk ve çok ucuza geldi, garanti belgesi vs yok, ne zaman alındığı da bilinmiyor. ekran jelatinini çıkarmamışlar ama kumandanın boyası dökülmüş. gittiğimiz ev güldür güldür gibiydi. kadın, babası ve çocuklar vardı, kocası çalışıyormuş. kadın sürekli "kocam çok titizdir", "biz teknolojiden hiç anlamıyoruz" ve "kocam işinde çok iyidir" diyordu. iddiasına göre kendisi de çok titizmiş ama televizyon ünitesinde abartmıyorum parmağım kadar toz vardı. kapıyı açmak için kolundan tuttum, kolu elimde kaldı. kadın da hala "kocam çok titiz olduğundan, ben çok titiz olduğumdan, teknoloji özürlüsüyüz" falan diyip duruyor, yetti artık ve "abla abi çok titizdir işinde iyidir diyip duruyorsun da kalpının kolu elimde kaldı" dedim artık. "çocuklar büyüsün de o zaman yapacak, şimdi çocuklar çok haraketli ama kocam çok titizdir" dedi. "o tamam da bu tozu gördün mü abla" dedim, "aslında çok titizimdir ama çocuklar çok hareketli" dedi.
ya neyse işte, bu aralar televizyona düştüm.
soldaki çekmeceli şeyi de çöpten buldum. arkadaşın sokağının iki başında da çöp konteynerları var ve özellikle bir tanesine tertemiz eşyalar bırakılıyor. oradan çok eşya getirdik eve. mesela hatırladıklarım halı bulmuştum, kitaplık bulmuştum, bu çekmeceyi buldum. başka neler vardı acaba ya. bulduklarımın bir kaç tanesini eskitip attık. başka bir arkadaş %100 deri sıfır çanta buldu.
çöp demişken aklıma geldi, size aylık harcamalarımı 150k'dan 28k'ya nasıl düşürdüğümü anlatan bir deneyim yazısı yayınlayacaktım ama televizyon izlediğim için kaldı. zaten bu post'ta arkadaşımda bir şey izlemenin tarihçesini inceledik. şimdilik bir spoiler bırakayım: sikke sikke tasarruf. ayrıca etrafta bir sürü bedava şey var, sırf bu ay bonus puanlarımla yaklaşık 1k'lık alışveriş yaptım.
bankalardan korkmayın, onları şirkette yan yana çalışmak zorunda kaldığınız bir iş arkadaşınız olarak görün ve ona göre davranın.
bu şarkıyı bu akşam iş dönüşü otostopla aldığım yolcu hediye etti. yol gidip gelmekten sıkıldığım için sanayinin çıkışındaki nizamiyeye doğru giderken uzaktan, nizamiyenin hemen çıkışındaki üst geçidin oralara belki bir otostopçu vardır da alırım ve sohbet ederiz diye baktım ama kimse yoktu. birkaç kilometre gidince nadiren de olsa otostop çekilen bir kavşakta iki kişi duruyordu, onları aldım. birisi bankacıymış birisi öğrenciymiş. güzel güzel sohbet ederek geldik. bankacı olan bana bir müşterisinin hesabındaki parayı gösterdi, abartmadan yazıyorum, 99.999.999.999.999.999 gibi bir şeydi hatta belki birkaç basamak eksik yazmış bile olabilirim. basamaklandırmasını yapamayacağım kadar çok büyük para. nato haftasında türkiyeye çok büyük miktarda para girişi olmuş, bu müşteri de parayı amerikadan getirmiş. parasını kullanamadığı için bu arkadaşla görüşmüş, merkez bankası konuya dahil olmuş. rastalarımı görünce o da kendi saçlarının hikayesini anlattı, beline kadar uzatıp ördürüp kökünden kesip toprağa gömmüş. inerken de bu şarkıyı dinlememi önerdi.
bu hafta iveco'nun denetimi vardı. aslında gerçek bir denetim diyemeyiz çünkü biz projeyi zaten aldık ve imzalar atıldı ama hem bir çeşit process denetimiydi hem de iveco'nun başka araçları için capability'imizin değerlendirildiği bir denetimdi. sınır 80'di, biz 80,5 puanla geçtik. ama tatmin olmuş hissetmiyorum. boş hissediyorum. mutlu da değilim, heyecanlı da değilim, bir tuhaflık var diyorum yani. şirketime karşı artık ne sadekat, ne heyecan, ne merak, ne nefret, ne öfke, hiçbir şey hissetmiyorum. zamanımın çoğunu işlerimi nasıl yapacağımla ilgili plan yapmak için konsantre olmaya çalışmakla ve sakin kalmaya çalışmakla geçti. denetime başlamam gereken ideal zamanda başlayamadım çünkü şirkette ve odada sürekli bir şeyler değişti, yeni bir projenin toplantılarına başladım, odaya ve diğer birimlere yeni arkadaşlar geldi, işten çıkanlar oldu falan her şeyin arka arkaya olması dikkatimin içine sıçtı. doğru zamanda başlayabilseydim bu kadar çok mesaiye kalmama da akşamları veya yolda sürekli bu denetim için nasıl bir sistem oluşturacağımı düşünmeme de gerek kalmazdı.
bu hafta da byd gelecekti ama çinlilere gönderdiğimiz gizlilik sözleşmesi gururlarını incittiği için gelmekten vazgeçtiler. belki biliyorsunuzdur, busworld fuarında çinliler araç parçalarının tasarım detaylarını kopyalamak için her yolu denediler, tampona cetvel koyup ölçü alan bile vardı. bizim almanya'daki merkezimiz de çinlilerle uğraşmamak için bize yıkmaya çalışmıştı. otomotiv sektöründe bu aralar pek sevilmiyorlar.
ağustos'un başında 2. ara denetimimiz olacak. haftaya o denetim için hazırlanmaya başlamam lazım.
konsantrasyon. kafamı toplamakta çok zorlanıyorum.
dün bayağı yorucu geçti, hem fabrikada hem de sonrasında güzel işler yaptım. fabrikada aslında yine bana ait olmayan bir sorunla uğraştım. işten çıkınca ananemleri arayıp dışarı çıkalım dedim. onlar da hemen hazırlandılar, mansur yavaş'ın açtığı yeni ve baya büyük bir park var, oraya gittik. baya bi yürüdük, dönüşte de altın gün ve gaye su akyol açtım, müzikleri sevdiler, eşlik ede ede geldik.
dün gece arkadaşta kaldım, güya sabah 8-9 gibi mesaiye başlayacaktım ama bütün gün arkadşaın evinde kahvaltı, ev işleri, sohbet-muhabbet derken saat 5'te ancak çıktım. güzel bir televizyon aldık, o baya bi uğraştırdı. öncede sinevizyon vardı ama gündüzleri bir şey izlenmiyordu, akşamları da hep karanlıkta oturmak zorunda kalıyoruk. ona rağmen karanlık sahneleri, loş sahneleri falan hiç göremiyorduk. koskoca breaking bad boyunca walter'ın evinin içini bile göremedik. televizyon aldık, valla gözlerimiz bayram etti ya. şimdiye kadar izlediğimiz her şeyi baştan izlemeyi falan düşünüyoruz. bir de bütün app'lerde premium'um var ama cihaz kaldırmadığı için izleyemiyorduk. şimdi hepsini kurduk, disney, hbo, tod, prime, off püfür püfür vallahi.
akşam yine mesaiye kaldım. mesaiden dönüşte sakin, manzarası güzel, konforlu bir kafede kafeinsiz bir şeyler içip biraz düşünmek için bir kahveci aradım ama yok, önü ve içi ferah olan hiçbir yer yok.
her yer gürültülü, her yer poz kesenlerle dolu, her yer bağıra bağıra konuşanlarla dolu, her yerin önünde inşaat var, her yerde yapay bitkiler var.
kitap okumak istiyorum ama işle ilgili durumları halledemediğim için sürekli çalışmak zorunda hissediyorum. çok yoruldum.
bunları düşünürken bir yandan da gözüme güzel bir renk çarpıyor, meğer arkamda batan güneşmiş.
geçen gün düşündüm, büyükşehirde merkezde yaşıyorum ama şehri hiç görmüyorum, hayatım ev, ankara bulvarı ya da batıkent, eskişehir yolu ve polatlı'da geçiyor.
zihnimi toparlamaya çalışıyorum. tüm gün en çok yaptığım şey bu. özellikle işlerden dolayı stresim bu aralar çok fazla. para harcamayı bıraktım diyebilirim. para harcamanın keyfinin yanında stresi, yorgunluğu, uğraşı da çok fazlaymış, yok kargo takibi, yok iadesi, yok aynısının kırmızılısı, yok doğru bedeni falan... üzerimden resmen sigarayı bırakmışım gibi bir yük kalktı. çulsuzluktan kadınlarla iletişimimi de sadece şirkette profesyonel seviyede tutuyorum, zaten etrafımda şirket dışında iletişimde olduğum bir kadın da yok. bu konuda da kafam rahatladı. sağlığımla ve kariyerimle ilgili konulardan bu aralarlık vazgeçtim, çünkü dert etsem de etmesem de zaman ayıramıyorum veya bir şeyi değiştiremiyorum. ağrılarım ve huzursuzluklarımla devam. vücudumda sürekli bir ağrı ya da sızı oluyor, bence bu beni hep diri tutuyor. ama işlerimle ilgili sorunlar, ya sürekli nasıl çözeceğimi, nasıl bir sistem geliştireceğimi, nasıl yürüteceğimi ve yöneteceğimi düşünüyorum.
bugün pfmea toplantısı boyunca müdürüm ve birkaç kişi kendi aralarında sürekli goygoy çevirince uyarmak zorunda kaldım:
demin radyoda çalıyordu ama internette bulamadım, siz bulursanız bana da gönderir misiniz:
Primal Feelings-Pınar Akbay
Debet (Kapsül Remix)-Saska
Bizim mahallede bir tane park var, üçgen park diyoruz. Orada geçen sene 3-4 kişilik bir grup teyze kendi kamp sandalyelerini alıp akşam oturmaya çıkıyorlar. Ama böyle gece geç saatlerde yani 12-1 gibi falan. Baktım bu sene bunların sayıları artmış, 6-7 kişiye falan çıkmışlar yazın başında. Bu akşam da gördüm, çocuklarını da getirmişlerdi. Önce küçük çocuklarını getiriyorlardı. Şimdi yetişkin erkek çocuklarını da getirmişler. Tahminime göre 1-2 akşam sonra orada artık evlenme çağında, bekar kızlarını da getirmeye başlayacaklar ve o akşam ben de orada olacağım. Planlarımdan birisi bu. Mahallede bir bumble kuruluyor ve kimse bunun farkında değil.
Aha üç yeni teyze daha onlara katılmaya gidiyor şu anda
. Oğlum bizim mahallede tenis oynayan var lan
. Bu saatte tenisten gelenler var şu anda
. Saat 00.30
. Evet, çapraz komşular da başka bir apartmana misafirlikten dönüyorlar
. Mahalle bayağı canlı ya
. İnsanların sosyal hayatları var
. Hakeza ben de şu anda bir arkadaş misafirliğinden döndüm ve park etmeye çalışıyorum
Arabamı her yıkamaya verdikten sonra sanki başka bir araba almışım gibi hissediyorum ya. Yani aynaların yeri nasıl bu kadar değişebiliyor hiç anlamıyorum gerçekten. Sanki koltuğum bile yükselmiş gibi geliyor bana şu anda. Çok garip ya. Nasıl başarıyorlar bunu hiç anlamıyorum. Direksiyonun açısı falan mı değişti? Daha mı yukarıda duruyordu acaba direksiyonum? Çünkü ben arabayı bir önceki yıkamaya götürmeden önce benim sağ elim direksiyona dizim arasına sıkışmazdı. Bir önceki yıkamayı verdikten sonra sağ elim artık arabaya sığmıyor. Yani ben uzamış olamam. Bunun bir de direksiyon ayarı kilidi olması lazım zaten. Direksiyon ayarı öyle herhangi bir kilidi açmadan değişmesi izin verilen bir şey mi?
dün gece 1 gibi eve dönerken kendi kendime sohbet edip ses kaydı almıştım, bu da onun dökümü.
yine "keşke aklımdan direkt döküm alabilsem" diyebileceğim kadar çok kendimle konuşup hem kendimin çenesini yoruyor hem de kafasını şişiriyorum.
yine etik değerlerle ilgili kendimle çelişkilere düşmemeye çalıştığım bir dönemdeyim, bir yandan biliyorum yapay zeka sadece "işimizi elimizden alacak" seviyesinde bir tehlike değil, bilgiyi daraltabilmesi ve manipüle edip hepimizi dev bir Tutuklular Çemberi tablosuna dönüştüreceğini hepimiz biliyoruz ama para ve kariyer uğruna bu gerçeği ört-bas etmeye, iyimser ihtimaller uydurup kullanmaya ve kullandırmaya razı mıyım? bu nerden çıktı şimdi, aslında yaptığım her şeyi yapmadan önce temelde böyle bir filtreden geçiriyorum. geçenlerde önüme bir yapay zeka master programı çıktı, dünyada türkiye dışında neredeyse tüm avrupa ülkelerinde akreditasyonlu, yurt dışına çıkış için güzel bir imkan, 2 sene/4 dönem sürüyor, tez olarak yz ile bir start up kurup sunumunu ingilizce yapıyorsun, eğer beğenilirse yatırımcılar şirketine talip oluyor. diploma da işte yapay zeka sistem mühendisi miydi öyle bir ünvan sağlıyor. pazartesi günü indirimin son günü. kurumdan birisi aradı, yaklaşık 20-25 dakika boyunca mülakat gibi bir şey yaptı, uzun uzun sorular ve cevaplar. sonra bu programa uygun olduğumu çünkü 2 sene süreceği için bunu göze alabilecek katılımcılar aradıklarını vs söyledi sonraki 20 dakikada da programın detaylarından bahsetti. almanyada, kanadada, ingilterede vs hiç duymadığım üniversite isimleri saydı. yani ne bu eğitimden eminim ne yapay zekayı beslemekten eminim ne bu programdan başarılı çıkacağıma eminim ne de bu eğitimin ücretini ödeyebileceğimden eminim.
başımı bir kucağa koyup uyuyakalmak istiyorum, biraz şefkate ihtiyacım var, biraz sakinleştirilmeye, yaz rüzgarları gibi sakin ve canlı bir sese, sıcak nefese, biraz başımın okşanmasına ihtiyacım var. omurgam bile yorgun. bu huzur belki de intiharda. gerçekten bu aralar çok düşünüyorum. işler işin içinden çıkılabilecek gibi değil. daha çok çalışmaya inanıyorsun çünkü çalışınca düzelecek sanıyorsun ama bu sanrıdan kurtulman gerektiğini de biliyorsun ama bilmeye götün de yemiyor çünkü borçların var ve tepen atmamalı ve borçlarını ödemeye devam edebilmek için daha çok çalışman gerektiğine inanıyorsun. her şeyi görmezden gelmeye, başımı çevirmeye çalışıyorum. tahammülsüzlüğümün arkasında 3 ihtimal var: ya kendi meselelerimin asabiyetindeyim ya çok kendini beğenmiş biri oldum ya da çok haklıyım ama toplumun razı olma seviyesi o kadar düştü ki ben abartıyor oluyorum. ama yalnız da değilim çünkü geçen gün "normal olmayan şeylere normal değiliz dememiz gerekiyor" diye bir reels izledim.
dirseğimdeki şişlik için ortopediye gittim. hani "dirsek çürütmek" diye bir deyim var, işte o deyim aslında gerçekn bir hastalıkmış, bana da ondan olmuş. masa başında çalışırken sık sık dirseğine dayanmaktan oluyormuş. iki tane iğne aldırdı ve tek şırıngada birleştirip yumrunun içine enjekte etti. sonra sardı, o şekilde 1 gün bekledim ama şimdi öncekine göre daha fazla ağrıyor, önceden sadece bir yere koyduğumda ağrıyordu, ara sıra hafiften sızlardı. ya benim bu sol kolumu değiştirmem lazım, kol komple çürük galiba. sağ da tuhaf davranmaya başladı.
geçtiğimiz cumartesi claude'un resmi bir etkinliğine katıldım:
yaklaşık 2 yıldır ai kullanıyorum. başlarda ai'ı ben de herkes gibi google yerine veya "fotoğrafımı keçeden yapılmış gibi göster" gibi şeyler için kullanıyordum. sonra sonra "lan ai bunun için değil" aydınlanması geldikten sonra işlerimi derinleştirmeye başladım. ve neler yapılabilir görmek için her şey için kodlar yazdırdım, programlar yaptırdım. gerçekten her şey için yaptım bunu. mesela eski sevgilim bir montessori okulunda öğretmendi, oradaki çocuklara montessori ilkelerine uygun olarak synthesizer etkinliği yaptırmak için etkileşimli bir eğitim programı yazdırmıştım; date uygulaması yaptırmıştım; otomasyonlar kurdum vs. böyle böyle prompt nasıl yazılır, hangi ai ne için kullanılır, iş akışı nasıl kurulur, ai ile nasıl konuşulur gibi konularda ilerlemeye başladım. geldiğim noktada artık daha teknik konularda derinleşmeye, hedeflerimi gerçekçi bir seviyede tutmaya ve doğru planlamaya, kendi mevcut kapsamımda neler yapabileceğime ve neleri yapmak için neler yapmam gerektiğine dalmaya başladım. ai ile ilgili ücretsiz ne kadar içerik varsa okuyup not alıyorum.
ve bir program geliştirmeye başladım. otomotiv sektöründe yıllardır eksikliğini çektiğim konulara çözüm bulacak bir program üzerine çalışıyorum. evet, ilk etapta gerçekten basit prompt ile bir sonuç çıkıyor ama asıl hedefime ulaşmak için kendimi daha çok geliştirmem gerekiyor.
etkinlikte konuşmacılar ai ile kurdukları kendi startup'larını, işleyişlerini, süreçlerini vs anlattılar. fikirleri duysanız "lan bu benim de aklıma gelmişti" diyorsunuz, olay fikirde değil. olay hiçbir zaman fikirde değildi, ne sanat tarihinde ne tasarım tarihinde ne de bilim tarihinde. olay o fikri nasıl gerçekleştireceğini bilmekte ve sorunu doğru analiz etmekte. doğru analiz etmek için toprağında tohumunun veya en azından yan tarladan gelecek poleni kabul edebileceğin toprağının olması gerekiyor.
etkinlikten sonra birkaç kişiye tablet üzerinden ufak pitching'ler yaptım, fikrimin fırsatlarını beğendiler, bazıları güzel tavsiyeler verdi. normalde ai'a promptu girdiğimde bana 8 fazlı bir süreç planlamıştı, etkinliğe katıldığımda 5. faza daha yeni başlamıştım. bu aralar da fazları ilerletmeyi bırakıp aldığım tavsiyeler hakkında çalışıyorum. kod yazdırmak artık önceliğim değil. koddan önce halletmem gereken çok fazla konu varmış. bir de etkinlikte bir mentör bana insanların fikirlerine aşık olduğunu söyledi. fikre tabii ki aşık olunur, şu anda geliştirmekte olduğum proje için yıllarca gözlemledim, çalıştım, eğitimler aldım, okudum, izledim, dinledim, biriktirdim. ama bu aşkın gözünü kör etmemesi gerekiyor. hayalci olmamak ve verimlilik bataklığına düşmemek gerekiyor.
bugün bir yüksek lisans programı için bir kurum ile görüştüm. görüşme yarı mülakat yarı tanıtım şeklinde yaklaşık 40 dakika kadar sürdü. programa uygun olduğum söylendi. online bir master programı, uluslararası geçerliliği olan iyi bir akreditasyona sahip, türkiye de yök tarafından tanınmıyor, tez olarak ai ile bir ürün geliştirmeni ve ingilizce sunumunu yapman isteniyor. 2 sene-4 dönem sürecek ve tez olarak sunumunu yaptıktan sonra yatırımcılarla da görüşebiliyorsun. ayrıca seviyene göre ingilizce dersi ve proje yönetimi dersleri de var.
demin bir eğitimdeydim, konuşmacı "ai'ın uzmanlıkları bitirmediğini, bir uzmanlığın diğer uzmanlıkla harman olmasını sağladığını" söyledi. mesela bir yazılım mühendisinin medikal alanda kullanılabilecek bir uygulama yazdırması gibi. olaya bu kadar cesur bakmak gerekiyor ama cahil cesaretiyle yola devam etmemek gerekiyor.
selamlar,
synthesizer atölyesinin dün üçüncü dersi vardı, yine ses kaydı aldım ve ai ile özetini aşağıda ilgilisi için paylaşıyorum. paylaşıyorum çünkü synth'imi aldığımdan beri gerçekten doğru düzgün öğretici bir kaynak bulamadım, iş akışımı nasıl oluşturacağımı, neler yapabileceğimi, neyi nasıl yapacağımı, neyin ne işe yaradığını falan hiçbir zaman öğrenemedim. etrafımda bir sürü müzisyen var, hepsi de sağolsunlar yardımcı olmak için beni stüdyolarına davet ettiler ama aklımdaki soruların cevapları için bir müfredat yani planlanmış bir eğitim gerekiyordu. bu konuda türkçe kaynak bulmak zor olduğu ve synth öğrenmenin hayatımızdaki müziğe bakışımızı, müziği dinleyişimizi hatta günlük sıradan bir işi yapışımızı bile etkileyeceğini düşündüğüm için paylaşmak istiyorum. synth etrafında bir kominite olsak, denediklerimizi, bildiklerimizi, yaptıklarımızı, bulduklarımızı paylaşsak, harika olur. bir de şimdi yaz tatili oldu, bir sürü öğrenci arkadaş eminim boşluğa düşüp kahvecilerde boş boş oturmayı seçecektir, onun yerine böyle şeyler etrafında toplanalım. bunların hepsi bir kültür oluşturuyor arkadaşlar, hayal edemeyeceğiniz alanlara dallanıp budaklanıyor, vizyonunuzu genişletiyor, kendinizi tanımanızı ve kendinize sabır göstermenizi sağlıyor. burada yıllarca fotoğraf ve sinema hakkında bu tür paylaşımlar yaptım, bunların hepsi bende müzik ihtiyacı oluşturdu. ai'ın her şeyi mükemmel yapıyormuş gibi göründüğü ve bilinçsiz kullandığımız için beynimizi erittiği bir dönemdeyiz, böyle şeyler beynimizi de bizimle yaşatıyor.
bu haftanın konularını paylaşmadan önce "searching for sugar man" belgeselinden bahsetmek istiyorum. müziğin, bir ülkenin tarihini nasıl değiştirebileceğini, halkın kurtuluşuna nasıl yardımcı olduğuna ve zaman sonra her şeyin nasıl şairane bir hale geldiğini bu belgesel ile izleyebilirsiniz, müzik sadece arkada çalan bir şey değil ya da mubi'de "mimaroğlu" belgeselini izleyebilirsiniz.
son 2 haftanın ders notlarının toplam sentezi (zaten atölyede anlatılan her şey bu kadar aslında):
bu video bu akşam karşıma çıktı. çeken kişiyi tanımıyorum, neden çektiğini de bilmiyorum.
bu belgeselin geçtiği mahallenin civarı benim çocukluğumun 3-7 yaş arasındaki kısmını oluşturuyor. ezhel'in şarkısında bahsettiği iz, pas, kir, çöplük, lastik, egzoz, onların hepsinin arasındaydım. annemin dairesi ulus'ta, julianus sütunu'nun yanındaki taş binaydı, her akşam defterdarlığın kreşinden çıkıp kreşin otobüsüyle oraya gelirdim. sonra annemle birlikte hacıbayram'dan geçip dolmuş duraklarına giderdik. oralar beni çok büyüttü. hayatın dibinde olan insanların bir arada olduğu bir yerdi. her şey gerçekten çok izbeydi. inşaattan dönen günlük ameleler, çok çocuklu dilenciler, bir yerlerde ateş yakmış ısınmaya çalışan aileler, fiziksel veya zihinsel engelliler, çalı diplerinde yatan kimsesiz kalmış yaşlılar, tinerciler, koyu cemaatçiler ve tarikatçiler... hac malzemeleri satan esnafın astığı seccadelerin, agustus tapınağının, camları kırılmış boş dükkanların ve üzerinde uyuyanların kokusunun sindiği bankların arasında, kırık dökük yolda yürür, kötü ve dik bir yokuştan aşağıya inip bentderesi'ndeki dolmuş duraklarına varırdık. yokuşu inmeye başlayınca aşağıda yağ tenekelerinde ateş yakanlar görünmeye başlardı. çocuklar bir yerden buldukları veya çaldıkları kasetlerin bantlarını çıkarıp, boyaları dökülmüş dolmuş duraklarının arasından koştururlardı. gerçekten her taraf kaset bandıyla doluydu.
bu videoda bahsedilen mahallelere öğrenciyken sık sık giderdim, dükkanını ziyaret edip çayını içtiğim esnaflarımvardı ama işe girdikten sonra vakit kalmıyor işte. görünce fark ettim de oraları özlemişim.
varoş ortamlara ya da kendi ortamlarımız dışında ortamlara girdiğimizde hızlı ayak uydurup muhabbeti kuruyorum. arkadaşlar her seferinde şaşırıyor, nasıl anlıyorsun olum onların dilinden, diyorlar. çocukluğumdan beri yıllarca, varoşa, fakirlikten ön dişlerini yaptıramayan insanlara aşina olarak büyüdüğüm için anlıyorum. o yüzden bu şekilde bir ortama gideceklerse beni de çağırırlar.
dün synthesizer atölyesinin ikinci dersine katıldım. ders giderek zorlaşıyor. keşke biraz daha müzik bilgim olsaydı, dedim çünkü konuşurken bazen kısa yoldan gitmek için müzik dilinden konuşuyor ve anlamayınca, oraya kadar anlatılanı da unutuyorum.
bir de aklıma bu atölyelerde öğrendiklerimi sizinle de paylaşmak geldi. böylece synth'e olan ilginin ve merakın artmasında, müzik kültürünün gelişmesinde, zihinlerin ve ufukların genişlemesinde belki biraz katkım olur diye umuyorum. ayrıca bence aynı ucuz müzikleri sürekli sürekli dinlemek beynimizi geriletiyor. merak duygumuzu köreltiyor,dikkat kesilip dinlememizi azaltıyor. vaktim dar olduğu için notlarımı temize ben çekemedim, yapay zekaya temizlettirip özetlettirdim.
notlara geçmeden önce, "ya bana ne abi synth'ten" diyebilirsiniz. bu yazıyı açıkçası sadece synth kültürü yayılsın niyetiyle değil, bu blog kendime dair bellek kayıtlarımı biriktirmek için kullandığım bir hafıza mekanı. yakın veya uzak gelecekte "ya ben o sıralar napıyormuşum" diye kendimi hatırlamak istersem, ki ara sıra geçmişe dönüp "ya ben kimdim, napıyordum abi" dediğim oluyor, buraya bakıp "haa evet o aralar şuralara gidiyordum, hatta şu insanlarla tanışmıştım" diyorum. çünkü insan yaşadıkça ruhunun köklerinden uzaklaşıp boşluğa düşebiliyor. dünya hali işte. beşer şaşar.
bu notlardakileri uygulamak için hard veya soft bir synthesizer'inizin olması gerekmiyor. öğrenmek için biz de derste, ben de dersten sonra evde, vcv rack diye açık kaynak kodlu bir program kullanıyoruz.
ilk haftanın notları:
Modüler synth'in 4 temel unsuru
Klasik (subtractive / çıkarmalı) synth mantığı şu dört modülden ibaret. Hepsinin ortak özelliği "voltage controlled" olması — yani hepsi voltajla kontrol edilebiliyor.
Oscillator (VCO) — Sesi üretir. Ham dalga formunu ve perdeyi belirleyen ses kaynağıdır.
Filter (VCF) — Sesin harmonik içeriğini filtreler, yani parlaklığını ve tınısını şekillendirir.
Amplifier (VCA) — Sesin genliğini, yani ses seviyesini zaman içinde kontrol eder.
Modulator (LFO / Envelope) — Kendi başına ses üretmez ya da değiştirmez. Sadece üstteki üç modülün nasıl davranacağını belirleyen kontrol sinyalleri üretir.
Akışı şöyle düşün: ses kaynağı → tını → ses seviyesi, ve modülatörler de bu üçünü zaman içinde canlandıran şey.
Dalga formları: harmonik = sertlik
Burada kafama oturan tek bir kural var: harmonik sayısı arttıkça ses parlaklaşır, sertleşir.
Sine — Sadece temel frekans, hiç harmonik yok. En saf, en yumuşak ses.
Square (kare) — Sadece tek sayılı harmonikler (1f, 3f, 5f…), genlik 1/n oranında azalıyor. İçi boş, odunsu bir tını.
Saw (testere) — Hem tek hem çift harmonik var, genlik yine 1/n ile düşüyor ama daha fazla harmonik içerdiği için en dolu spektrum bu. Yani en parlak, en sert ses saw.
Triangle (üçgen) — Kare gibi sadece tek harmonik ama genlik 1/n² ile çok daha hızlı düşüyor. Bu yüzden sinüse yakın, yumuşacık.
Özetle: sine en mat, saw en parlak. Aralarındaki tek fark hangi harmoniklerin ne kadar güçlü olduğu.
CV: modülerin ortak dili
CV = Control Voltage (kontrol voltajı). Modülerde her şey voltajla konuşur:
Pitch (V/Oct): +1V = +1 oktav. VCO'nun perdesini belirler.
Gate: Tuş basılıyken açık, bırakınca kapalı. "Çalıyor mu, susuyor mu" bilgisi.
Velocity: Tuşa ne kadar sert bastığın.
İlk patch'im: MIDI → CV → VCO → VCA → Audio
Teoriyi anlamak güzel ama asıl şu kabloları bağlayınca taş yerine oturdu:
MIDI to CV — Klavyeden gelen MIDI'yi CV'ye çeviriyor. Pitch'i VCO'ya, gate/velocity'yi VCA'ya gönderiyorum.
VCO — Gelen perdede dalga formunu üretiyor (saw ya da triangle bağladım).
VCA — Audio girişine VCO'nun sesini, CV girişine de gate'i bağlıyorum. Kontrol voltajı ne kadar yüksekse ses o kadar açılıyor. Gate sayesinde tuşa basınca çalıyor, bırakınca susuyor.
Audio out — ses kartına, oradan hoparlöre.
Burada güzel bir bağlantı var: gate'i doğrudan VCA'ya bağlayınca ses org gibi ani açılıp kapanıyor. Araya bir Envelope (ADSR) koyunca attack/decay/sustain/release ile yumuşak bir ses zarfı elde ediyorsun — ve işte o envelope, yukarıda saydığım 4. unsur olan modülatörün ta kendisi. Teori ve pratik tam burada birleşiyor.
ikinci haftanın notları:
İki tür sinyal var, ve önemli olan ikincisi
Bir synth'in içinde iki şey akar: ses verisi (duyduğumuz şey) ve kontrol verisi / CV (sesi değil, modüllerin davranışını yöneten şey). İşin sırrı şu: pratikte ses verisine neredeyse hiç dokunmuyorsun, sürekli kontrol voltajıyla uğraşıyorsun.
Hatırlatma niyetine birkaç parça:
VCO = Voltage Controlled Oscillator. "VC"yi ters çevir → CV = Control Voltage.
Audio modülü = sesi ses kartına yollayan çıkış (gerçek modülerde olmaz, yazılım için eklenmiş).
MIDI to CV = klavyenden gelen MIDI'yi CV'ye çevirir, çünkü synth'in içinde MIDI değil voltaj konuşulur. Buradan iki çıkış kullandık: Gate ve V/Oct.
Beyaz terminal = giriş, siyah = çıkış.
Sesin üç özelliği: frekans, genlik, faz.
V/Oct olayı da şu: bir oktavı 12 eşit parçaya bölüyor, yani 1 V = 1 oktav, 1 yarım ses = 1/12 V. Bunu VCO'nun V/Oct girişine bağlayınca klavyeden perdeyi kontrol ediyorsun.
4 yapı taşı ve "amplifier" yanılgısı
Her synth dört şeyden oluşuyor: Oscillator (ses üretir), Amplifier/VCA (genliği açar/kısar), Filter (frekans filtreler — o haftaya kaldı) ve Modulator (kendi başına ses yapmaz, diğerlerine zamana bağlı CV verir).
Buradaki en güzel uyarı: müzisyen kafasıyla "amplifikatör" deyince gitar amfisi geliyor aklımıza. Ama synth dünyasında amplifikasyon = genliği değiştirmek demek — sadece yükseltmek değil, kısmak da onun işi.
VCA'nın iki girişi var ve mantığı çok temiz:
Channel/audio input: hangi sesi açıp kısacağım? (VCO'nun çıkışı)
CV input: ne kadar açacağım? (kontrol voltajı — 10 V tam açık, 1 V az açık)
Gate ve hayatımı değiştiren cümle
Gate = kapı. Tuşa basmıyorsan 0 V, basıyorsan ~10 V. CV girişine bağlayınca: basınca çalar, bırakınca susar. Gate'in 0–10 mantığı VCA'nın beklediğiyle birebir örtüşüyor.
Ve sonra o cümle geldi: V/Oct de Gate de aslında sadece bir sayı veriyor. Sayının ne anlama geldiğini onu nereye bağladığın belirliyor. Aynı sayıyı VCO'ya bağlarsan frekans değişiyor, VCA'ya bağlarsan genlik değişiyor.
Hoca bunu kanıtlamak için "dünyanın en saçma synth'ini" yaptı: V/Oct'u hem perdeye hem de VCA'ya bağladık. Sonuç: ne kadar tiz nota basarsan o kadar yüksek, ne kadar pes basarsan o kadar kısık ses. Müzikal felaket ama kafamdaki bariyeri kıran an tam da buydu.
ADSR: bir sesin zamana yayılması
Buraya kadarki synth sıkıcıydı, çünkü basınca ses zart diye anında geliyordu. Halbuki bir pad yapmak istiyorsan sesin yavaşça açılması (fade-in) lazım. Aslında duyduğun neredeyse hiçbir synth sesi anında gelmez — 0 ms ile 300 ms arası bile kocaman bir fark.
Burada modülatörler giriyor devreye. İlki ADSR Envelope (zarf). Genlik zarfı = sesin genliğinin zamanla nasıl değiştiği. Dört parametre:
Attack — süre: 0'dan maksimuma çıkış (fade-in).
Decay — süre: tepeden sustain seviyesine iniş.
Sustain — SEVİYE (zaman değil!): tuşu basılı tuttuğun sürece kalınan seviye.
Release — süre: bıraktıktan sonra 0'a iniş.
En çok karışan şey buymuş: A, D, R birer süre ama S bir seviye. VCV'de sustain bu yüzden çizgi değil nokta olarak çiziliyor — süresi belirsiz çünkü.
Araya güzel bir teori kaçtı: piyano ve gitara halk arasında "sustain'li enstrüman" deniyor ama teknik olarak yanlışmış. Gerçek sustain input'u sürdürebildiğin enstrümanlarda var — saksofon, keman, trompet, akordeon (nefes/yay/körük devam ettikçe ses devam eder). Gitar/piyanoda input anlık; gerisi doğal sönümlenme. Piyanonun sustain pedalı bile aslında fade-out'u uzatmaktan ibaret. Gerçek sustain org ve synth'te var. (Gitarda istisna: teli mıknatısla sürekli titreştiren Ebow.)
Pratikte ADSR EG'nin ses girişi yok — sadece zarfı üretip Gate'ten ne zaman bastığını öğreniyor, çıkışını VCA'nın CV girişine veriyorsun, ve işte genlik zarfın oluyor.
Zarfı frekansa bağlayınca işler çığırından çıkıyor
Zarf illa genliğe bağlanmak zorunda değil. ADSR çıkışını VCO'nun V/Oct'una bağladık — perde, zarfın şeklini takip etti. Ama varsayılan zarf 0–10 V veriyor ve 1 V = 1 oktav olduğu için ses 10 oktav yukarı fırladı. Resmen kulak delen bir şey.
Çözüm attenüasyon: çıkan voltajı kısmak. Süreleri değiştirmek karakteri değiştiriyor ama aralığı küçültmüyor; o yüzden araya seviyesi ~%10'a indirilmiş ikinci bir VCA koyduk → 10 V, 1 V'a düştü (= 1 oktav), çok daha makul.
Ve hoca bunu bir reçeteye bağladı, her synth'te tekrar edecekmişiz: modülatör oluştur → zamana bağlı değişim yarat → parametreye yönlendir → fazlaysa kıs → müzikal sonuç. Modülasyon = zamana bağlı değişim, hepsi bu.
LFO, tremolo ve vibrato
İkinci modülatör LFO — aslında VCO'nun çok yavaş hâli. VCO 500–2000 Hz'de çalışırken LFO ~2–5 Hz'de, yani 20 Hz'in altında, duyulmuyor. Modülatörleri zaten hiç duymuyoruz; sadece verileriyle başka şeyleri oynatıyoruz.
ADSR tek seferlik: bir basışa bir hareket, tekrar etmez.
LFO sürekli: basıp basmamandan bağımsız, sürekli salınıyor (faz ışığı yanıp sönüyor).
İki klasik etki:
Tremolo = genliğin periyodik değişimi → LFO'yu VCA'ya bağla.
Vibrato = perdenin periyodik değişimi → LFO'yu V/Oct'a bağla.
Buradaki tuzak: LFO'nun frekansını artırınca sesin frekansı artmıyor — sadece değişimin hızı artıyor. Ve yine aynı yere çıkıyoruz: ADSR de LFO da sadece zamana bağlı sayı üretiyor; nereye bağlarsan o özellik zamanla değişiyor. Her şey her şeye bağlanır.
Sonunda "insan yapımı" arayüze geçiş: Vital
VCV Rack'te her şeyi elle bağlamak biraz eziyetti; asıl amaç da buydu zaten — gerçek synth'lerde aynı şeyleri görünce şaşırmayalım diye. Çünkü her synth'te aynı dört yapı taşı var, tek soru "bunlar nerede?"
Vital'da öğrendiklerim:
Amplifikatör artık ayrı modül değil — sadece bir level knob'u, arkada ona bağlı gizli bir VCA var. VCV'de elle kurduğumuz her şey burada hazır bağlı.
Osilatörü genelde bir dalga formu gördüğün yerden tanıyorsun (modern synth'lerde 200+ wavetable olabiliyor). Pan = stereo yerleşim.
Envelope 1 otomatik olarak genliğe bağlı geliyor (synth'lerin %85–95'inde böyle); görünmüyor ama arkada bağlı. Boştaki bir envelope tetiklense de bir şey değiştirmiyor.
Bağlama işi sürükle-bırak: modülatörü parametrenin üstüne bırakıyorsun. Modülasyon derinliği = ne kadar etkileyeceği — yani VCV'deki o ikinci VCA ile yaptığımız kısmanın birebir aynısı, ama Vital değerleri insani aralıkta tutuyor.
Perde tarafında iki kavram:
Transpose = yarım/tam ses adımları (12 yarım ses = oktav). Notaya beşli eklemek, alttan bas koymak gibi müzikal işler için. (Dikkat: Vital'de yarım ses, Serum'da tam ses olabiliyor.)
Detune = cent ile (1 cent = yarım sesin 1/100'ü). Sesi hafif detone edip "şişman"/koma hissi vermek için. Vibrato yapmak istersen LFO'yu manuel perde yerine detune'a bağlıyorsun.
Bir de iki osilatörle interval/unison: birini +7 yarım ses transpoze edince aynı anda nota + beşlisi çalıyor. Ve LFO sync — LFO'yu DAW'ın BPM'ine kilitliyorsun, hız artık Hz değil nota değeriyle: 1/4 = vuruşta bir döngü, barda 4 döngü.
burçlar hakkında konuştuğum liseden arkadaşım cuma günü istifa etti. 11 ay çalışmış, 30 kişilik idari kadroda 11 personel değişikliği gördü, bunlardan birisi de genel müdür. gerçekten 30 kişilik idari kadromuz var ama sirkülasyonumuz çok fazla. giderken arabada konuştuk, çok toksik bir şirket, insanı kendisine bir şekilde alıştırıyor ve çürütüyor, diyor. bense geçenlerde 5. yılıma girdim.
evde artık bir 3d yazıcımız var, kardeşim şirketindekini getirdi ama tek renkli. 4 renkli olsaydı ai ile tasarım yaptırıp satış yapmayı denemek istiyordum. ai otomasyonu hakkında youtube'ta bir sürü video var, instagramda her gün önüme bir sürü otomasyon kurma reelsi çıkıyor. hepsi de satış, raporlama, pazarlama vs diyor. ya ben anlamıyorum, bu kadar ne satıyorsunuz, ne raporu alıyorsunuz, neyden para kazanıyorsunuz hiç anlamıyorum.
Bosphoroots · Good over Evil · Song · 2025
saat çok geç oldu ama radyoda güzel şarkılar çaldığı için hala yatamadım. bu şarkıyı da paylaşıp iyi geceler diyorum.
bayramda arkadaşla dedik ki, arkadaşlarımızın evlerine bayram ziyaretlerine gidelim. ilk gün gidemedik kaldı öyle, ikinci gün ananemlere götürmek için çiçek almıştım, dedim ki şöyle videolar çekelim, instada paylaşıyım, belki davet edenler olur. çektik. kimse çağırmadı.
aaa buraya sadece 1 video eklenebiliyormuş. abi bu sitede 2009dan beri varım, şu konuyu hala ilerletmediler ya. gerçekten ne kadar garip bir yönetimi var buranın. ceo mu değişmişti, satılmış mıydı neydi, ne olay olmuştu ya.
geçen gün benim arkadaşın bir çekim işi vardı, protokolün geldiği bir ödül töreniydi. ona yardıma gittim. yıllardır gittiğimiz problemli bir reklamcı var, onun işlerine hakim olduğum için krizlerin çözümü için ben gidiyorum hem de seviyorum ya. nez, banu alkan, çağla şikel, eski mankenler falan geliyor bir sürü. bu arada bu reklamcı dediğim adam geçmişte bir köpeğe arabasıyla çarpıyor, köpek yerde yatarken tamponunu da kadraja alıp "neyseki bilmemne sigorta yanımda, içim çok rahat" gibisinden post paylaşıyor. böyle bir adam yani ve işte bazı organizasyonlar yapıyor. bu organizasyonlar için de söylenecek bir sürü şey var ama şimdi değil. işte oraya gittiğimizde yazıcı benim bilgiayarıma bağlıydı, çünkü başka bilgisayar yoktu hem de evden çıkmadan önce kurduğum ai ile fotoğrafları editleme otomasyonunu deneyecektim, arkadaş test baskısı olarak masaüstümde duran bu fotoğrafı baskı almış, bana verdi. ben de dün, eski bir sevgilimin fotoğrafını koymak için aldığım ama hiç kullanmadığım uzun zamandır duran çerçeveye koydum. bir de dün öğleden sonra izinliydim.
dirseğimde aylardır bir şişlik var ve dirseğimi aylardır kullanamıyorum. dirsek nasıl kullanılır ki diyebilirsiniz ama eminim bu yazıyı okurken bile kullanıyorsunuzdur. özellikle çalışırken ve araba sürerken kolumu koyamamak kötü oluyor. doktorlar muayene ile anlayamadı, ultrason istedi. onun için hastaneye gidecektim. ofisten çıkmadan çerçeveyi masama koydum, öyle çıktım. masamda duruyor yani dalgasına. bugün arkadaş geldi, taa liseden beri tanışıyoruz, masamızdaki en alakasız eşyayı sordu, ben de bunu gösterdim. onunla daha önce burçlar hakkında konuşmuştuk, şirket o kadar vasat ki konu sürekli sürekli burçlara geliyor, sürekli "başak burcu olduğun için böylesin, ben bilmemne burcu olduğum şöyle yapardım falan" diyor, ben de reddediyorum. neyse, gelip çerçeveyle fotoğrafımı çekip, tam bir başak burcu, kendini beğenmiş, kendisine aşık falan diye story atmış. ya şimdi öyle iğrenç bir durum ki ne desen haklı çıkacak. sinirlensen "kendi doğrularından o kadar eminsin ki gerçekleri düşünemiyorsun bile" diyecek, "ne kadar salaksın" desen kendini beğenmiş olacaksın. ama içincü bir seçenek vardı ve bir şey demedim, o da bence saçmaladığını fark edip attığı story'i sildi.
gerçi ben de unutmuştum zaten. ya bu aralar, geçmişte yaptığım yanlışları, hammallıkları, saçmalıkları falan temizlemeye başladım. şimdi bu yaz muhtemel 5 farklı denetimimiz olacak, 4 tanesi oem müşteri denetimi. denetçilerin baktığı dokümanları iyileştirdim ama arka arkaya gelen denetimlerden dolayı düzenim birbirine rastgele takılan legolardan yapılmış bir kule gibi oldu. bir de işe başladığım zamanlarda bana bir çalışma düzeni, iş aktarımı vs yapılmadı. önceki mühendisle sadece 2 gün geçirdim. o da bir şey anlatmadı. başladıktan 1-2 ay sonra ilk denetimime girdim. böyle ilk iki denetimde bana bütün dosyaları halletmem söylendi ama iş tanımım henüz net olmadığı için bir yandan 3d çizim yapıyorum, bir yandan makine satın alma projesi yürütüyorum, bir yandan yerlilestirme projesi yürütüyorum, bir yandan dokümantasyonu iyileştiriyorum, bir yandan ürün devreye alıyorum, bir yandan kalıp/fikstür/aparat bakım takibi yapıyorum, bir yandan sürekli bir eğitime katılıyorum, bir yandan proje toplantılarına katılıyorum, bir yandan yalıncılık yapıyorum... ben patladım tabii ve o zamanlar ben acemilikten baya bir sıçıp sıvamışım. şimdi o sıvayı temizlemeye çalışıyorum. şirketin bana yaptığı en büyük kötülüklerden birisi de buydu, kimse bana yol yordam göstermeden herkes beni günah keçisi ilan etmek istedi.
geçen postta bahsetmiştim, synthesizer atölyesine başladım dün. birkaç arkadaş da oradaydı. kendi synth'imi götürdüm, neden beceremiyorum, bende mi yoksa bilgisayarın ram'inde mi, ses kartımda mı, makinede mi diye. yani bendeymiş açıkçası ama synth'in özelliklerini, yazılımının nasıl programlandigini iyi bilmek gerekiyormuş. klasik synth'lerden farklıymış.
bu arada, rasta olmak nasıl gidiyor diye kısa bir anlatmak istiyorum. arkadaşlar rasta olmak yıllardır gömüldüğü kadar sıkıntılı ve kötü bir şey değilmiş. üç önemli nokta var:
1-doğru tokalama malzemesini bulmak gerekiyor
2-doğru şampuanı kullanmak gerekiyor.
3-iyice kurutmak gerekiyor.
doğru toka önemli. ben başta kıskaçlı büyük bir toka kullandım, sonra uzun süre lastikli bez toka kullandım, daha sonra buffla bağladım. bunlar rastaya zarar veriyormuş, örgüleri yerinden çıkarabiliyor ve örgüler çıktıkça içerde kalanlar giderek daha rahat çıkıyor. bir gün rastacım kendi ördüğü bir şeyi verdi, kısa süre sonra bir konserde dans ederken kaybettim. sonra kendi rastamla rastalarımı bağlamaya başladım.
katkısız şampuan kullanmak gerekiyor. dalin gibi mesela. kokusuz, kremsiz, falansız filansız yalansız dolansız. çünkü tüm o özellikler kalıntı olarak rastanın içinde birikiyor. önceki rastalarımda hep oldu bu ve işkence bir şey ya. bu şampuanı da 1/10 oranında suyla karıştırıp birkaç gün boyunca gün çalkalamak gerekiyor. ben 1,5 litrelik şişelerde karıştırıyorum, üzerine de tarih yazıyorum. en eski olanını kullanıyorum. şampuanımın markası da s ile başlayan, çevreye zarar vermeyen, etik üretim koşullarında üretilmiş bir şampuan, fiyatı muhtemelen dalinle aynı.
rastalar eğer tam olarak kurutulmazsa koku ve küf oluşabiliyormuş.
bunlar dışında hiçbir şey yok. hatta baya da keyifli. oynaması, sallaması falan. bir de bu rasta düğümleri yerlerinden çıktıkça yakınlardaki başka bir rastanın içine girebiliyorlar. onları da ara sıra nazikçe ayırmak gerekiyor. ayıramadığınızı kesin çünkü giderek onlar da çığrından çıkıyor. soldaki fotoğrafta çok karmaşık gibi görünüyor ama aslında böyle korkunç değil, sağdaki gibi güzel.
yani yaptıracaksanız eğer elimden geldiğince destek olurum ya da istanbulda olup da rastalı olan varsa bana ulaşın lütfen, birkaç şey sorucam.
wow şarkı ne iyi geldi ya. tam eve girerken aklıma geldi, çok iyi oldu. uzun bir süredir neden yazamıyorum diye düşünüyordum çünkü. bu şarkıyla bu yaz antalyadaki koylara doğru gidiyor olmayı, aşağıdaki şarkıyla da ıspartadan sonraki virajları dönmeyi hayal ediyordum. ıspartanın sonrası biraz serin oluyor, camlar açık püfür püfür...
lakin bu yaz da tatil yapamıycam. çok yoruldum, etrafımdaki herkes yılda iki defa bronzlaşıp geliyor, bense ankara kavrukluğu. ama seneye bogota istiyorum. mısır'ı, japonya'yı, avrupa'yı, balkanlar'ı hep instagram storylerinden yıllaaardır görüyorum. her şey çok endüstriyel. insanlar endüstrinin ne kadar yağlı ve büyük dişlileriyse, onları 1 tur döndürmek için 10 tur dönen küçük dişlilerin azimli performansını, kendilerine taparcasına verilen profesyonel bir hizmet olarak algılıyorlar. ben böyle bir şeyi hiç bir zaman sevemedim.
neyse ya.
yarınki programım güzel. yarın kebap. işe normal saatimde gidiyorum, yemeğe kadar, geciken işlerimi hallediyorum. öğle yemeğimi de yiyip biraz zaman öldürüp 2 gibi çıkıyor ve hastaneye gidiyorum. orası biraz sıkıntılı çünkü randevu almaya gittiğimde çok fazla insanın beklediğini gördüm ve randevu olarak 3 saatlik bir aralık vermişler. dirseğimde meme çıktı, ben de iltihaplı romatizmadan dolayı diye düşünüp zaten kontrole gitmem gerekiyordu diyerek gittim. muayenehanedeki ultrason cihazıyla baktılar, katı bir şeyin üstünde sıvı var, dediler. operasyon gerekebilirmiş. 3 aydır falan şişlikten dolayı dirseğimin üstüne koyamıyordum ve bu hafta bayağı bir indi. işte asıl ultrasona giricem, işim 5 dakikada bittikten sonra eve gelip synth'imi alıcam çünkü nihayet çok ucuza bir synth atölyesine başvurdum. yarın o başlıyor. 4 hafta sürecek, salı günleri saat 19:30da.
işim de neden gecikti. ya çok tuhaf, (gerçekten tuhaf), bizim tabii olduğumuz standartı daha geliştirip kendisine standart oluşturan bir müşterimizde iş takibi ve iletişim konusunda problem yaşanıyor. olayı sonuçlandıracak kişi benim ama onay süreci olması gerektiği şekilde yönetilmeden benden kanıt doküman isteniyor, eğer onay gelmezse benim kanıt dokümanı hazırlamam da boşa gidecek. müdürüm sordu, yaptığımı söyledim ama aslında yapmadım. onu yarın yapsam mı acaba diye düşünüyorum ama dallanıp budaklanacak başka konular da var, bu aralar önce onları toparlıyorum. yani önce yerdeki yaprakları temizliyorum, sonra ağacı buduycam.
ya gerçekten beni sinirlendiriyor bu tür olaylar. bir de genel müdür çok kafasına göre hareket ediyor ya. ya şu taşı al şuraya koy demesi bile bizim işlerimizde bir sürü şeyi etkiliyorken bu adam yerdeki taşlara rastgele vura vura yürüyor. elimizde doğru düzgün bitmiş bir iş yok. sürekli bir şeyi düzenliyoruz, değiştiriyoruz, siliyoruz sonra yeniden ekliyoruz. daha yayınlayamadan değişen dokümanlarım oluyor sürekli. ne yazılım var, ne ai var. ai'da yarın yasaklanıyor. bugün copilot'u kullanmaya başladım, 6 prompt girdim, 4 formül verdi bana ve kredim bitti. İT'ye söyledim, lisansım bedava olduğu için böyleymiş, üst lisans 400 dolarmış. abi bana ne ya, bugün, yemin ediyorum, belki 9-10 saatimi alacak bir işi ai 1 saatte yaptı. şimdi 400 dolar mı yoksa benim 9-10 saatim mi? saçmalık ya.
bir de geçen hafta şirketin ceo'su gelip bizden defalarca özür diledi. nasıl üzgün, nasıl mahcup, nasıl dokunsalar ağlayacak. bir performans gibi izledim, gerçekten harikaydı, sanat galerilerinde görebileceğimiz bir performanstı.
edit: hop geri geldim hemen, biraz gergindim ama gergin uyumayalım, keke'lerimin şu güzel şarkısını bir dinleyelim: