Avukat ve yazar Hande Kuday'ın X platformunda (O dönemki adıyla Twitter'da) 18 Temmuz 2016 tarihli paylaşımı.
seen from Russia

seen from United States

seen from India
seen from Canada
seen from United States
seen from Canada
seen from United States

seen from Singapore
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Malaysia
seen from Germany

seen from Germany
seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States
seen from China
seen from Malaysia
Avukat ve yazar Hande Kuday'ın X platformunda (O dönemki adıyla Twitter'da) 18 Temmuz 2016 tarihli paylaşımı.
1 aydır ekranlarda AKP’nin icraatlarını anlattığı reklam filmleri dönüyor. Mesaj net: “Ben lafa değil, icraata bakarım.” Sanırım “Yiyor ama çalışıyor”un reklamcı elinden çıkmış versiyonu. Reklamları izleyince insan ister istemez sunulmak istenen icraatlarla kendi hatırladıklarını kıyaslıyor. Ev tutmak yerine, daha hesaplı olduğu için her gün hızlı trenle Konya’dan Ankara’ya giden öğrencinin sözlerini dinlerken, 2004’teki hızlı tren faciasında hayatını kaybeden 41 kişi aklıma geliyor. Sonra 2012’de davanın zaman aşımından düşüşünü ve faillerin cezasız kalışını hatırlıyorum. “Ben tarihimize sahip çıkana bakarım” diyen amca da sahip çıkamadıklarımızı hatırlatıyor. Mesela yakında Ilısu Barajı yüzünden sular altında kalacak olan, 10 bin yıllık tarihin ve 9 uygarlığın izlerini taşıyan, ama bizim barbarlığımıza dayanamayan Hasankeyf aklıma geliyor. Yine aynı kaderi paylaşacak olan ve varlığı dahi inkar edilen Allianoi... Sonra kazıda çıkan “çanak çömlek” yüzünden Marmaray’ın gecikmesine sinirlenen Başbakan... Küllerin arasından ağlayarak baktığımız Haydarpaşa’yı hatırlıyorum bir bir... Otel konforunda yurt odasına geçtiği ve harç ödemediği için minettar olan üniversiteli kızı dinlerken de aklım Berna ve Ferhat’a gidiyor. Hani “Parasız eğitim istiyoruz” pankartı açtığı için tutuklanan üniversiteliler... Dosyaya bakan özel yetkili savcının öğrencilerin eylemlerinin fikir açıklaması niteliğinde olduğunu söylediği için sürüldüğünü ve özel yetkilerinin elinden alındığını; dava sonunda Berna ve Ferhat’ın 8 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırıldıklarını hatırlıyorum sonra sırayla. Başörtüsü yüzünden yurtdışında okumak zorunda kalan doktor, “Artık üniversitelerde başörtülü kızlar derslere girebiliyor” dediğinde göreceli kıyafet özgürlüğüne gidiyor aklım. Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül’ün taktığı poşu yüzünden gözaltına alınışı, yıllarca tutuklu kalışı, polis dahil bütün görgü tanıklarının aksine ifadelerine rağmen, molotof kokteylli saldırı yaptığı gerekçesiyle terör örgütü üyesi ilan edilişini hatırlıyorum. “Kira öder gibi ev sahibi olduk” diyerek TOKİ’den aldıkları evi öve öve bitiremeyen öğretmen çift aklıma Samsun Canik’te, dere yatağında kurulan TOKİ evlerinde yaşanan sel faciası sonrasında hayatını kaybeden 9 kişiyi getiriyor. Zira TOKİ kimine ev, kimine mezar oluyor. Kar ambulansıyla karısını köyünden şehirdeki hastaneye doğuma götüren adam “Ben zor günümde yanımda olana bakarım” dediğinde, yollar kapalı olduğu için Muharrem bebeğin yanında olmayan ambulansı düşünüyorum; babasının cansız bedenini bir çuvalda sırtlayarak taşıdığı Muharrem bebeğin... Marmaray sayesinde öğle tatilinde Sirkeci’deki işinden Üsküdar’daki evine bebeğini öpüp koklamaya giden babayı, “Benim oğlum orada üşüyor” diyen ve mitinglerde Başbakan komutu ile yuhalanan Berkin’in babasını düşünmeden izleyemiyorum. “Kıymetimiz arttı, artık efendi olduk” diyen çiftçiyi, “Ananı da al git” diye kovulan çiftçiyi anmadan dinleyemiyorum. Çocuklarını gençlik ve kültür merkezlerine götürebildiği için minnet eden anne, Emek Sineması ve AKM için verilen mücadeleleri biliyor mu acaba diye sormak istiyorum. “Ben kadına destek verene bakarım” diyen kadın, kadın cinayetlerinin AKP döneminde %1400 arttığından haberdar mı, bilmiyorum. Ama hepsine şu noktada katılıyorum: Ben lafa değil, icraata bakarım. Ben çocuklarını ve kadınlarını öldüren; tecavüzcüsünü, tetikçisini, hırsızını kollayan kim, ona bakarım. Ben hırsızlığı, yolsuzluğu, ceberrutluğu, tahammülsüzlüğü, yalancılığı, zorbalığı yönetim biçimi haline getirene bakarım. Ben bana bunları yazdığım için başıma bir şey gelebilir mi korkusunu yaşatana bakarım. Ben “Asarım, keserim, kapatırım, yıkarım, yaparım” diye tehditler savurana bakarım. Ben bayrak üzerinden şov yapana değil, bana haritadan göç edecek ülke beğendirene bakarım. Ben lafa değil, icraata bakarım.
Hande Kuday Yazdı: "20 yıl önce ne olmuştu?"
10 yaşındayım. Videoların popüler olduğu zamanlar. Polis akademisi vol. bilmem kaçı bilmem kaçıncı kez izlemek istiyorum. Ama haberler var annem babam pür dikkat ekrana kitlenmiş, şimdi olmaz diyorlar. Sabah 7’de çizgi film izleyerek başlayan çocuk zaman dilimime göre bu saatte haber olmaması lazım. Demek ki bi şey var. Ben de ekrana yöneliyorum. Kocaman bir binadan alevler çıkıyor, kocaman adamlar binanın önünde hırsla, bir kısım kocaman adamlar da binanın içinde acıyla bağırıyor. Babama kim yanıyor diyorum, “ülkenin aydınlığı” diyor. “Ülkenin aydınlığı cayır cayır yanıyor.” Kazara değil, bilerek isteyerek ve sanırım zevk alarak yakıyorlar. Polisler de bir şey yapmıyor, niye yapmıyorlar, niye sadece izliyorlar? Polislerle ilgili hiç bir zaman iyi konuşmayan babam haklı mı yoksa?
O zamana kadar bildiğim kötüler pamuk prensesin üvey annesi, clementine’deki ateşten adam, zenginler de ağlardaki ester. Bu adamlar kadar kötüsüne henüz aklım hazır değil. Kafama zerk edilmiş cehennem tezahürü bile bu kadar korkunç değil.
Aradan yıllar geçiyor.
Ben büyüyorum. Kötülük nedir öğreniyorum, kötülerle tanışıyorum, cinayetler görüyorum, katiller tanıyorum, otopsiye bile giriyorum. Ama hala 10 yaşımda nefret ettiğim adamlardan daha kötülerine, cayır cayır yanan insanlardan daha korkuncuna denk gelmiyorum.
Peki o kötü adamlara ne oluyor?
Kırmızı bültenle aranan firari sanıklar.. Her yerde aranıyor, ama bulunamıyorlar.
Bir tanesi evlendiği, askerlik yaptığı, ehliyet aldığı ve çocuğunu nüfusuna kaydettirdiği halde bulunamıyor mesela.
Bir tanesi 35 kişiyi cayır cayır yaktıktan 2 hafta sonra, davullu zurnalı düğünle evleniyor ama bulunamıyor mesela.
Bir tanesi Sivas’ı bile terk etmiyor. Memleketinde huzur içinde ölüyor. Ölen kişinin o olup olmadığını anlamak için yapılacak dna testi için örnek de sağ olan eşinden alınıyor. Eşler zaman içinde birbirlerine benzemekle kalmıyor dnaları da bir oluyor demek ki.
Tutuklu yargılanmak üzere salınan sanıklar da firar ediyor.
Sanık avukatları teker teker akp’den milletvekili bilemedin belediye başkanı oluyor.
Aradan böyle 19 yıl geçiyor. Bugünkü duruşmada eğer mahkeme katliamı insanlık suçu olarak tanımlanmazsa, zaman aşımı dolacak. Savcının mütalaası da zaten ısrarla zaman aşımının dolduğu yönünde. CHP ve BDP’nin davanın zaman aşımına uğramasını önlemek için verdiği önergeler de TBMM’de reddedildi. Tünelin ucunda ışık pek görünmüyor, ama o alevler hâlâ yüreklerde.
Mağdur avukatları var güçleriyle bağırıyor “İnsanlık suçlarında zaman aşımı olmaz” ama görünen o ki öncelikle öğretilmesi gerek şey zaman aşımı değil, insanlık.
Yine de bekliyoruz bi umutla, dün Ahmet Ve Nedim’in yanında olan adalet belki de bugün katillerin karşısında olur.