Çünkü gidecek hiçbir yeri yoktu. Anlıyor musunuz efendim, gidecek hiçbir yerinizin olmamasının ne mânâ ifade ettiğini anlıyor musun? Hayır, henüz anlamazsınız bunu...
Duraklar, gidecek bir yeri olanların bekleme yeri. Hiç kimse durağa gitmiş olmak için gitmez durağa. Duraklar; sevdiğine kavuştuğun, ciddiye alındığın işine gittiğin, sıcacık sobanın üzerinde tüterek bekleyen çaydanlığına vardığın yerdir.
Bin bir çeşit duygunun üstünün sabırsızlıkla örtüldüğü sessiz kıpırtılarına uyum sağlıyorum ben de durağın. Otobüsler geliyor, insanlar inip aceleyle etrafa dağılıyor. Otobüsler geliyor, bekleşen kalabalıktan birileri doluşuyor çabucak içlerine. İnsanlar geliyor, otobüsler gidiyor. Otobüsler gidiyor, insanlar geliyor. Bense bekliyorum. Kolumu kaldırıp dakikaları hesaplarcasına bir zamanlar saatimi taktığım sol bileğime bakıyorum ve huysuzca kıpırdanıyorum.
Etrafımdaki yüzlere bakıyorum sonra. Hayır, bunu yapmamalıyım. Duraklarda hiç kimse etrafındaki yüzlere bakmaz. Duraklarda hiç kimse, durakta bekliyor olmak için de beklemez ama. İlk gelen kalabalık otobüse bineceğim. Hiç kimse kalabalık otobüslere de... İşte geldi!
Uzun süredir beklediğim otobüs geldi. Herkesten önce koşa koşa kapıya varıp ilk önce ben biniyorum. Kalabalığın ortasında savrulmamak için insan ellerinin ve nefeslerinin ısıttığı sıcak metale tutunup gideceğim yere varmak için beklemeye başlıyorum. Herkes pencereden dışarı bakarak trafiğin durumunu kontrol edip sıcacık evine ne zaman varacağını hesaplamaya çalışıyor. Ben de sıcacık evime ne zaman varabileceğimi hesaplamak için pencereden dışarı bakıyorum.
Herkes söyleniyor. Söyleniyorum.
- Offf! İki damla yağmur yağdı diye şu hâle bak!
İki kadın arada bir bana bakıyor, gidecek bir yeri olanlara bakar tabii kadınlar.
Biri, kalabalığı yara yara kapıya doğru yöneliyor, gideceği yere varmış birinin haklı mutluluğunu ve elinde içinde üç tane ekmek olan poşeti taşıyarak. Bir sonraki durağa yanaşırken ben de kalabalığı yarmaya başlıyorum. Affedersiniz, pardon, bu benim durağım, ineceğim, geçebilir miyim lütfen diyorum; insanlar gidecek bir yeri olan bu adama da yol veriyor. Evime ulaşmam için çekiliyorlar yolumdan. Durağa vardığımda hangi yöne gideceğimden emin olarak hızlıca o tarafa doğru yürümeye başlıyorum.
Yirmi kadar adım attıktan sonra yine hiçbir yere varmayan bir yolculukta buluyorum kendimi. Öylece yürüyorum bir süre daha, kaç yıldır omuzlarımın üzerinde durduğunu artık benim bile hatırlamadığım ceketimin cebinden şişemi çıkarıyor, sıcak sobamın üzerinde kestane ve çaydanlığımın olduğu günleri hatırlamak için büyük bir yudum içiyorum.
Aniden aklıma müthiş bir fikir geliyor.
Etrafta bir poşet arıyorum. Güzel, hatasız bir poşet. Bir bakkal poşeti. Birkaç yudum şarap daha. İşte buldum. Bir bakkalın önündeki dolaptan gizlice üç ekmek alıp poşetime koyuyorum.
En yakın durağa doğru ciddiyetle ve aceleyle yürümeye başlıyorum. Artık evinde onu bekleyen, neşeli kahkahalar atan çocukları olan bir adamım. Durakta beklemeye başlıyorum.
Hiçbir yüze bakmadan, yalnızca otobüslerin gelişini gözleyerek beklemeye başlıyorum bu kez. Akşam yemeğine yetişmem gerekiyor.
Bu kez epey kalabalık bir duraktayım. Kıvır kıvır saçları olan, henüz ilkokula başlamamış bir kız çocuğu sorular soruyor bana. Yüzüne bile bakmıyorum, duraklarda ciddiyetle beklenir. Sorular soruyor; tertemiz yüzüne, kusursuz kıyafetine, saçındaki süslere bakıyorum. Babası sandı beni galiba, elinde üç ekmek olan poşetle eve gider babalar. Hayır kızım, hayır. Ben başka çocukları olan, gideceği yeri başka olan, başka bir babayım. Bir otobüs duruyor. Camının yansımasından yorgun yüzüme, darmadağınık saçlarıma bakıyorum.
Bir zamanlar saatimi taktığım bileğime bakıyorum sonra. Geciken otobüsüme söylenmeye başlıyorum...