#ridersofbilgi #bilgigarage #ilkbolum #hazirlik (Istanbul Bilgi University - Santralistanbul)

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Switzerland

seen from Switzerland

seen from Switzerland

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States
#ridersofbilgi #bilgigarage #ilkbolum #hazirlik (Istanbul Bilgi University - Santralistanbul)
Elmaslardaki Gökyüzü
Yirmi sekizinci gün
Beden dediğin nedir ki altı üstü bir et parçası. Parmağımdan oluk oluk akan kana bakıyorum. Dokunmasam sonsuza kadar akacak. Keskin metal kısmı alabildiğine geniş et kıyma bıçağı floresan lambalarının altında bembeyaz ışıldıyor. İşini bitirmenin keyfi içindeki katilin sinsi sinsi sırıtması. Sıcacık, yoğun buhar gözlerime dolup yeniden sıvılaşıyor. Sanki kanayan yarama bakıp bakıp ağlıyorum. Mutfak kalabalık. Kaynayan tencerelerden yükselen duman, insanlar ve eşyalardan arta kalan her yeri dolduruyor. Seri halde dilimlenen soğanlar, dev boyutta tencerelerin içinde dönen çelik kepçelerin sesleri, her biri kendi işinde, oradan oraya koşuşturan beyaz önlüklü insanlar... Tam karşımda başında büzgülü beyaz şapka, elinde küçük bir bıçak olan birinin daha küçük şapkalı başka birine bağırıp çağırdığını görüyorum. Biri zamanı sıkıştırıyormuşçasına hareketlerin hızlandığının farkındayım. Ancak sesler giderek yavaşlıyor, birbirinin içine karışıp yoğruluyor ve yüzlerce küçük ses topu halinde o duvardan bu duvara çarparak en sonunda benim kulaklarımın içinde bir yerlerde patlıyor.
Birdenbire atıyorum elimden bıçağı. Tın! Ve rolümü oynamaya başlıyorum. Sahne benim. Acılar içindeki aşçı yamağının duyguları alt üst eden dramı.
“Kahretsin!” “N’oldu?” “Elimi kestim. Kahretsin!” “Neler oluyor?” “Elimi... elimi kestim, dedim.” “Al şu bezle sar.” “Yaranın üzerine bastır bezi, kanı durdursun.” “Ne yapıyorsunuz sizler orada? İşinize baksanıza niçin toplaştınız?” “Efendim, yamaklardan biri elini doğramış.” “Of, ne biçim bir kesik bu böyle! Bakınıp duracağınıza paspası getirin çabuk!” “Tam iş saati buradaki kalabalık da ne! Bu kanlar da nereden çıktı?” “Efendim, sorun yok. Yamaklardan biri elini kesmiş. Paspası getirmelerini söyledim, şimdi temizleyecekler... Evet... herkes işinin başına dönsün! Size söylüyorum, işinize haydi! Gösteri bitti!”
Gerçeklikten uzak gelmiştir bana bütün bunlar, içine girip kendinizi pişirebileceğiniz tencereler, zebanilerin kullanımını kolaylaştırmak için boy sırasında asılmış kocaman, sivri uçlu çatallar, kafama geçirsem denk gelecek kepçeler... Bir devin mutfağında eşelenen beyaz cüceler gibiyiz. Fayanslardan yansıyan aşırı beyazlık, önlükler, havlular, tepemizde gökyüzüyle yarışırcasına sonsuza uzayan floresan lambaları, tertemiz bir mutfaktan çok, soğuk bir mezbahayı çağrıştırıyor bana.
Solaryumda bronzlaşmış esmer bir ten eşliğinde, ben genç görünmeye çalışan orta yaşlı bir erkeğim diye haykıran gürbüz bir surat. Bu adamı tek sözcükle tanımlayabiliriz: Sağlıklı! Son derece profesyonelce uygulanmış bir top sakal ve konuşurken iri kulaklarla eş zamanlı hareket eden kaşlar. Bazı insanları başarılı yapan şey, komik görüntüler karşısında gülme isteklerine karşı koyabilmeleridir. Ben kesinlikle onlardan biriyim. Hiçbir özel duyguyu barındırmayan bir ifade... İlerleyen otobüsün camından dışarıyı seyreden herhangi biri gibi boşluğa uzanan bakışlar, hiçbir anlam verilemeyecek el jestleri ya da her anlama gelebilecek bir oturma biçimi. Vücut dilinin en akıllıca kullanım biçimi budur, içte saklı olan gerçeğin dışa vurulmaması. Zaten beden dediğin ruhun tek sırdaşıdır.
Elmaslardaki Gökyüzü ilk bölümden...