ölümsüz ölüm ölümlü yaşamı almak isteyince.
lucretius

seen from Switzerland
seen from Malaysia

seen from Germany
seen from Germany
seen from Germany

seen from Türkiye
seen from Switzerland

seen from Malaysia

seen from France
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Russia
seen from Croatia
seen from Germany
seen from Switzerland
seen from Malaysia

seen from Switzerland
seen from China

seen from Croatia
ölümsüz ölüm ölümlü yaşamı almak isteyince.
lucretius
Acı duyduğun birçok durumda Epikuros’un şu deyişi sana yardımcı olacaktır: Acı ne katlanılamazdır ne de sonsuz, onun sınırlarını bildiğin ve onu hayal gücünde abartmadığın sürece.
Kuduz böceklerinde, doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin panzehiri de bulunur. İnsan da onun gibi, kötülükten tat alırken vicdanında bir acı oluşur ve uyurken, uyanıkken, türlü üzücü kuruntularla azap çektirir bize.
Kötüler hiçbir yerde saklanamaz çünkü vicdan kendi kişiliklerini buldurur onlara.
Hiçbir suçlu kendi yargıçlığından kurtulamaz.
Demokritos ve Epikuros arasındaki fark şudur: Demokritos alçakgönüllülükle hiçbir şey bilmediğinin farkındayken, Epikuros ise her şeyi bilmesine ramak kaldığından oldukça emindi. #epikuros #demokritos #doğaveyunanlarbilimvehümanizm #erwinschrödinger https://www.instagram.com/p/CEPum2Rgs5nalo6B_-1RuwNe-Q8KJDG0uLH_rU0/?igshid=rkwp5613evil
"Yaşamımızı bekleyişten bekleyişe tüketiyor ve hepimiz acı içinde ölüyoruz.."
"Zavallı akıl, beni çürütmek için kullandığın kanıtları, yine benden alıyorsun!"
-Epikuros
“Ben varsam, ölüm yok; ölüm varsa, ben yokum.”
Çocukluğumdan beri hep bir ölçüde gerçekçi bir insanımdır, hala hayal kurmadan uyuyamıyor olsam da. Mesela Cinderella masalından nefret ederdim, ayakkabının sadece ona uygun olmasının ne kadar aptalca olduğunu düşünürdüm. Böyle pek çok bilmiş çocuk hikayem var ama gelmek istediğim konuysa dini ilk olarak yine bu yaşlarda sorgulamaya başlamamla ilgili. Epikuros’ un tanrının kötülüğüyle ilgili paradoksunu biliyosunuzdur. Ben bu çelişkiye ilk takıldığımda 6-7 yaşında falandım. Akşam haberlerinde İsrail’ in Filistin’i bombalaması sonrasında çekilen görüntüler vardı. Bir baba kucağında evladının cesedini taşıyordu. Ben her zaman olduğu gibi “Selen çabuk eve gel, baban geldi!” uyarısıyla sokaktan toplanırken, o çocuk belki de daha yürümeyi öğrenemeden hayatını kaybetmişti. Yaşayanlarsa geleceklerini, hayallerini. Şu an, bu olayların tamamen islamla romantize edilmiş, kötü politikaların sonuçları olduğunun bilincinde olsam da, o yaşlardaki bir çocuk için dehşetin ve acının resmiydi. İşte ilk olarak o zaman sormuştum anneme: “Allah neden o çocuğun ölmesine izin verdi, gücü mü yetmedi yoksa kötü bir adam mı?” diye. Elbette aldığım cevap, söylediklerimin beni günaha soktuğu, allahın işine aklımın ermeyeceği ve en popüler islamik argüman olarak da tüm bunların bir sınav olduğuydu. Ne büyük saçmalık, ne büyük yanılgı.
Dinlerin icadı kesinlikle dahiyane, ancak günümüz dünyasında bunların gerçekliğinin hala sorgulanmıyor olması çok büyük hata. Şu sıralar yine müfredata girip girmemesi tartışılan ve çoğumuza okullarda ‘Darwin bile kendi teorisinin yanlış olduğunu farketmiştir’ diye öğretilen evrim-din ilişkisine değinip yazımı sonlandırıcam. Öncelikle dilin evrimiyle ilgili ortaya atılan ‘dedikodu’ teorisinden bahsetmek istiyorum. Homo saphiens sosyal bir hayvandır, sosyal işbirliği hayatta kalma ve üreme için hayati öneme sahiptir. Ve diğer akrabalarının aksine onlar için aslanların ve bizonların yerini bilmek yeterli değildir. Kabilede kimin kimden nefret ettiğini bilmek, kimin yalancı, kimin dürüst olduğunu bilmek oldukça önemlidir. Bu evrim, saphiense daha büyük bir grupta yaşama şansı tanıdı ancak kabilenin, herkesin birbirini tanıyabilmesi bakımından, ulaşabileceği maksimum kişi sayısı 150 ydi. Saphiens buna da bir çözüm buldu. Onu diğer akrabalarından ayıran özelliğiyse kurgu becerisiydi. “Daha önce, pek çok insan türü ‘Dikkat et! Bir aslan!’ diye uyarı gönderebiliyordu, ama Bilişsel Devrim sayesinde, Homo saphiens ‘Aslan kabilenin koruyucu ruhudur’ deme becerisi kazandı.” Bu kurgu becerisi saphiense kolektif çalışma olanağı sağladı. Yabancıların birbirine güven duymasını hatta ticaret yapabilmesini mümkün kıldı. Böylelikle tanrılar yaratıldı, kabileler büyüdü.
Hepimizin sorması gereken sorular var bu noktada. İnsanlar dinlere hala ihtiyaç duyuyor mu? Dünyanın çivisi çıkmışken hala insanları nefrete, cinayete, ayrımcılığa teşvik eden dinlere gerçekten ihtiyacımız var mı? Dinler toplumsal işlevini yerine getireli yüzlerce yıl olmadı mı, ya da pratikte topluma faydası olmayan bir düşünce sisteminin yaşaması gerekli midir? Her sorunun yanıtı aslında yine kendi içinde.