Hayatını İslam bilimleri ve teknoloji tarihine adayan Prof. Dr. #FuatSezgin hocamızı, vefatının yıl dönümünde rahmetle ve minnetle yâd ediyoruz. https://www.instagram.com/p/CCDeyp1HYKk/?igshid=1vxg5g2086ebg
seen from Yemen
seen from China
seen from Japan

seen from Japan
seen from United Kingdom

seen from Japan

seen from United Kingdom

seen from United Kingdom

seen from United States

seen from Japan
seen from United Kingdom
seen from Malaysia

seen from Thailand
seen from Taiwan

seen from United States

seen from United States
seen from China
seen from Canada

seen from Thailand

seen from Thailand
Hayatını İslam bilimleri ve teknoloji tarihine adayan Prof. Dr. #FuatSezgin hocamızı, vefatının yıl dönümünde rahmetle ve minnetle yâd ediyoruz. https://www.instagram.com/p/CCDeyp1HYKk/?igshid=1vxg5g2086ebg
Teoriden evvel hayal etmek çok mühimdir. Önce hayalinizde geliştireceksiniz, ondan sonra teori ortaya çıkacak, sonra da tecrübeyle desteklenecek. #BilimTarihiSohbetleri #FuatSezgin https://www.instagram.com/p/CCDyL9sH_Y4/?igshid=3vs4nmg2m51w
"Birûni 27 yaşındayken, 18 yaşındaki İbn-i Sina ile yazılı bir münakaşaya giriyor. Konu nedir biliyor musunuz? "Işığın sürati ölçüsüz müdür yani lâ mütenahi midir, yoksa zamanla ölçülebilir mi ?" Ne müthiş bir şey değil mi! Böyle bir şey bugünün Türkiye'sinde bile olmaz.." Fuat Sezgin / Bilim Tarihi Sohbetleri . . . #fuatsezgin #illustration #portrait #bilim #vector #art #painting #illustrator #watercolor#digitalpainting #sketchbook #dergi #blcibayram #amateurillustrator #blcibayram https://www.instagram.com/p/CHAuC7VLLEw/?igshid=q2rf6ts78q34
''İslam Bilimleri Tarihi''ne adanmış bir ömür, yaktığı kandillerle ilelebet yolumuzu aydınlatacak bir çınar... Prof. Dr. #FuatSezgin Hocamızı vefatının sene-i devriyesinde rahmetle ve saygıyla anıyorum. ●●● Sn: @rterdogan Sn: @by Sn: @ibrahimkalin.tr Sn: @drfahrettinkoca Sn: @abdulhamitgultr Sn: @mahirunal Sn: @bekirpakdemirli Sn: @mehmet_ozhaseki Sn: @fuat.oktay06 Sn: @nurettincanikli Sn: @beratalbayrak Sn: @ziyaselcukprofdr Sn: @tcbestepe Sn: @omerr_aknn Sn: @kahvecibasri44 Sn: @drbetulsayan Sn: @emineerdogan Sn: @osmanguder444 Sn: @numankurtulmustr Sn: @mevlutcavusoglu Sn: @suleyman_soylu Sn: @rizamuratturksoy Sn: @mikailsuluk Sn: @mimarmuratkoca Sn: @akparti Sn: @esinyilmaztanriverdi Sn: @battalgazivakti Sn: @kirteke.mustafa Sn: @ahmetcakir44 Sn: @omerr.celik Sn: @selahattingrkn Sn: @sahovicalija Sn: @jsarieroglu Sn: @ihsankoca_ Sn: @feyat_asya Sn: @refiksekerci Sn: @ibrahimkunkul Sn: @mehmetcinar4444 Sn: @fikriisik Sn: @bulenttufenkci Sn: @oznurcalik Sn: @hakankahtali Sn: @haciugurpolat Sn: @mvmustafasahin Sn: @tbmmresmi Sn: @sayansavci Sn: @servetbeki Sn: @malatyabeltr Sn: @akpartimalatya Sn: @yalcinkayamuhammed44 @qatarairways @qatar.sports Sn: @ekremdag44 ● ■● ●■● #huseyinmeric01 #cuma #malatyaAkpartiTeşkilatı #DirilişErtuğrul #CumhurbaşkanıErdoğan #Allahüekber #malatya #malatyam #Akparti #islam #reis #usta #Azarbaycan #Türkiye Yedek hesabim 👇👇👇👇 @huseyin.meric2007 #ÖnceMilletÖnceMemleket #Ankara #filistin #gazze #müslüman #istanbul #erzurum #solhan #Bingöl #adana #izmir #samsun #adana #maras #erzurum #muş https://www.instagram.com/p/CCD8BFXJxEo/?igshid=1lynle8l7kzjo
Çağımızın en çalışkan ve üretken ilim insanlarından #FuatSezgin hoca Hakk’ın rahmetine kavuştu. Geride muhalled eserler bıraktı. Avrupa-merkezci bilim tarihi anlayışını her zaman sorguladı ve alternatif bir tarih yazımının mümkün olduğunu gosterdi. Allah rahmet eylesin.
. Alman mahkemesi, ömrünü İslam tarihi bilim teknoloji olaylarına adamış Prof. Fuat Sezgin’in 25 bin cilt ve 300 el yazması kitabını Türkiye’ye götürmesine izin vermiyormuş o kitapları çalar Almanya daha önce çaldıkları gibi devlet ne iş yapar? 1. Milet Güney Agora Kuzey Kapısı - Berlin müzesi 2. Pergamon'daki Zeus Sunağı ( Bergama) Berlin müzesi 3. Athena Tapınağı Propylonu (Bergama ) - Berlin müzesi 4. Aphrodisias-İhtiyar Balıkçı Heykeli - Berlin müzesi 5. Beyhekim Camii’nin çini mozaikli mihrabı 6. Hacı İbrahim Veli Türbesi Sandukası #FuatSezgin
Kim Demiş İslam Büyük Bir Medeniyet Değil ?
Bu terimin taşıdığı anlama göre Avrupa'da 13. hatta 12. yüzyıldan itibaren belirmeye başlayan ilmî kalkınma doğrudan doğruya Yunan bilimlerinin Latinceye tercümesi, benimsenmesi ve etkisi diye değerlendiriliyordu. Bu anlam, birçok bilim tarihçisi tarafından tarihî gerçeklere aykırı olduğunun gösterilmiş bulunmasına rağmen Batı dünyasında, hatta onun dümen suyunda kalan İslâm dünyasında hakim bulunuyor. Benim kuşağım ilkokulda ve lisede Rönesans görüşünü sarsılmaz bir gerçek olarak Batı dillerinden alınan ders kitaplarından öğreniyordu.
1943 yılında İstanbul Üniversitesi'nde şarkiyat tahsiline başladığımda, dünyanın, geçmişte ve bugün için en büyük şarkiyatçısı olarak tanınan Hellmut Ritter'in öğrencisi olmak şans ve nimetine kavuştum. O bana, fazla tembel bir öğrenci olmadığıma inanınca, doğal bilimlerle, özellikle matematik ile ilgilenmemi, modern matematiğin temelinde İslâm bilginlerinin kitaplarının bulunduğunu söyledi, misal olarak el-Hârezmî, İbnü Yûnis, İbnü'l-Heytem ve el-Bîrûnî'nin adını andı. Onların Batı dünyasında tanınan en büyük bilginler seviyesinde olduğunu söyledi. O gün eve gittim, çok zor, uykusuz bir gece geçirdim. Bir taraftan genç hafızamda eve götürdüğüm dört isimden başka çok şey bilmek aşkı, öbür taraftan, ilkokula başladığım ilk haftalarda süslü püslü hanım öğretmenimden duyduğum söz: “İslâm bilginlerinin, dünyanın bir öküzün boynuzu üzerine oturduğuna inandıkları”. Sabahın olmasını, hocama çok çok şeyler sorma saadetine kavuşma anını sabırsızlıkla bekledim.
Batı; İslâm medeniyetinin devamı...
O günden bugüne kadar tam 61 yıl geçti. Bazı küçük sarsıntılar bir tarafa, bu geçen zaman zarfında sadece bir gerçeği öğrenmenin peşinde koştum: İslâm kültür dünyasının bilimler tarihindeki yeri nedir? Daha genç kuşakların Türkiye okullarında bizim kuşaklarımızdan Müslümanların bilimler tarihindeki yeri ile ilgili, ne kadar farklı olumlu veya olumsuz şeyler öğrendiklerini bilemiyorum. Ama bu hususta gözden kaçmayan bir gerçek var ki, o da genellikle Müslümanlar, bu arada Türkler İslâm kültür dünyasının bilimler tarihindeki yerini ya çok az biliyorlar, ya hiç bilmiyorlar veya elan bu kültür dünyasına karşı çok yanlış görüşler taşıyorlar. Batı dünyasının bugünkü üstün durumu birçok Müslüman'da özellikle Türklerde adeta bir aşağılık duygusu uyandırıyor. Ortada gözden kaçmayacak bir gerçek var ki, o da birçok Türk aydını, Batı dünyasına ulaşabilmenin çaresini Türk topluluğunu dinden kurtarmakta buluyor.
Ben altmış yıllık çalışmam sırasında her gün biraz daha fazla İslâm uygarlığını tanımanın ve tanıtmanın Batı dünyasına ulaşma davası bakımından en sağlam, daha doğrusu tek yol olduğuna inandım. Bugünkü bilgime göre, -ki bunu gerçeğe oranla çok yoksul buluyorum- genç Batı uygarlığını İslâm uygarlığının değişik, coğrafî ve iktisadî şartlar altında gerçekleşen devamı olarak görüyorum. Bu anlamda İslâm bilimleri Yunan bilimlerinin bir devamı olarak gelişti. Diğer taraftan Yunan bilimlerinin temellerinin eski Mısır ve Babilonya bilimlerine dayandığını, bilimler tarihi yavaş yavaş ortaya koyuyor. Benim için bilimler tarihi bir bütündür. Bilim tarihçisinin ödevi bu bütünü meydana getiren parçaları gerçeğe uygun bir şekilde, hislerden, önyargılardan uzak, tam bir objektivite ile değerlendirmek ve tanıtmaktır.
Bugünkü Batı bilimlerinin İslâm bilimlerinin bir devamı olduğu hususundaki görüşümü birçok Alman meslektaşlarıma, enstitümüzün müzesini ziyarete gelen misafirlerin bir kısmına ilettiğimde onlar bunu hemen hemen yadırgamadılar, sadece bana şu soruyu sordular: İslâm dünyasındaki bilimlerin böyle bir yüksek düzeye ulaşmış olması ile bağdaşamayacak bugünkü geriliği nasıl aydınlatırsınız? Şüphesiz bu soru sizin de kafanızı meşgul ediyor. Buna sözlerimin sonunda kısaca dokunacağım.
Size sunmak istediğim basit tablonun seyrek çizgileri şunlar: Müslümanlar tarih sahnesine çıkışlarının ilk 20 yılı içinde önce Romalıların, daha sonra Bizanslıların elinde bulunan Suriye ve Mısır'daki kültür merkezlerini ele geçirdiler. Bununla Müslümanlara Yunan bilimlerinin ilk kapıları açılmış oldu. Takip eden üçüncü on yılda onların gemilere sahip olması, Kıbrıs'ı, Rodos'u işgal edip Sicilya sahillerine dayanmaları tarihin şaşırtıcı hadiseleri arasında bulunuyor. Bu her şeyden önce onların yeni vatandaşlarına -ister yeni dini kabul etmiş, ister etmemiş olsunlar- çok iyi muamele etmiş, hürmet ve tolerans göstermiş olmalarının ürünüydü. Müslümanların azınlık din mensuplarına karşı tanıdıkları tam hürriyet, kurdukları medeniyetin yapıcı prensiplerinden biri idi. Bizler Osmanlıların bu paha biçilmez prensibi iyi değerlendirmiş olmaları ile öğünebiliriz. Bu prensibin yüksek değeri ancak öbür kültür dünyalarıyla karşılaştırıldığında daha iyi anlaşılabilir. İslâm'ın ilk yüzyılında Yunancadan, Süryaniceden, Farsçadan ilk tercümeler yapıldı. Bunu yapanlar eski kültür merkezlerinin mensupları idi, destek ve arzu Emevî halifelerinden geliyordu. Müslümanlar dünyanın yuvarlak olduğu fikrini Yunanlılardan ve İranlılardan kuşkusuz kabullendiler. Daha ilk yüzyılda okuyup yazma ilgisi bir yaygın hastalık gibi bütün İslâm dünyasını etkiledi. Ben şahsen, aynı yüzyılın sonuna doğru gelişen okuyup yazanların sayısının o çağın hiçbir yeriyle ölçü kabul etmez bir düzeye ulaştığına inanıyorum.
İslâm'ın 15. yıllarında Abbasî halifesi bazı Hint astronomlarını Bağdat'a davet etti. Onların beraberlerinde getirdikleri Siddhânta, ki Sanskritçenin çok hacimli, en çok gelişmiş astronomi ve matematik kitabı idi, Arapçaya tercüme edildi. Bu işi başaranlar eski İran ekolünün Müslüman mensupları idi. Bununla genç kültür dünyasında ilmî astronomi başlamış bulunuyordu. Yunanlıların tanımadığı sıfır sayısı ve Hintliler arasında gelişen trigonometrik elemanlar İslâm dünyasına girdi. Onlar sinüs manasına gelen jîva terimini ğîb diye Arapçalaştırdılar. Bu sonradan yanlış olarak Latinceye cep manasına sinüs diye tercüme edildi. İlerleme büyük bir hızla gelişiyordu. İkinci yüzyılın sonuna kadar Batlamyos'un zor ve hacimli Elmajest adlı astronomi kitabı, Öklid'in geometrisi ve daha pek çok kitap Arapçaya tercüme edilmiş bulunuyordu, hatta şerh ve tenkit işine başlanmıştı. Kısacası ikinci yüzyılın üçüncü yüzyıla dönümü ilmin birçok alanında alma ve benimseme (resepsyon ve asimilasyon) çağı yaratıcılık safhasının eşiğine dayanmıştı. Abbasî devlet adamlarının, Hint dinlerini araştırmak maksadıyla ikinci yüzyılın sonlarına doğru Hindistan'a araştırıcı gönderdiğini düşünürsek, ilmî hareketin ne büyük bir süratle geliştiğini kolayca anlamış oluruz. Daha ikinci yüzyıl yani milâdın 8. yüzyılının sonuna doğru Yunanlılardan alınan atomizmin büyük gelişmeler kazandığını söylemek isterim. Bunun İslâm dünyasındaki gelişmesinin, Avrupa'da 20. yüzyılın ilk yarısındaki düzeyde olduğunu şarkiyatçılardan biri ileri sürüyor.
Bilimin temelini Müslümanlar attı
Aynı yüzyıl, tüm bilimler tarihinin en büyük şahsiyetlerinden birinin ortaya çıkışına şahit oldu. Bu Câbir ibnü Heyyân idi. O, Yunanlılarla daha sonraları doğu Akdeniz çevresi kültür merkezlerindeki gelişmeleri değerlendirerek kimyayı kantitatif ve kalitatif prensiplere dayanan bir bilim olarak kurdu. Bu bilimi -İslâm dünyasındaki bazı küçük katkılar bir tarafa- daha yeni bir düzeye kavuşmak için 900 ila 1000 yıl bekledi. Kimya ile başlayan bu büyük bilgin zamanla hemen hemen bütün doğal bilimlerle uğraştı. Câbir büyük bir doğa bilgini olarak gelişti. O, Allah'ın insana verdiği kabiliyetin adeta sınırsız olduğuna inanıyordu. İnsanın kâinatın en son sır perdelerini yırtmaya muktedir olduğuna, canlı ve cansız varlıklar yaratabileceğine inanıyor, hiç olmazsa teorik olarak bunun mümkün bulunduğunu savunuyordu. Her şeyden önemli olanı bu problemin milâdın 8. yüzyılında İslâm dünyasında korkusuzca yazılabilmesiydi. O aynı zamanda 700 hayvansal ve diğer doğal sesleri kapsayan bir sistem kurmaya çalıştı. Fizik onda, doğada saklı olanı açığa çıkarma kanunu diye ifadesini buluyor, doğadaki her zerrenin, zerrelerin birbirlerine olan etkisinin, hatta bütün insanî duyguların matematikman ölçülebileceğine inanıyordu. Bunu “Um al-mîzân (ölçü ilmi)” diye adlandırıyordu. Câbir'in yaşadığı yüzyılda, bütün doğal bilimler bir tarafa, filoloji inanılmaz bir düzeye ulaşmıştı. Sîbaveyh'in o çağda yazılmış çok hacimli sistematik gramer kitabının benzerine hangi kültür dünyasında rastlanacağını bilemiyorum.
9. yüzyılın başlarında Halife el-Me'mûn, Bağdat'ta Beytü'l-Hikmet adıyla bir akademi kurdu. Bu bilgin halifenin başkanlığında bir araya gelen Müslüman, Hıristiyan, Yahudî ve Sabiî dinine mensup bilginler yeni tercümeler yapıyor, eski tercümeleri düzeltiyor ve ilmin çeşitli alanlarında araştırmalar yapıyorlardı. Halife el-Me'mûn astronomide sağlam neticeler almak gayesiyle biri Bağdat'ta diğeri de Şam'da iki rasathane kurdurdu. Bunlar bilimler tarihinin tanıdığı ilk gözlemevleri idi. Çalışmalar çok zaman halifenin katılması ile oluyordu. Aynı halife astronom ve matematikçilerinden Ekvator'un uzunluğunu ölçmelerini istedi. Onlar bu işi hayranlıkla karşılanacak yüksek ilmî metotlarla sonuçlandırdılar. Onların ulaştığı değer bugün bildiğimiz uzunluktan ibarettir. Yaklaşık kırk bin kilometre.
Halife el-Me'mûn, 70 kadar bilgini bir dünya haritası yapmak ve bir coğrafya kitabı yazmakla ödevlendirdi. Tabiatıyla onlar her şeyden önce bilinen Marinos'un haritası ve Batlamyos'un coğrafyasına dayanmak zorunda idiler. Tabiatı ile bir kuşak boyunca başarabilecekleri doğrultmanın ve yeniliklerin bir sınırı vardı. Onların bundan 20 yıl önce Topkapı Sarayı'nda bulduğum dünya haritası coğrafya tarihi üzerindeki düşünceleri büyük çapta doğrultmaya zorluyor. Onu sadece Batlamyos'un adını taşıyan harita ile karşılaştırmak yeter. Meselâ el-Me'mun haritasında Atlas ve Hint okyanusları Batlamyos'taki içdeniz halinden kurtulmuş, karaları kuşatan gerçek şekli bulmuşlardı.
19. yüzyılda çözülebilen gerçekler...
Halife el-Me'mûn zamanında üç cebir kitabı yazıldı. Bunlar Babilonya, Yunan ve Hintliler tarafından bilinen birinci ve ikinci dereceden denklemleri ilk defa ayrı bir bilim dalı olarak ortaya koyuyorlardı. Cebir alanında kaydedilen gelişmeleri birkaç cümle ile özetlemek istiyorum: İlk üç cebir kitabının ortaya çıkışından 50 yıl kadar sonra el-Mâhânî adındaki bilgin bir geometrik problemi üçüncü dereceden bir denkleme çevirdi, ama denklemi çözemedi. Üçüncü dereceden bir denklemin ilk çözümünü milâdın 950 yıllarında Ebû Ca'fer el-Hâzin adlı matematikçi ve astronom parabol konstrüksyonu kullanmak suretiyle başardı. 11. yüzyılın ilk yarısında İbnü'l-Heytem bir optik problemini dördüncü dereceden bir denklemle çözdü. Küçük bir yanlışlıkla Latinceye çevrilen problem, Prohlema Alhazeni adı altında 13. yüzyıldan itibaren Avrupalı bilginleri altı yüzyıl kadar uğraştırdı. İbnü'l-Heytem'in çözümü ancak 19. yüzyılda kavranabildi.
11. yüzyılın sonlarına doğru Ömer Hayyâm, çözüm yolları çoğalan üçüncü dereceden denklemleri bir sisteme bağlayan ilk kitabı yazdı. Hayyâm'ın kitabının Avrupa'ya ulaşmadığı sanılıyor, ama onunkine benzeyen denklem konstrüksyon ve çözümleri 17. yüzyılda Rene Descartes, Frans van Sehooten ve Edmund Halley'in kitaplarında karşımıza çıkıyor. Bu benzerlik sorununu geçen yüzyılın ilk yarısında ele alan matematik tarihçisi Johannes Tropfke, adı geçen Avrupalı bilginlerin 'Ömer Hayyâm'ın sonuçlarına kendi gayretleri ile ulaştıklarına inanıyor, öncellerinin kitabının Avrupa'da tanınmadığından aynı denklem ve çözümlerinin daha önce bilinmediğine hayıflanıyordu. O bir bakıma haklı, ama aynı sonuçların İslâm dünyasından Avrupa'ya başka vasıtalarla ulaşıp ulaşmadığı sorunu bugün için açık bulunuyor.
15. yüzyılın ilk yarısında Giyâtüddîn el-Kâşî dördüncü dereceden denklemlerin 70 tipini tanıyordu. Modern matematikle bu sayı 65'e indiriliyor. Bu denklem konusundan sonra milâdın 9. yüzyılına dönüyorum. Astronomide 9. yüzyılda Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü veya aksini ileri süren görüşlere rastlıyoruz. 19. yüzyılda Dünya'nın kendi etrafında döndüğü görüşünü savunanlar çoğaldı. 11. yüzyılda bu görüş bazı sebeplerle bırakıldı.
9. yüzyılda rasat netice ve ölçülerinde çok büyük başarılar elde edildi. Meselâ Güneş'le Dünya'nın yıllık en uzak mesafe noktasının sabit olmayıp değiştiğini fark ettiler. 11. yüzyılda yörüngedeki ilerlemenin yıllık 12,09 saniye olduğunu sapladılar. Günümüzde bu değer 11,46 saniye olarak biliniyor. Bu, çok yüksek bir gözlem tekniği, araç ve matematiği gerektiren sonuç 17. yüzyılda Johann Kepler'e ulaşmıştı. O, bunun nasıl başarıldığını bilmek için bazı çağdaşları ile yazışıyordu. Kısaca söyleyeyim, el-Bîrûnî bu hususta yılın dört bölümünde yapılan gözlemlerin sonuçlarını infinitezimal matematikle değerlendirmişti.
Astronomi alanından bir misal daha: 10. yüzyılın ilk yarısında yerküresi ekseninin eğiminde bir değişikliğin olabileceğini düşünmeye başladılar. Bunu saptayabilmek için aynı yüzyılın ikinci yarısında eski Tahran'da özel bir rasathane kuruldu. Varılan sonuç şu: Dünyanın ekseni sürekli olarak azalıyor. Gök mekaniği 19. yüzyılda aynı sonucu doğruladı. İnfinitezimal matematiğe 9. yüzyılın ikinci yarısında yöneldiler. Arşimed'in bu konudaki gayreti onlara ulaşmamıştı. Ayrı yoldan giderek yüzyıllar boyu gerçekleşen bir gelişmenin en yüksek noktasını 15. yüzyılda Giyâtüddîn el-Kâşî'de buluyoruz. O geometrik olan ve olmayan cisimlerin hacmini (oylumunu) ve yüzlerini ölçebiliyordu.
PROF. DR. FUAT SEZGİN: GOETHE ÜNİVERSİTESİ ARAP-İSLAM TARİHİ ENSTİTÜSÜ DİREKTÖRÜ