Gönlümdeki varlığın baharda her yanımızı saran leylak kokusu kadar
-Işık biraz daha ışık-
İtalo Calvino’nun “Zor Sevdalar” adlı kısa hikayelerinde denk geliyorum uzaklığın; en yakınında dahi uzaklığın ne anlama geldiğini. Birbirine çok benzeyen iki insan -benzeyen derken; kısa bir gelişigüzel muhabbetin içinde, yani bu hikayeler dizisinin sonuç kısmında, adı geçen kahramanlar, birbirlerine çok benzediklerini anlıyorlar- karşılaşmalarının tesadüfi olamayacağını düşünerek hareket ediyorlar.
Kitabın ismine dikkat çekmek istiyorum:
“Zor Sevdalar”
Hegel, usu tartarken “zorunluluk, bilince varmaktır” diyordu ve felsefe, yeni bir kaosa sürükleniyordu.
Zor sevdalar diyorum ya, bir ipucu vereyim: karakterler, karşılaşmalarının başında tesadüf olana belki inanıyor olabilirler ama en son ‘bilince’ vardıkları şey karşılaşmalarının zorunlu bir sonuç olduğu!
Tesadüflere inanmadığımda bahsetmeliyim öncelikle. Zorunluluğun, tıpkı her bilincin kavrayamadığı ama her bilinçli hareketin ta kendisi olduğu gibi, zorunluluğun öncesi ve sonrasındaki bütün zorunlulukları etkileyen zorunluluğun kendisi, reel hayat, dünya uzayda hiçbir anlam ifade etmeyecek nicelikte bir bilincin yanına yöresine yaklaşamaz; en azından mesele “sevda” ise...
İnsanın kendisinde keşfedeceği en muazzam şey, zevk alarak yapacağı şeyin kendisidir: yetenek. Ama bunun farkına varan birisi için, tek başına yeterli değildir diye düşünüyorum. Yetenek salt olarak bir anlam ifade edebilir mi? Edebilir; fakat yeteneğin en ihtişamlısı onun üzerine daha fazlasını koyup onu aşabilenidir. Bunun da bir yolu yordamı var elbette. Benim açımdan asıl ana fikir, dikkat çekmek istediğim nokta bu: insanın en büyük keşfi, düşünsel biçim ve düşün biçiminin bilimsel işleyişinin zorunluluğunu farketmesi.
Evet, karışık bir şekilde anlatıyorum belki ama, gerçekten oldukça karışık!
Şimdiye kadar teorik olarak anlattığımın farkındasınızdır.
Karşınıza bir örnek koymak gibi bir düşüncem de yok. Hayatın kendisini görebilmeniz umuduyla yazıyorum.
-Hazan-
Seninle ilk olarak ne zaman karşılaştığımızı tam olarak hatırlamıyorum; bahar kendini muştuluyordu derim sadece. Ben, bu karşılaşmaya tesadüf demiyordum ve adım kadar eminim ki sen de demiyordun; çünkü geçmişteki bir karşılaşmanın üstüne basarak tahlilliyordun bu anı! Benzerliğin farkına tam o andan varmanın hoş tarafı vardı en başta; bunun farkındalığıyla en güzel düşüncenin, en saf ve en güzel olan düşüncenin etkisindeydik belki de. O an, bütün renkler kesinlikle en sıcak tonuna ulaşıyordu!
Ankara’nın göbeğinde, o hep sevdiğin ve hep özlediğin, benimse arada bir uğradığım ama çok sevdiğim bir yerdeydik; Aynı yerde bulunan, eski ve yüksek tavanlı bir binanın heybetli girişine doğru daralan leylakları, kısa bir süre sonra keşfediyordum. Eğer benden önce keşfettiysen darılırım! Kokusu hala burnumda tüter...
Ve ben, astarı çürümüş ceketimin sol cebinden dut kurularını eksik etmiyordum artık bu manzaraya karşı.
Sonra, anlatmaktan korktuğum bir anda sarılıyordum Ankara’nın göbeğindeki bu sessizliğe:
Sonbahar...
Anlatmaya karar verdiğim, seninse duymamak için elinden geleni yaptığın bir sonbahar.
Ve bütün renkler en soğuk tonuna bürünüyordu.
Bütün bunlar, bir zorunluluktu diyorum işte..
Yer, gök, deniz...
Doğanın da bir zorunluluğu.
Yarın, daha çok korkacağım belki de: bir daha!
Ama bugün olmaz!
...
Şimdi sen, müthiş canlılığınla, müthiş bir arzu ve sevinçle hayatına devam ediyorsun. Herşeyi merak ediyor ve herşeyin farkına varmak istiyorsun.
Oraya, bulduğun her fırsatta, gideceğinden eminim. O, en sevdiğin yalnızlığın belki de. İhtiyar ağaçlara, o sevdiğin yerin muhafızlarına yaslanıp o hep merak ettiğin kitabına devam edeceksin.
Bugün o yolu katederken, leylakların ördüğü o büyük duvarın önünden geçeceksin. Tam mevsimidir şu an! Belki de lavantalar çıkmamıştır bu sene, ama üzülme eğer öyle olursa. Çünkü mesele o değil, ben hep lavantalı bileceğim o duvarı ve hep o kokuyu alacağım; sen de öyle belle!
Sonra kelebekleri; beyaz kelebekleri göreceksin, Eminim göreceksin! Aralarından birine dikkat çekeceksin ve zaman kısa bir süreliğine duracak, İnan bana!
Şu an çok uzakta bir yerdeyim, ama adımlıyorum o yolu.
Bir zorunluluğun kendisinden bahsediyorum, anlıyor musun?
Tıpkı şairin dediği gibi:
“ Şiire, aşka ve ölüme inanıyorum dedi,
İşte bu yüzden ölümsüzlüğe inanıyorum.
Bir dize yazıyorum,
dünyayı yazıyorum, ben varım; dünya var.”
Hiç açılmayan bir pencereden ve önünde olmayan bir fesleğenden.












