Evin her tarafını kaplıyordu saksılardaki çiçekler. Bu haliyle ev bir çiçek tarhını andırıyordu. Mobilyalar ve üzerlerinde duran süs eşyaları olmasa, yerler parke ile döşenmiş olmasa, etrafınız sıvası akmış dört duvar olmasa bir evde olduğunuzu hissetmek ne mümkün…
Bir meşgale olsun diye diktiği çiçekler, doldurduğu saksılar yaşlı kadına yarenlik eder olunca ev kısa bir vakitte çiçeklerle doluvermişti. İsimleri de görüntüleri kadar güzeldi çiçeklerin; Japon şemsiyesi, cam güzeli, aşkın gözyaşı, orkide, kasımpatı…
Yaşlı kadın (ki adının bir önemi yok) uzun yıllardır çiçekleriyle yaşadığı evden çok az çıkmış, evinin bulunduğu mahalleden ise hiç çıkmamıştı. Kızının ısrarlı davetlerine rağmen ‘ben gelirsem çiçeklere kim bakacak’ diyerek daima yokuşa sürmüştü işi. Çiçeklere bakmak için seferber olacak hayli komşu varsa bile evladı yerine koyduğu çiçeklerini birilerine bırakıp gitmek pek kolay değildi ya.
Kocasının ölümünün ardından çiçeklerle uğraşmaya başlamıştı yaşlı kadın. Kocası evin içinde kalabalık yaptığını düşündüğü şeyleri sevmezdi. Belki de hiçbir şeyi sevmezdi kocası, sevmeden yaşamış ve ölmüştü. Kocasının yüzünün her kırışığında sevgisizliğinin topaklandığını görürdü. İşte bu yüzden uzun uzadıya bu yüze bakmak hiç nasip olmamıştı yaşlı kadına. Belli belirsiz bir tiksinti hasıl olurdu bu yüze baktığı vakit. Hala kocasından kalan az sayıda fotoğraf karesine bile bir iki saniyeden uzun süre bakamazdı.
Kocasının henüz kırkı çıkmadan yasını üzerinden atmıştı.
Read the full article