“Bütün insanlar orjinal olarak doğarlar; Bir çoğu kopya olarak ölür...” demiş, William Lake. Siz bu sözü okuyunca, sordunuz mu kendinize “Ben kimin kopyasıyım?” diye.
Siz kimin kopyasısınız? Kimden etkilenip, davranış ve düşüncelerini kabul edip benimsediniz? Çocukluğunuzdan bugüne kadar, anne-babanız dahi, davranış ve düşünce kalıplarınızı belirlemeseydi hayata bakış açınız nasıl olurdu? Ne düşünür, neyi severdiniz? Kararlarınızı hangi duygu ve düşüncelere göre yada hangi ilkelere göre verirdiniz? Özetle; nasıl bir insan olurdunuz?
Doğduğumuz andan okul çağına kadar ailemizin bize kendi duygu ve düşüncelerini empoze etmesiyle, bize kimlik oluşturmasıyla büyürüz, kendi doğrularımız yokken önce anne-babamızın doğrularına sahip oluruz. Okul çağına kadar bildiğimiz tek doğrular bunlar olur. Okul çağına geldiğimizde, eğitim sisteminin bize dayattığı ve öğretmenlerin kendi doğruları eklenir bu doğruların üzerine. Bu kadarla kalmaz, iş yaşamı ve edindiğimiz arkadaş çevresi, sosyal koşulların getirdiği doğrular eklenir. Bir piramit misali kişiliğimizde köklenerek devam eder. Sonra bir bakmışsınız bir sürü etiket ve başkalarına ait bir sürü doğruyu harmanlayarak bir şekle bürünmüşsünüz. O saatten sonra siz bile ayıklayamaz hale gelirsiniz bu doğruları.
En köklü ve değişmesi zor olanlar ailelerimizin bize aktardığı doğrulardır. Irk, din, dil olguları, uymamız gereken kurallar vs. önce ailemiz tarafında bize aktarılır. Ailelerimizle aramız iyi ise, bu doğrular onaylanır yada aramız iyi değilse bu doğruların zıt kutbunu kabul ederiz. Doğrularımız, sistemin içinde kabul ve red durumuna göre yer değiştirir durur. Hücre bölünmesi gibi sürekli ayrışır, bölünür ve etiketlere sahip oluruz.
Bu doğruların, psikolojik etkileri de o kadar fazla olur ki bir süre sonra bu karmaşada kendimizi bulamaz oluyoruz. Eğer şansımız varsa ve sorgulayan bir zihne sahipseniz bu doğruların üzerine gidip tek tek sorgulayarak, kendi içinizde bir eleme yaparak, kendinizi özgürleştirme adına eylemlerde bulunabilirsiniz ama sorgulayan bir zihin yapısına sahip değilseniz, bu doğruları, kabul ve boyun eğme ile siz de gelecek nesilleri aynı mantıkla yetiştirmeye devam edeceksiniz.
Richard Bach, Hipnozcu adı kitabında yine aynı sorunsala “hipnoz” bakış açısıyla bakıyor. Tüm bunların, doğduğumuz günden bu güne kadar olan her bir aktarıma hipnoz edilme olarak değerlendiriyor. Başkalarının kabul ettiğimiz her doğrusuyla onun hipnozu altına girdiğimizi ve bu şekilde “yapamam” yada “yaparım” önermeleriyle yolumuzu bulmaya çalıştığımızı savunuyor. -Ki kitabı okuyunca sonuna kadar hak veriyorsunuz.
İnanıyorum ki, “ben kimim” sorusunu soran her birey kendini bulacaktır. Yalnız herşey, tüm bu süreçten önce, kendine enjekte edilmiş tüm doğruların aslında yanlış olduğunu öğrendiğinde, bunu kabul edebilme gücüne sahip olmasıyla başlar...
Ve tabi ki doğrunun hangisi olduğunu analiz edebilmesinden geçer, asıl marifet...