Çok uzun zaman önce W.H. Auden şöyle özetlemişti: “Zamanımızın durumu, sersemletici bir suç gibi kuşatıyor bizi.” Çok yakın geçmişte bunalım, her yerde kendisini gösterip derinleşmiştir. Şartlar hızla kötüleşiyor ve eski çözümlerin hiçbiri yardım etmiyor. Dostum ve aynı zamanda komşum olan bir kadın, belagat ve basiretle bu duruma değindi: Birbiriyle uğraşırken, hepimizin kalbinin kırık olduğunu akılda tutmamızı öğütledi.
Dünya sisteminin ve toplumların hangi yöne doğru gittiğini bilmeyen kaldı mı gerçekten? Sanayi uygarlığının bir marifeti olan küresel ısınma, bu yüzyıl sona ermeden çok önce biyosferin canına okuyacak. Gezegenin her yerindeki türleri soyu, artan bir hızla tükeniyor, okyanuslardaki ölü bölgeler artıyor, toprak ve hava giderek daha fazla zehirlenirken yağmur ormanları ve geriye kalan her şey gözden çıkarılıyor.
İki yaşındaki çocuklar bile antideprasan kullanıyor, gençler arasında görülen duygusal hastalıklar geçen yirmi yılda iki katın üzerine, yine gençler arasında 1970′lerden bu yana intihar oranları üç katın üzerine çıktı. Toplumsal çekirdeğin sarsıcı ve dehşete düşürücü fenomenler yumağı ortaya çıkıyor. Boşluk, keder, stres, can sıkıntısı, kaygıdan oluşan bir peyzaj içinde yaşıyoruz; bu peyzaj içinde “insani doğamız”, doğal dünya arta kalanla birlikte daha fazla değerden düşüyor.
Dediklerine göre bilgi miktarı her beş yılda bir ikiye katlanıyor, fakat gitgide teknikleşirken, homojenleştirilen bu dünyada, sürekli yalınlaşan gerçeklik, çoğunlukla şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir yere kadar devam ediyor. Uygarlığın kendisi, sonunda bir fiyaskoya dönüştü ve insanlık, tahakküme mutlak bir teslimiyet halinde kendisini tasfiye ederek sona eriyor. Her şey nasıl da el üstünde tutulan, tamamen bozguna uğratılmış ve sinik postmodern zeitgeist (zamanın ruhu) ile tam olarak uyum içinde.
Sembolik kültür, duyularımızı dumura uğratmış, dolayımsız deneyimi bastırmış ve Freud’un öngördüğü gibi bizleri, “kalıcı içsel mutsuzluk” durumuna getirmiştir. insan faaliyetinin insanlığa böylesine neden düşman olduğunu sorma gereği duyacak denli küçük düşürülüp güçsüzleştiriliyoruz -bu gezegendeki diğer yaşam formlarına olan düşmanlıktan söz etmiyorum bile.
Toplumsal hareketler olmadan geçen otuz yılın ardından bir yeniden doğuşun peşinden koşuyoruz. Her alanda artan bunalımın harekete geçirdiği ve bu bunalımın farkında olan, 1960′ların karaketlerine nazaran daha derin anlayış ve eleştiriye sahip bu yeni hareket, daha iyi bir terim bulunamadığı için “anarşist”tir. Kasım 1999′da Seattle sokaklarındaki birkaç günlük Dünya Ticaret Örgütü karşıtı gösterilerden bu yana, küreselleşme-karşıtlığının yönelimi, giderek daha belirgin hale gelmiştir. Barbara Epstein 2001 sonbaharında yazdığı bir raporda “Anarşizm, bu hareket içindeki baskın perspektiftir” hükmüne varıyordu. Esther Kaplan’ın Şubat 2012′de gözlemlediği gibi, “Seattle üzerinde aylar geçtikçe, giderek daha fazla eylemci kendini yalın bir şekilde , açıktan açığa anarşist olarak tanımlamaya başlamıştır ve anarşist-fikirli kolektifler artıyor… Kıyıdaki anarşizm, hızla hareketin merkezi haline geliyor.” David Graeber ise meseleyi çok daha kısa ve öz şekilde ortaya koyuyor: “Anarşizm, hareketin can damarıdır, ruhudur; harekete dair yeni ve umut verici çoğu şeyin kaynağı anarşizmdir.”
İlkelci anarşizmin mihenk taşlarından ya da esin kaynaklarından biri, son yıllarda antropoloji ve arkeolojide ortaya çıkan, “tarih öncesi” dönemdeki insanların toplumsal yaşamına dair paradigma değişimidir. Uygarlık, sadece yaklaşık 9 bin yıl önce ortaya çıktı. Doğal anarşi durumu diyebileceğimiz bir durumun keyfini süren binlerce nesil düşünüldüğünde uygarlığın süresi çok kısadır. Ders kitaplarını da kapsayan antropoloji kaynakçasındaki genel ortodoksluk, uygarlık dışı yaşamı geniş bir boş zaman yaşamı olarak tasvir ediyor; eşitlikçi besinlerin paylaşıldığı bir yaşam tarzı; cinsiyetlerin görece özerkliği ya da eşitliği; örgütlü şiddetin yokluğu.
İnsanlar takriben iki milyon yıl önce lifli besinleri pişirmek için ateş kullandılar ve en azından 800 bin yıl önce açık denizlerde seyahat ettiler. Bizimkilere eşdeğer zekaları vardı ve hep var olagelmiş doğal dünya içinde kat be kat daha başarılı, yıkıcı-olmayan bir uyum geliştirdiler. Ders kitapları eskiden, “Homo’nun evcilleştirmeyi ve tarımı kabul etmesinin neden bu kadar uzun sürdüğünü” sorardı, halbuki niçin kabul ettiklerini
soruyor şimdi.
Teknoloji ve uygarlığın olumsuz hatta ölümcül sonuçları giderek daha da belirgenleşirken, makine kırıcı, uygarlık-karşıtı bir politika doğrultusundaki değişim sürekli olarak anlam kazanıyor. Bu değişimin, Temmuz 2001′deki Cenova’da muazzam G8-karşıtı protestolar gibi çeşitli vakalarda dışa vurulan etkilerini saptamak çok da şaşırtıcı değil. Bu gösterilere 300 bin kişi katıldı ve 50 milyon dolarlık zarar meydana geldi. İtalya İçişleri Bakanı özellikle bu militanlık düzeyi için anarşist “kara blok”u ve onun sözüm ona ilkelci bakış açısını suçladı.
Biyosferi ve bizatihi insanlığımızı korumanın gereğini yapmak için ne kadar süremiz kaldı? Eski yaklaşımlar, bu dünyayı idare etmeye çalışan, fazlasıyla inandırıcılığını yitirmiş çabalardır; bunlar üretim ve yabancılaşmanın kitleselleşmiş örüntüleridir. Yeşil ya da ilkelci anarşi, doğanın tahakküm altına alınması nasıl eksiksiz hale gelebilir fikri yerine, doğa ne verebilir yaklaşımına dayalı, radikal ölçüde adem-i merkezi,
yüz yüze topluluğu tercih ediyor. Bizim görüşümüz, apaçık nedenlerden dolayı egemen teknolojik yörüngeye doğrudan aykırı düşüyor.
Ya hep ya hiç mücadelesidir bu. Anarşi, bu mücadelenin kurtuluş ve bütünlüğe yönelik vaatlerini kucaklayanlara ve başarılı olmak için alınması gereken mesafeyi cesaretle karşılamaya çalışanlara verilen addır sadece. Şayet antropologlara inanılacak olursa, biz insanlar, bir zamanlar bunu başarmıştık. Bunu şimdi yeniden başarıp başaramayacağımız göreceğiz.
Büyük bir ihtimalle bu, bir tür olarak bizim son şansımız.
John Zerzan