bir yıldız söner kış göğünde
tükeniverir tüm cümleler bir anda dilimde
korkulardan örülmüş göğsüm
bir bakmışsın tonlarca derinde...
derimdeki bir tenin izi
derinimde bir sevda sesi
buyur ettiğimin elinde
hep mi kabusların gölgesi...
Today's Document

tannertan36

⁂

ellievsbear

roma★

Kiana Khansmith
No title available

Product Placement
Sade Olutola
sheepfilms

PR's Tumblrdome
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
almost home

Love Begins

Discoholic 🪩
cherry valley forever
🪼
ojovivo
Peter Solarz

@theartofmadeline

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Netherlands
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Malaysia

seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Morocco
@leblebicii
bir yıldız söner kış göğünde
tükeniverir tüm cümleler bir anda dilimde
korkulardan örülmüş göğsüm
bir bakmışsın tonlarca derinde...
derimdeki bir tenin izi
derinimde bir sevda sesi
buyur ettiğimin elinde
hep mi kabusların gölgesi...
günce - kedi hikayesi
Parmakizleri kalsın diye elimin ayasında
tuttum bırakamadığım elleri yabancı kaldırımlarda
Kor rüzgarlar çağlasın diye tenimde
tuttum tanıyamadığım bedeni dehlizlerimde
Kuş cıvıltıları karışırken aşina bir kokuya
korkusuzca uyandım bir bahar sabahına
Tanrının bahçesinden çaldığım çiçekleri koydum
tüm sesleri sustursun diye başucuna
Ayakizlerini takip ettim yürüdüğün yollarda
Sözcüklerin ötesini gördüm kıvrımlı gri patikalarda
Her öldüğüm yerden doğdum
Bir şarkı duydum, her notasında öldüm
içdöküm - papatya kalkanı
gözlerimin altına çökmüş vazgeçişlerimle bakıyorum dünyaya
ey hayat! çeksen de tüm silahlarını korkmam artık, kuşandım papatya kalkanımı
kaldırımlardaki parmak izlerimi takip edip buldum aynalarda takılı kalmışlığımı
yeni bir adı var, yeni bir atlası...
yüzlerce şiir okudum, roman karakterleriyle sofraya oturdum
çağlar ötesinden hikayelere kahraman oldum, yine de adım yoktu adımı buldum
aşkı içtim, ihaneti duydum, nefrete vuruldum, yalanların yerine ruhumu koydum
tüm fırtınalara direndim, dalımda durdum
***
ve perdemi araladı ılık güneşi baharın ilk sabahının
öykü
Hepinizin farkındayım
Yürüyüşünüzü, koşuşunuzu
Gülüşünüzü ve ağlayışınızı
İzledim.
Suya bakıp gözlerinize konuştum
Gerçeğin yerine duyduğum yalanları koydum
Yepyeni bir dünya kurdum.
Ayak izlerinizi takip ettim
Günler ve geceler boyu.
Ansızın pes ettim
Bitmez bir yılın son günü.
Sonra?
Oturup bir şiir yazdım,
Bir şiir daha...
içdöküm - bilmemkaç
Sevgili dostlar, bu aralar yine dopdolu olduğumu hissediyorum. Şurada bir soluklanma molası verelim.
Hayatımla başa çıkabilmeye, kendi yükümü taşıyabilmeye ne kadar önem verdiğimi biliyorsunuz. Fakat bu aralar kendimi o kadar güçsüz hissediyorum ki, elimden gelse bir köşeye saklanıp aylarca oradan çıkmayacak hatta nefes bile almayacağım.
Bugüne kadar birçok defa korkular hakkında yazdım fakat benim korkularımın ne olduğu konusunda hiçbir zaman yazmadım. Şu anda da yazmaya niyetim yok, bu, artık kabullendiğim üzere daha uzu yıllar benimle olacak bir oto sansür.
Fakat korkular, bizi gerçek dünyadan alıkoyup Murphy Efendi Kanunları’nın iyimser kalacağı bir olasılıklar evrenine hapseden o korkunç duygular... Ne zaman bi’ korkunun yanımızda barınmasına izin versek o evren daha bir çok korkuya ev sahipliği yapıp etrafımızı kuşatmaya başlıyor. Sonunda yerdeki milyonlarca hayali çizgiden birine basmadan yürümeye çalışıyor ve çizgilerin sayısı arttıkça atacak adım bulamadan öylece kalıyoruz.Kalıyorum.
söylence
her kâbus mahkûmdur bir gün gerçeğin tadını almaya
ayaklarıma dolanan zincir ondan.
ayrılacak her gemi günün sonunda demir attığı limandan ya
bir durup soluk alamayışım ondan...
evrenler boyu yıldızlar yaktım da ellerimi ısıtamadım
günler geceler boyu masallar anlattım
bir bulutun yumuşak yatağında uyuyamadım.
acımasızca katledildiğim bir ölümde yapıştım tanrının yakasına
tüm kötülüklerin cevabını almaya
insanın cezası dedi küçümseyerek bana,
sonsuza dek savrulmak dünyanın hazanında.
durduğunda ölecek, öldüğünde duracak.
uç.
selam!
bir yeşil yaprak titreyince değişiverir tüm tarih.
göğü gizleyen binalar girince ufukla göz bebeklerinin arasına,
söndür ışıkları ve mırılda:
mısralar hep dudaklarında.
şiirin tarihi dostlar, eskidir umudun tarihi kadar.
önünde beklediğin kapı, bilse de açılmayacak uzun yıllar
nasıl vaz geçer bir kış gecesi göğe bakmaktan insan?
koca koca ellerim olmadı benim hiç
upuzun yollarda küçük adımlarla yürüdüm
isyanın türküsünü söylerken
bir kelebek kondu dudağıma
kelebeği öptüm.
gülümsemeli şiir
zamanda devrim yapıp
baharı getireceğine inanır
kendi rahmine sığıp
pusuya yatmış her tohum.
en çok kaybedilen oyundur oysa
zamana karşı atılan zarlar
en yalancısıdır umutların
acemi şairlerin satırlarında yazanlar.
boşver be,
bir kedi patisi tutar elinden
en güzeli yazamamaların.
:)
gidecek yeri olan
Duraklar, gidecek bir yeri olanların bekleme yeri. Hiç kimse durağa gitmiş olmak için gitmez durağa. Duraklar; sevdiğine kavuştuğun, ciddiye alındığın işine gittiğin, sıcacık sobanın üzerinde tüterek bekleyen çaydanlığına vardığın yerdir. Bin bir çeşit duygunun üstünün sabırsızlıkla örtüldüğü sessiz kıpırtılarına uyum sağlıyorum ben de durağın. Otobüsler geliyor, insanlar inip aceleyle etrafa dağılıyor. Otobüsler geliyor, bekleşen kalabalıktan birileri doluşuyor çabucak içlerine. İnsanlar geliyor, otobüsler gidiyor. Otobüsler gidiyor, insanlar geliyor. Bense bekliyorum. Kolumu kaldırıp dakikaları hesaplarcasına bir zamanlar saatimi taktığım sol bileğime bakıyorum ve huysuzca kıpırdanıyorum.
Sokak kedisi olmalıymışım meğer (bir dertleşme)
Bir pazartesi sabahıydı aslında tüm olan biten. Yorgun uyanmış yüzler, mutsuz bakışlarla zincirlerini takip ediyordu. Kimse kaldırımlar mı yoksa ruhlar mı daha gri diye düşünmemiş gibiydi bu şehirde. Hiçbir kelebeğin yolunun düşmediği, sokak kedilerinin dahi kravat taktığı günler yaşıyorduk. Endişe dolu bir bekleyiş hâkimdi, hiç birimiz ise neyi beklediğimizi bilemiyorduk. Birden bir fırtına patlayacak, sonbahardan kalma yapraklar, ciklet kâğıtları ve izmaritlerle birlikte yağmur giderlerine doluşacaktık. Caddeler yarılıp toprak fışkıracak, çocukların hiç ödevi kalmayacak, tüm isimler aynı isimsizliği paylaşacaktı.
Yani en azından aklımdan geçen buydu. Bu aralar en çok isimler ve pazartesiler üzerine düşünüyorum. Şeylere isim vermeyi Adem’e öğreten tanrının suçu olmalıydı bütün bu olanlar. Başka türlüsü olanaksız! Yoksa nasıl bütün günlerin adı pazartesi olabilirdi ki? Kimin aklına gelirdi?
Önce güneşin altında tembel tembel uyumayı öğrendik, sonra kâbus sözcüğü fısıldandı kulaklarımıza bir sabah ezanıyla. Bir daha asla, yaşamı ve ölümü öyle güzel kucaklayamayacaktık.
İsimler...
Endişeyle bekliyorduk bir pazartesi sabahı tüm isimleri yeryüzünden silip, bize özgürlüğümüzü geri verecek o fırtınayı. Nice gün geçti üzerinden. Kar başladığında uyuyup, sabah heyecanla pencereye koşulan sabahlar gibi bekledik. Kâbus dolu gecelerin sabahı, uzun can sıkıntılarının sonu gibi.
Doğduğumuz gün tutuşturulurken elimize bir isim, sonsuza dek lanetlenmiştik isimsizliğin hürriyetinden; bundan bazen, bilinmez sokaklarda kaybolma arzusu dolar ayaklarımıza.
günce
bazı günler, kafamın içinde dolaşan sözcükleri derleyip anlamlı bir cümle haline getirme işi öyle yorucu geliyor ki aman diyorum, dağınık kalsın bugün de sofra ne olacak.
belki bir kedi gelir yer, kahvaltıdan kalan peynirimi. burnunu öperim.
bir saat sonra gözüm takılır çay bardağına, yudumlarını hayal ederim, dudaklarına değen sıcak sıvının hissi değer dudaklarıma.
olur ya, dağınık kalsın bugün de sofra
diziliversin anlamsızca sözcükler birbiri ardına.
ne olacak!
** anlamsızca bir sözcükdökümü
sevgiyle
söylenceler
biz hiç isimler vermemiş olsaydık renklere
daha mı tutkusuz öpülürdü mesela kor dudaklar
hiç yüzmemiş olsaydı denizde kayıklar
yine de söküp almaz mıydı ızdırabı dalgalar bilinmezdiyarlarınşarkısıçalınsınistiyoruzhepkulaklarımıza
yenibirgökkurulsuneskiyağmurlarınıslattığısaçlarımıza
eski parçalardan yeni bir saat yapıp ölçemez miydik zamanın dalgalarını sanki
duymazdık tik taklarını kalbimizin çarpışıyla çakışmasaydı isyanın dakikaları
oysa sokaklar tanıyorum kaldırımlarına parmak izlerimi bıraktığım
yürüsem her adımda yepyeni bir gün doğar göz kapaklarımdan
belki özlediğimiz bir histir, gözlerimizin içine baka baka bize adımızı haykıracak
belki bir tutku, ne zaman kaçacak olsak gitme diye ardımızdan bağıracak
bir özlem, hiç güneşi görememiş bir melek göğe yükselecek
bir gün, cevabı bulunamayacak tüm sorular sorulacak
Aphantasia: Zihin Gözü Körlüğü
Güldük eğlendik, dertleştik, kafanızı şişirdim. Şimdi size bahsetmek istediğim bir şey var dostlar. Geçenlerde kavramlar hakkında konuşmuştuk. O zaman karar verdim bunu yazmaya.
“Yüzü gözlerimin önünden gitmiyor.”, “Kafamda harika bir ev canlandırdım.” gibi cümleler sizin için sadece birer deyimden ibaretse, ortasından dikey bir çizgiyle kesilmiş, yan köşelerinde birer kırmızı nokta olan üçgen görüntüsünü anlamak değil, görmek için onu çizmeye ihtiyaç duyuyorsanız dikkat: muhtemelen siz de aphantasiadan muzdaripsiniz.
Ve evet, diğer insanlar için bu deyimler aslında deyim değil, gerçekliğin bire bir sözcüklere yansıtılmış hali. Bunu net olarak öğrendiğim zaman kendimi ne kadar korkunç hissettiğimi hatırlıyorum. İnsanlar yanlarında değilken bile sevdiklerini görebiliyor, hayal ettikleri tasarımları akıllarında görerek yapabiliyorlarmış meğer!
içdöküm IV
Uykum kaçtı. Bir sigara içimlik eşlik eder misiniz bana sevgili dostlar?
Bakın ne anlatacağım; geçen gün şu ekrana bakarak, bu klavyede yaklaşık 4 saat kaydı parmaklarım. Yazdım, yazdım, yazdım. Aklıma gelen her cümleyi, birkaç dizeyi... Sonra? Sonra kapat butonuna basıp çıktım.
Oysa gönderebilsem taşıdığım yükü sizinle paylaşmış, hafiflemiş olacaktım. Yapamadım. Çoğu zaman böyle oluyor, sadece klavye başında değil. Ne zaman bir anlat sözcüğü duysam, kafamın içinde cümleler gezinmeye başlıyor. Dur bak, dinle şimdi diyorum. Anlatıyorum, ağlıyorum; anlatıyorum, gülüyorum; heyecanlanıyorum. Dışarıdakilerse sadece havadan sudan duyuyor.
Baş Dönmesi ve Kavramlar Üzerine
sakar: 2. sıfat Sık sık küçük, önemsiz kazalar yapan (kimse) (TDK)
Çocukluğum boyunca hep sakar olarak bilindim. Ben de aşırı sakar olduğuma inanıyordum.
Nasıl inanmam ki; ayakta dururken aniden istemsizce yürümeye başlayıp bir direğe kafa atmak, koşarken birden bire istemsizce yön değiştirip duvara çarpmak, geri geri istemsizce birkaç adım atıp kızgın davul fırının üstüne düşmek(âh!) gibi yüzlerce kaza ile dolu çocukluğum.
Eh, sakarlık da tam olarak bu olsa gerekti. Ağlaya ağlaya anneme duvarın önümde olmadığını, nasıl döndüğümü anlayamadığımı anlatmaya çalışan hallerim hâlâ gözümün önünde.
Aradan geçen yıllar içinde sonraları baş dönmesi denilen kavramı öğrendiğimde çocukluk anılarımdaki birçok sakarlık anısının aslında âni baş dönmeleri olduğunun farkına vardım.
Aslında sakar değilmişim!
Tuhaf, o yıllarda da ne hissettiğimi biliyordum oysa. Fakat bunu tanımlayacak ve ifade edecek kavramsal bilgiden yoksun olduğum için nedenleri göz ardı ederek salt sonucu, farklı bir biçimde ifade eden sakar etiketini taşıyordum ve bu bana hiç yardımcı olmuyor, aksine kendimi suçlu hissetmeme sebep oluyor, diğer çocuklar arasında da alay edilmemle sonuçlanıyordu. Baş dönmesi kavramını öğrendikten sonra ise kendimce bununla başa çıkacak, hasarı minimize edecek yollar aramaya başlamıştım. Çünkü bunun benim karşı koyamayacağım sakarlığım değil, baş dönmesi olduğunu biliyordum.
Bu gerçeği fark etmem için birkaç yıl geçmesi, bir kavramın bilgisinin yokluğunun kendime yönelik algım dahil olmak üzere hayatımı nasıl şekillendirdiğini fark etmem için ise birçok yıl geçmesi gerekti.
Şimdi düşünüyorum, bizzat kendi vücudumda olan ve sık sık deneyimlediğim bir gerçeği dâhi kavramak konusunda bir kavram eksikliği ile bu seviyede bir güçlük yaşıyorsam, dünyaya dair yetersiz kavramsallaştırmalarımla ne denli yanlış fikirlerle doluyumdur acaba.
Yine kendimi alabildiğine cahil hissediyorum. Öğrenecek bunca şeye rağmen, ömrün bu kadar kısa ve yapılacak bu denli çok işle dolu olması ne acı bir gerçek.
Hayatı anlamak, ona bir anlam vermek istiyoruz ama o anlayışa sahip olabilecek donanıma sahip olmak için dahi gereken zaman hayatın kendisinden uzun çoğu zaman. Bu düşünce karşısında başım dönüyor!
Bir 8 Mart Yazısı
Sevgili dostlar, burayı bu aralar gereğinden biraz fazla kullanıyorum gibi geliyor ama ne çok cümleyle doldum.
Bugün kadınlar günü, haha! Dünya Emekçi Kadınlar Günü! Tarihini anlatıp, emekçi sözcüğüne dokundurma yapıp klasik vurguları kullanmak istemiyorum. Yıllarca bol bol yaptım onu.
Kendimi özeleştiriye, iç-bakışa adadığım bugünlerde bu yıl 8 Mart vurgusunu bu anlamda yapmak istiyorum.
Öyle sanıyorum ki hepimiz aşağı yukarı aynı sokaklarda kadın olduğumuzun utancını yaşadık. Köşede bekleyen üç beş adam ilk kez süzüp bizi orospu deyiverdi, bir karanlık yada kalabalık köşede elleyiverdiler memelerimizi.
Sylvia’ma-II
kaybolurum günler arasında
gel yine tozlu yollarda bul beni
bir erik çiçeğinin müjdelediği bahara sar
şiirler fısılda bastığın toprakların dilince
ızdırabı koy cebine, dans etmeyi anlat
(şarkılarını dinledim mısralar boyu,
evrende ışıldayan tüm renklerde
taşkın sularda çağlarken ve gömülürken bataklıklara
bahsetme bunlardan.)
ceplerine doldurdum tüm kurumuş çiçeklerimi
ve
tırnaklarımın altındaki lekeleri
sabah güneşinin altında öp
gülüşlerimi
yalnız sen bilirsin
kafatasımın içinde savrulan
nar çiçeklerini