(..)
“Tanrı’nın bildiğimiz doksan dokuz adına eklenecek yüzüncü bir ad var mı? Varsa nedir bu? İbranice bir ad mı? Süryanice mi? Arapça mı? Bir kitapta görür yada bir yerde duyarsak, nasıl tanırız onu? Geçmişte kim bildi bu adı? Ve hangi güçleri verir bu ad, onu elinde tutanlara?”
Dostum, acele etmeden, bir bir sıralamaya koyulmuştu soruları. Arada bana da bakıyordu, ama daha çok açıklara dönüktü yüzü. O zaman istediğim gibi seyredebiliyordum zayıf kartal profilini, düzgün sürülmüş kaşlarını.
“İslamın ilk günlerinden bu yana bilginler Kuran’ın bir ayeti çevresinde tartışıp duruyorlar; üç kez aynı sözcüklerle geçiyor kitapta ve değişik biçimlerde yorumlanıyor.”
İsfahâni tek tek hecelerin üstüne basarak okudu: “Fe sabbih bi-ismi Rabbike’l-azim.” Bizim dilimize şöyle çevrilebilir bu: “Ulu Tanrı’nın adını yücelt.”
Anlamdaki belirsizlikse şundan doğuyor: Arapça tümcenin kuruluşunda, “ulu” anlamındaki “el-azîm” sıfatı, Tanrı’yı olduğu kadar adını da tamlayabilir. Birinci durumda bu ayette yalnızca, çok doğal bir biçimde Tanrı’nın adının yüceltilmesi çağrısı yer almaktadır. Ama ikinci yorum doğruysa, ayet “Tanrı’nı ulu adıyla yücelt” biçiminde anlaşılabilir; bundan da Tanrı’nın değişik adları arasında, bütün öbürlerinden üstün, ulu, yüce bir adı olduğu ve bu ada yakarmanın, özel erdemleri olduğu çıkabilir.
(..)
Amin Maalouf, Yüzüncü Ad “Baldassare’nin Yolculuğu”, s. 285-286. - YKY, 2000.